paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 14, 2009

mişlen yıldızları, jager saçmaları


bugün on dört ekim, oya ebediyen susmaya karar verdi, hava karanlıkken aldı bu kararı, gözleri uzağı göremezken ve saçlarını yeni yıkamışken, bornozunun üzerine aldığı battaniyeye sarınmış, pencere açık, sigarasını içerken midesini bulandıran. karar verdi, sözleri unutmaya ve kazaklarını laciverte boyamaya, bir de hayatında fazlalık yapan bütün eşyaları çürümüş su kokan küçük depoya kaldırmaya, bütün kadın bedenlerini, lanet ettiği, beynini döndüren, hafızasını kaybettiren bütün kadehleri kaldırmaya, kemiklerini acıtan morartıları, bacaklarını hareket ettirdiğinde ağrıyan upuzun siyatiği ve sylvia'nın portakallarını bütün zeminlerde kokusunu aldığı, kaldırmaya, ve unutmaya karar verdi oya; oya'nın her hareketi yersiz, küçük sincapların sivri tırnaklarından fırlayan dikenli at kestaneleri kadar korku saçabiliyor kaldırımlara, 'girilmez oteli'nin binasını çepeçevre saran asansörün kaygan zemininden gül kurusu ayakkabılarıyla sallanarak çıktığı ve beyaz örtülü ahşap masanın pencere kenarından istanbul'un katedrallerine bakmayan tarafında oturan uzun perçemli kadının yanına oturup kuş üzümlü şehriye pilavı istediği günün ardından gördüğü rüya kadar sakinlik veriyor en fazla ve huzur; sakallı bir adamın ucu sivriltilmiş demir şişleri kirli samanların üzerine fırlattığı adamların ve kadınların cinsel organlarına binlerce kez sokup çıkardığı, öldürmediği ve kanlar içinde yerde yattıklarını izlediği bir rüya, istanbul'daki paslanmış katedrallerden daha mantıksız değil tabi, ve oya içindeki beyaz tüllü psikozunu evlendirmeye hiç de niyetli değil kendine pek de güvenen ve rahatı çok ısınmış kalorifer kapaklarına benzeyen normallikle; sular damlamaya devam ediyor kenarları tuz ruhundan sararmış küvetten lacivert taşlı zemine doğru, ve lisa e her zamanki sesiyle bütün bezlerinden isveç sütleri damlayarak şarkı söylemeye devam ediyor, huzursuzluğu besleyerek ve daha da güçlendirirken şeftali sarısı saçlarıyla baltaların peşinden koşan ve kösnüsü katillere özenen kadınları.

Salı, Haziran 09, 2009

'oh mam'selle!' by ellis


güneş uzun binaların arkasından daha doğmaya başlamamışken yuvarlak pencereden trafik lambalarının ve boş kaldırımların üzerinde beliren mavi ışığı izleyen, bilek kemiğinin üstü yırtılmış külotlu çoraplarını daha bacaklarından sıyırıp atmamış oya'nın sarı gözleri ve üstüne sürdüğü gri farları, -akmış maskarası tabi, çünkü bayılıyoruz sanata karşı gülümsemeye muzip muzip; bu sırada loş, kahverengi ışığı hala yanmakta olan başucu lambasının yanında yarı uykulu yarı uyanık, pantolonunun sol paçası dizine çıkmış, sırt kasları kürek kemiklerine yapışmış m gordon tipli, sakince paçuli kokan, yumuşak saçlı adama takılıyordu. başucu lambasının üstünde durduğu ahşap komodin açık renk çiziklerle doluydu, yığılmış ve yarısında bırakılmış iki üç tane, çocukluktan ve uçmaktan bahseden kitabın kapaklarında küçük yuvarlak halkalar ve pembe lekeler vardı, ve bir o kadar da ağır duruşluydu bu komodin; evin taşıdıklarından bağımsız olarak kendi kendini var ettikten hemen sonra bunun pek de manasız olduğunu düşünmemiş tek parçası olmaktan, okuduğumuzu ağlayalım tipinde bir keyif de hiç mi hiç almıyordu, gençlere inat.

