kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mart 03, 2011

8 mum eriyor

şiddetle gelen ıslaklığın bir manası, on saniye süren büyüleyici mutlulukların yıllarca, kadife kanepelerin üzerinde devam edecek sürekliliği, ve mide bulantısının, kadınların ve erkeklerin, yönlendirilmenin ve ne kadar hafife alındığının acının, bir değeri, önünde açılmış bir çift kol kadar rahatlatıcılığı; yok, yok, hiç olmadı, gerek yok.

Cuma, Aralık 31, 2010

zamanla akamayan,


ben bir hikaye düşünmüştüm kendime, sanki sabah uyandığında içinde sıkışıp kalmış bütün sorular, yabancı evlerin önünde beklediğin dakikalar, haftalar sonra banyoda tekrar gözüne çarpan yabancı diş fırçaları, çok bakire kadınlarla çok küçük beyinlerine mide bulandırıcı bir penis zihniyetiyle dikkat etmeksizin geçirilen gecelerden artakalan şişeler, -saf saf arkadaşlarla hipokondriyak dinlerken içildiğine inanılan, inanılmak istenen şişeler, acaba neyi hatırlamıyorum diye bacaklarını birbirine sürterek geçirdiğin bütün zamanlar uçup gidecek aklımdan, arka odalarımdan; ve geriye deniz kıyılarım, pembelerle yenecek karideslerim, ve başkalarının değil, benim, benim müziklerim, benim makyaj çıkarıcılarım, benim güzel uzun saçlarım, yazılarım, benim okulum, söğüt ağaçlarım, benim son paramla aldığım kahveler kalacak; ki akabilsin hayatım, atabileyim dışarı adımımı, çıksın içimdeki titreyen aptal canavar; ben kalayım, ben olmaktan yorulmuşken,



işin en ağlamaklı kısmıysa hiç ben'e yer olmaması aslında, koskoca, mavi dantelli hayatımda.

Cuma, Aralık 17, 2010

zamanla akamayan -

belki en çok acıtan ve gerçekten ortada olan, aylarca ensenden tutulup gözlerini ayıramayacağın bir şekilde karşında duran bu iki kişiye bakmaya zorlanmış olman da değil de, senin plansızlığını ve salt bu arkası bomboş olan ıslaklığını küstahça ezmiş olması ayaklarının altında ve yüzündeki o ifadeyle, seni görmemiş olması ve gülebilmesi, soğuk merdivenlerde otururken kapının arkasından duyduğun kahkahalarla; dolaplardaki kadın eşyalarıyla, ve anlatabilmesiyle, yüzüne baka baka, onu sana anlatabilmesiyle, onun peşinden sokaklara dökülmesiyle, sırf sen gör diye ikisinin sıcaklığının artışını, seni çağırmasıyla, bedenine hiç de uymayan o kirli ve azgın boğanın en ummadık yerde ortaya çıkabileceğini, yıkabileceğini, ve en çok da kendine vereceğini hasarı, bilerek, isteyerek, acı çektirmek isteyerek yapmış olması.

ve sonra, hiç de intikam almak için, gör diye, neye benzediğini anla diye yapmamış olduğunu, yastığa sarılmış yatarken, öyle bir anda, rahatça söyleyivermesi, ve sevişmenin ne kadar da güzel olduğunu.

zamanla akamayan


yaraya basacak ne tentürdiyot kalmıştı ne de oksijenli su. havada uçuşan, rüyalara tecavüz edip, ilaçlanmana neden olan sözler canını yakıyordu ama pek de bir manası kalmamıştı artık aynı raylardan yüzyıllardır geçen trenlere benzediği için halin. sözlere sözle cevap veriliyordu ve kimse utanmıyordu hangi filme, karşı tarafta bir kız kıvranırken yatağında, hangi restorandan çıkıp nasıl gittiğini söylemekten.