gordon saçlı adam sırtını mor çarşaflara bastırarak rahat ettirmeye çalışıyordu, uyku ve uyanıklık arasında küçük bir noktada sıkışmış kalmış, oya'nın ince dirseklerine, manasız hareketlerine, ne zaman bir kapıdan içeri adım atsa aşkı, düşüşü ve modernin getirdiği tüm uyduruk parçaları böylesine içindeymişçesine nasıl karıştırdığına hayret ediyordu, kıskanmıyordu da aslında; çünkü ince ceketleri, otuz santimlik çapı veya yatağı hatırlatan saçlarıyla pek de gerek duyduğu söylenemezdi, çünkü bu adam elinde su bardağı tutsa yakışmazdı, en çok bodur ve parlak camlı bardaklar tutmayı severdi, ve bir de flamenkodan filan bahsetmeyi; bu sırada oya gerçeklikten bahsedip gülerken veya kuklalardan bahsedip susarken, üzerindeki petrol yeşili elbisenin tüm lekelerine ve güzelliğine fazlaca aldırış etmeden.

bütün geçişlerde, dalgalarda, düşüşlerde, yükselemeyişlerde!, bütün güzel müziklerde çığlık çığlığa, bütün dubrovnik seyahat planlarında sessiz ve dokuzuncu köprüden bahsederken birden pek esrarengiz bu bir grup insanın yanaklarından öpesi gelmiyordu kimsenin. sevişmek veya yayvan şampanya kadehleri, veya ona benzer maddeler, gül kokuları ve akşam dalgalanmaları ve sabah uçakları, portakal suları ve tornavidalar!, beyaz çarşaflı otel odalarında uyanmalar ve bu sırada havada marzipanlı cinayet kokusu, eski pervazlı pencerelerden aşağı fırlatılan mateus şişeleri, soğuk!, yağmur!; geliyor akla; bir de kırıkları saklamak için kırmızı bandajlar.

bir milyon! adet şans ve tüm çirkin güzellikler adına şerefe.

Pazartesi, Nisan 13, 2009

gerçeğin büyüsüyle katiyen muhatap olmayan monologlar


giderek bulanıyor bütün sular. sabahın üçünde gözlerin faltaşı gibi açık, biraz önce kafana üç balyoz darbesi yemişçesine bir baş ağrısı, kızgınlık, kıskançlık ve çığlıklardan kıpkırmızı olmuş yanaklar; nereye doğru sürüklendiğini hiç bilmiyorsun, çay mı içmek istiyorsun yoksa uyumaya devam etmek mi, dışarda olup bitenler zerre kadar umrunda olmuyor artık, dokunmalar vücudunu hatırlatıyor, bir türlü ufuk çizgisine varamamış gibi yıllardır, binlerce deniz mili yol gidilmiş, kasalarca rom içilmiş, eski hikayelerden konuşulmuş, korkunç masallar anlatılmış küçükler uyusun da büyüsün diye, hala aynı uzaklıkta, aynı heyecanla olmasa bile aynı küçük duygular.

bir yerin olamamasının getirdiği bir kivi büyüklüğünde kokular, londra asfaltlarından yuvarlanıp dizlerinin dibine düşen, yalnızlığın ve yalnız olmamanın kokusu, sinapslarının arasındaki iki milimlik alanın yumuşaklığının kokusu, huzursuzluğun, on iki saatlik mesafede deniz kenarlarına giderken arabanın arka koltuğundan yükselen yeşil erik kokusu; boşluğu hatırlatan ve yuvarlanmayı, üzerine giydiğin elbiseleri, saçma sapan konuşmaları ve yazdığın yazıları, karşındakini dinlemediğin her dakikayı ve ağaçlara bakakaldığın her saniyeyi hatırlatan, küçüklüğünü hatırlatan kokular, coco'nun burnundan çıkmış şeytani kokular, kelimelerin yanyana manalı bir şekilde dizilememesine yol açan, bütün inceliklerde bir art niyet arattıran, apartman girişinde bekliyorlar diye rugan çantaları olan kadınlara çatmaya yol açan kokular. bir hikaye yazmaya başlatmayan, korkuyu beklerken kokusu.