Çarşamba, Ekim 20, 2010

6


tüm kirliliklerden ve iğrenç anılardan öte, yalnız olmak, ama öyle derinlemesine bir yalnızlık değil, hakikaten yani, yalnız olmak, büyük yuvarlak masalarda ve kahve sırasında beklerken, veya güzel sıcak kolların arasında veya gözyaşların kadın dudaklarına karışırken ve sırf bu yüzden mideni bulandıracağı yerde, sırf güzel oluyormuş diye sesini çıkarmazken, tüm hayatın, hepsi, vücudundan koparken yalnız olmak, öyle yazılacak kadar bile elle tutulmuyor; küçücük bir civa dairesinin bileklerini zehirlediği gibi, veya aptal ve uyuz bir çift gözün üzerindeki tshirt'ün büyük yeşilliğini kendisine pek de bir yakıştırır bir edayla akasya manzaralarıyla sana zoraki zoraki bakması gibi sıkıştırıyor aptal ve adımsız ruhunu.

Salı, Ağustos 17, 2010

5


yeniyi üretemiyoruz ve eskiye dayanamıyoruz; bir an geliyor, sadece bir saatten bahsediyorum, sadece anlık bir dakika, bütün sözler, her hareket, herhangi bir duvarda gördüğün bir yazı, biriyle arkadaş olmanın veya olmamanın hayatının doygunluğunu belirliyor veya belirlemiyor olması, içinden geçen her ruhsuz saniye, içinden kopan ve uzaklara doğru yola çıkan kalp atışları, nefes alış verişler; bütün bunlar aynı sona çıkıyor, aynı güzel kokan sahte yalnızlığa, içerde ve dışarda, akasyalarla veya kuzey ışıklarıyla, hep yalnızlığa, sonsuzluğa, olamamaya.

Çarşamba, Mayıs 05, 2010

3


çok bilenler hep çok sakin olacak ve kalabalık, tüm lokmayı yutmuş, noktayı koymuş; sen hep yarım yamalak, geceleri hep kıyamet ve sesin hep çatlak, ki iyi olmaya adamışken aşk kendini, bilmez ki bu daha da kötüler seni, terazilerden anlarsanız.

Salı, Mayıs 04, 2010

2


gelecek asla pembe güllerle, fümeyle doyulan balkon masalarıyla dolup taşmayacak, velakin senin her yerde dudaklarını ısıracak kadar yalnız olduğunu, kaltaklığından anlayamayacak aşklarla dolu olabilecek; haksızlığından ve hastalığından kuruyacak bütün yediverenler.

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

1


çok hayatlar eskittik ve çok laflar işittik, çok kadınlar gördük iyi ve iki yüzlü ve çok erkekler, yatan ve kalkan ve ebediyen haklı olan.

Salı, Ekim 13, 2009

son


oya,


rahatlamak için içimden eski zamanlara ait melodiler mırıldanıyorum. dudaklarımı oynatmıyorum, gözlerimi evin beyaz taşlı balkonundan görünen karşı kaldırımda yaprakları sallanan akasyaya dikiyorum. bir sürü, bir sürü sözcük geliyor aklıma, bir sürü güzel hayal, korkuyorum, unutuyorum. geçmiyor.


garda görüşmek üzere,

Cuma, Eylül 18, 2009

klişe saçmaları - tansiyon


bu cumayı benimle birlikte büyüyen veya büyüyemeyen huysuzluğuma ve sinir harbime ithaf ediyorum. bu, kabullenmek veya alışmaktan öte bir iç geçirmişliği, akşam üstü içkilerini veya dakikalarca kafa patlatıp yine de cevabını bulamadığın ruh hallerini anlatır. bedeninle var olduğunu ve var olmanın tek şartının bedenin olduğunu itiraf ettikten sonra yaşadığın seğmenlerden tunalı'ya yokuş aşağı yürüyüş kafalarıdır...

Çarşamba, Eylül 09, 2009

1

bulantı diye bir kitap okuyorum. ismi mide bulandıran bir çiçek var, nasır çiçeği. güzel mor çiçekler açıyor, iğne yapraklı çiçekler, gece güzel görünüyor, o çiçeği suluyorum. karşısında badem yiyorum, çatılara bakıyorum, değişik bir çatı katı bulabilir miyim aralarından diye. renkli kalemler alıyorum kırtasiyeden, beli göğüs kafesinde biten bir pantolon, para harcıyorum, kahve içiyorum, yürüyorum. havayı kokluyorum, kötü kokuyor. akşam yemeği hazırlıyorum tek başıma yiyorum, maç seyrediyorum televizyonda, sigara içiyorum, başım dönüyor. sabah çok aç kalkıyorum yataktan, biraz midem bulanıyor, kahvaltı yapıyorum çay içiyorum, trafikte korna çalan şoförlere kızıyorum. haftasonu gelince keyfim yerine geliyor ama kısa sürüyor. unutuyorum, ağlıyorum, sonra tekrar başlıyor.