uyandığımda perdeler sallanıyor olacak başımın üstünden, beyaz, tül perdeler, güzel bir ışık olacak ve kızarmış ekmek kokusu; ilk defa mahvettiğimi düşünmeyeceğim ve gerçek kahkahalar atabileceğim; dördüncü kattan gelen bozuk akordlu gitar seslerinin sahibi uzun saçlı çocuk lotus pozisyonu almış bir şekilde camdan atmayacak kendini aşağı, vişne suları votkalıymış gibi gelmeyecek, telefon çaldığında bileceksin ki kimse hastanede yatmıyor, damarlarında tehlikeli ilaçlar dolaşmıyor, saçları açık renk ve örgülerden taşacak kadar gür; hiçbir sevgili kendini bir bok sanmıyor bu uyanılan dünyada, eskiler tutmuyor suratlarında küstah gülüşlerini ve çıkmıyorlar mor menekşeli evlerinden, sen karayiplere gitmiyorsun da güzel sigaralar tüttürmek için, karayipler bütün ananas kokularıyla sana geliyor, elma kokan sulara daldırmışken beyaz ayaklarını bileklerine kadar, kuğulu park'ta kendini temizleyen ördeklerin tüyleri parlıyor, salona akşamüstü vurmaya başlayan güneş harika saatlerin ve güzel arkadaşların habercisi, geçişler yumuşak, sorunsuz ve ciyak ciyak bağıran saçları düğüm düğüm olmuş o güzel kadının yerinde yeller esiyor.

Cuma, Mart 13, 2009

karton düşünceler


(giriş karmaşası. kafa karışıklığı, şık düğme'den alınmış bir yumak yün akışları: bugün temiz çamaşırlarımı tekrar yıkamaya karar verdim. bilirsiniz pazar günleri dışarı çıkmak kadar evde oturmak da sıkıcıdır. bulutlar, yıkanmış temiz saçlar, jil sander parfümler filan, yani tamı tamına bir bayat ekmeklerle yapılan yemek kitapları serisine benziyor viktor. ruh hali ve vücut ölçülerinin bu derece yakınen tanıdık olması ne çirkin. cuma akşamı hırkamın kolları tuz ve limondan yapış yapış olduğunda devlet malı çalmakla suçlanabilirdik; fazla dikkat çekmeden on tane midye dolmayla birlikte eve gelmeyi başarabildik ama.)