Salı, Eylül 08, 2009

devamsızlık

bugün hakkında hayal kurup pek de mutlu olamadığım şeyi yapmak için son günüm. bu son günden sonra tabii daha da rahatlayacağım, kendimi avutmam veya beyaz dirseklerimin acınası haline bir kılıf uydurmam için çeşitli mazeretlerim olacak. kendim yarattım bu mazeretleri. korkumu ve tembelliğimi. ankara'da sonbahar başladı bugün, tam da gününe denk geldi. müthiş gürültülü sesiyle bir tren kaçırmış gibi hissetmiyorum, ne bir eksiklik hissi var içimde ne de bir kıskançlık. seçtim, sadece yokuş aşağı yürümek kaldı artık. ve sıkıştığın yerin küçük kaldırım taşlarını ve kirli çöp kamyonlarını sevmeye alıştırmak kendini.

Cumartesi, Ağustos 22, 2009

bu, bütün yazarlara ve hiçliğimi ortaya çıkarmalarına efendim

bugün tam güneş batarken, ve bütün sarmaşıklar hala yeşilken, oturduğum masanın önündeki insan topluluğunun arasından konuşan bir ses şöyle dedi; ankara şizofren, istanbul paranoyak! bir bütün oluşturuyorlar bu yüzden!

kim birilerine gül bahçesi vadediyor kuzum? veya ben naçizane cahilliğim ve deneyimsizliğimle demek isterim ki, borges gerçekten küstah ve kendini beğenmiştir ama bu yine de yetmiyor gözlükleriyle cesaretten bahseden -cesaretin müthiş bir yetenek olduğundan, ve yüzde 23 kıvamında sabah kahvaltılarında konuşulan bütün fazıl say melodilerine karşılık hayattan keyif alan beyefendilere; neden!

her şeyin farkında olup hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünmek ne kadar da beklenmedik bir klişe viktor yahu

Cuma, Ağustos 21, 2009

çırpınıyorum dostlar! çırpınıyorum


şunu anladım, tamı tamına gerçek ve yakıcı bir ağlama anı elde edebilmek için kokusunu aldığınız ve dokunduğunuz tüm hayat parçalarının mükemmel bir şekilde sıraya dizilmiş olması, ve ne mümkündür ki can acıtması gerekiyor. hayattan elde ettiğiniz bütün artı ve eksi puanlar; taş merdivenlerde oturup güneş batarken sigara tüttürmek, kocaman gövdesinden akan yapış yapış sakız kıvamındaki sıvının yavaşça aşağı süzüldüğü söğüdün altındaki banklarda oturup anlaşılamayan filmlerden bahsetmek, bütün bunları yaparken üzerinizdeki kot pantolonun ne bir dikişini ne düğmesini hissedebilmek, ve ağustos'ta üşümek; mesela, la minörlü bir melodi duyduğunuzda ağlatacaktır sizi, ama öyle bir ağlayış olacaktır ki bu, size siyah elbiseleri veya torino'nun akşam buluşmalarını filan anımsatacaktır, ve bu ikircikli andır en çok aşık olacağınız ve edeceğiniz salinger'dan anlayan birine/birini mesela.

Salı, Ağustos 11, 2009

geçti


tatil yaptım döndüm. kahküllü ve turuncu ince bir çizgiydi. döndüm, hiç trafik yok. dolmuş geçmiyor. yağmur, londra vs hayallerine dalacak loş bar masalarının keyfi kaçtı. benim de. yokuş yukarı çıkmak veya aşağı inmek fark etmiyor. mana, cesare, son kullanma tarihinden iki gün geçmesine rağmen yenilebilecek tahıllı yoğurtlara benziyor, tatsız, karaktersiz.

okullardan mezun olunuyor, çorapların üstüne topuklu ayakkabı giyiliyor, birilerine laf anlatılıyor, kaldırımlardan yürümek daha da zorlaşsın diye, tam bir manolya mutluluğu yaşanıyor, osmanlı hançerleri aromalı, üçüncü dünya tadında,


zamanla dükkan açılacak

Salı, Temmuz 07, 2009

klişe saçmaları - tetkikler


düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük



yaptıklarının farkında değiller. bir çoklarının farkına varamadığımız gibi küçük küplerimizin içinde.
oysa acıyla beslenen, üzerine bir bardak soğuk su içmeyen hatunların da karaladığı gibi ne kadar da çok görülecek şey var etrafta! sarılabileceğin ağaç gövdeleri 40 santim radyuslu, donmuş böğürtlenlerin yanında içtiğin çilekli şampanyalar boğaz manzaralı evlerin çatı katından, ki buraya fazla kesif kaçıyor yakışıklı fransız yazarlar!; ve üstüne üstlük ağlamak da bazen güzeldir' kafalı, içli mi içli suratlı, kırık yüzlerde sulanan gözlerin merkezden kaçma etkisi yaratacağını düşünen, kendi kırıklıklarının güzelliklerine yansıması üzerine kafa yormaktan öte, ve sırf bu yüzden, düşünemeyen, düşününce erkek katili/delisi olan

kadın arkadaşlarım; deniz yıldızları ararken kimsenin gitmediği koylarda, ve kimsenin gitmediği koylara gittikleri, bir de deniz yıldızı aradıkları için,

bu yaptıklarının pek de ankara metrosu misali iğreti durduğunun ve birbirine yapışmış makarna kıvamına yavaş yavaş yaklaştığının ayırdına pek varamazlar.

keyifli kadeh kaldırmalar, vs

Salı, Haziran 02, 2009

klişe saçmaları - yorgun


akıp giden zamanın, bu sırada geçen bütün dakikaların, kitap sayfalarında öykünülen bütün gitmelerin, bütün hafıza kayıplarının, kontrol kaybetmelerin, bir manası olduğuna dair tüm işaretleri; her şeyin manalı olduğuna dair tüm somut parçalar!; güzel güneş gözlükleri, baş dönmeleri, durmadan durmadan yenilenen kadehler, yara izleri, şekilsiz morluklar, yine manalı gelmesi için hayatın, düş gücüyle üretilen bütün soyut düşünceler, yine gitmeler!, kırıklar-kıskançlıklar -ki sanırım burada noktalanıyor her şey, ve cevabı burda aramalı; gerçekleştirmenin tek yolu etrafa dağılmaktan, düşmekten ve vurmaktan geçiyor; buna bu yüzden dur da diyemiyor insan, saçlarını savurma artık, örgülerle dolaş biraz, çevrende feci bir hızla dönmekten kaçırdığın tüm yalnızlıkları, tüm mutsuzlukları küçük cam bardaklara doldurmaktan vazgeç; durulmuyor işte, üstüne üstlük ne kadar bozmaya çalışsan sanki çeliktenmiş gibi organlarını, olmuyor, tüm küçük ayrıntılar harika ve büyük resmi görme niyetinde değiliz hiçbirimiz.

Salı, Nisan 21, 2009

klişe saçmaları - bin


kendini paralarken aynalar, cetvel kıvamında baldırlar, martini kolları ve düz çizgiler için, doğruyu söylemek gerekirse, hiçbir şeyin değiştiğini fark etmiyor kimse.

Cuma, Nisan 10, 2009

1


dün bizim semt pazarına gittim. mevsimi geçmiş koyu kırmızı portakallar, deniz börülceleri, çekirdeği kırıldığı için bütün keyfini kaçıran cinsten olmamış yeşil erikler tartılıyordu terazilerde. işte tam bu sırada, mavi önlüklü adamların ve çörekotlu kurabiye kokan kambur ve gözlüklü yaşlı kadınların arasından, ıslak yerlere basmamaya özen göstererek geçerken anladım.


dengesizlik ilahi ve ebediydi!