bütün kafalardan bir ses çıkıyor, herkes değişik yerlere gitmek istiyor, ankara'ya kar yağıyor, hızlı tren beş lira, deneme sürüşü tadında, çok çabuk kabuk değiştiriyorum, çığlıklar attığım boğazım parçalanmaya devam ediyor ben çoktan kafamı model kahvelerine yormaya başlamışken, bünye kabul etmiyor hiçbir kötü niyeti kendi yaptığından başka, gidip ayvalık'tan lacivert denizanası toplamak istiyor, plajdaki çocukları korkutmak adına, internetten brooklyn sakinlerinin listesine bakıyor, beklemekten yoruluyor, sanki koskocaman bir fon oluşturuyor, böyle pembe kartondan, diğer önemli olan tüm parçaların arkasına yayılmış bir arka plan resmi; en önemli olan arka plan mıdır şimdi yani, yoksa öndeki porselen tabaklar, telefon faturaları, temiz çoraplar, klaketler filan mıdır, ben bunun arasındaki farkı anlayacağım diye zarar veriyorum zavallıma, yıllarca üzerinde uyuduğum yatak bacaklarımı ağrıtıyor, eymir'i sivrisineklerden arındıracağız diye bütün saz florasının içine etme politikası soslu doğru oturup eğri düşünelim günleri yakında başlıyor, hava ısınıyor ya!, bütün mavi çiçekli yüzükler parmaklara büyük geliyor, Will Smith somon pembesinin çok yakıştığı çok hüzünlü bir adam diye düşünülüyor, şu an her şey çok hızlı, zaman hızla akıp geçiyor, dakikaların üzerini vücudumuzu temmuz'da hissettiren battaniyelerle kapatmak, saklamak istiyorum, yokuş yukarı sokaklardan yürümek istiyorum, çıplak dallar yanağımdan çeneme doğru çizikler bırakırken; her gün konuştuğum, hayallerini kurduğum ve yıktığım rengarenk eşarplı insanlar hakkında yazmak istiyorum, cuma geliyor, mutfağın sıcak lambası yanıyor, babam patlıcan közlüyor, bütün hikayeler erteleniyor.


kötü değil bu, kaçırılan trenler, yataklı vagon aynalarının kenarlarında yazan yüz yıkama ve traş olma talimatları, bir yere gittiği yok bunların, viktor uzun boyu ve ince kravatlarıyla kıvırta kıvırta yürürken beni kıskandırmaya çalışıyor, diş macunlarımı daha sık kullanmama, yasadışı örgütler hakkında daha çok kafa yormama neden oluyor, muhalefetin doğasının kiraz ağacı karmaşıklığı gibi safsatalardan bahseden söööööör harry kadar güzelliğine düşkün bir zevk-ü sefa çılgını!, veya sinir gazının sarı olmasıyla ilgili düşünceler, kırk ikinci sokak istasyonundaki boş kola şişelerine vuran hayaletler, daktilonun backspace kakafonisi!; tüm bunlar hakkında başımı döndürürken london eye'ın ne çakma bir şey olduğunu düşünüyorum ve tüm garip yiyeceklerin tadının tavuğa benzediğini, sonra da çok sıkıcı tekrarlarda bulunduğumu, dingdangdong, sevgilimle kahvaltı yapacağız birazdan, çok güzel kokuyor bütün odalar ve kaymak tadında bir şey oluyor, aynı beyazlıkta, pencerelerden sarkan.


(bitişlerden hoşlanmayan kadınlar için)

Salı, Ocak 13, 2009

dış hatlar


alkollü hareketlenmeler, alkolsüz çarşaf ve pikeler, su içmeler, içememeler, güvenmeler, güven kaybetmeler, estetiksiz ve sıkıcı olan tüm dünya malzemeleri ve ruh dalgalanmaları hakkında yazdığım binlerce yazının tek manasının sonradan kavga malzemesi olacak manasız bisiklet tekerleri ve kedi gözleri olduğunu fark ettim. açıkcası tüm etniksentetik arkadaşlarıma sesleniyorum, bu hiç de hoşuma gitmedi. yani ben çiçekli elbiseli kızların yanında gezen kısa saçlı adamları, tartışmaları ve güzel kadehleri, havayı kokladığımda aldığım dünyanın o huzursuz sakinleşmelerini, kalabalığı ve sosisli pizzanın yanında içilen şarabın neden sohbeti boris vian'laştırdığını, aşkı ve aldatmayı, tüm bu manasız ruh bütünümü boşu boşuna, yanımda bitiveren kırmızı bir muhabbet için mi kurmuşum kafamda.yani benim çakma bir frankofon olmamın tek sebebi zavallı prenses triplerim mi (eheh). hiç bu kadar özeleştirel yaklaşmamıştım nüfus cüzdanıma. beni küstahlıktan arındırdığın için teşekkür ederim. felaket mutluyum. muzlu süt kıvamında bir öpücük.