Pazartesi, Aralık 12, 2011

z

içimde eksiklik,
hissedemediğim yakınlık,
duyularım açık,
alabildiğim tüm acıyı içime doğru
içime doğru çektikçe dokunduğum yanıklık,
kokular, üstünlük, kazanılma, yaver giden şanslar,
yollardan ayrılan hayvanlar, bırakılanlar,
kaybolan ışıklar, gözlerde parlaklıklar,
his kayıpları, hissizlikle gelen körlük, sağırlık,
yerle bir edilmiş,
çaresiz ve durgun bir zeka,
gel - geleyim, git - gideyimlerle
geçen,
teklifler, dersler, tokatlarla yoğrulan,
utanmayan, rezil olan, saldırgan,
kızgın yağa atılmış
yanan,

sürekli yanan ruhum.

y

çok beklemiştim, çok kadınlara saldırdım, çok düştüm ve kalktım, orospuyum, tecavüze uğradım ve bütün bu zamanı ağlayarak, yaralar ve kan içinde, bunun için bekledim. bekledim. elimde bir bıçak tutuyorum, titremiyorum artık ve konuşmuyorum. hissetmiyorum. hissedemiyorum. ölmek de manasız endişelenme. 


bak geldin, utanmadan, korkusuzca girdin odaya ama ben artık daha fazla beklemeyeceğim. 


saplandı bak. çok da keskin değil, abartma. ağlama, erkek değil misin. bak çeviriyorum içinde, yanımda becermek istediğin kadınları düşünürken de almıyor musun bu zevki, yapma allahaşkına.


kanın bile güzel akıyor, güzel adamdın tabii sen. 


tekrar, tekrar, tekrar saplıyorum bıçağı, kadınlara açlığın ve kendinle gurur duyuşlarının şiddeti kadar, kendine olan aşkının yoğunluğunca saplıyorum, organlarından melodik sesler çıkıyor, parçalanıyorsun.


parçalan.


düşüyorsun, sen de çıkıyorsun insanlıktan. küstah gülüşlerini, başarılarını ve şanslarını, sürekli yolunda giden lanet mutluluğunu arkanda bırakıyorsun ve bil ki yüzlerce kadın ağlayacak arkandan ve bir o kadar adam dövünüp, üzerime yürüyecekler, emin ol,


hiç pişman değilim.

Pazartesi, Aralık 05, 2011

v

adam bir süre bekledi. yapılanlardan çok da etkilenmişe benzememesinin nedeni ilk olmamasıydı, ilk defa vurmuyordu kapıları, ilk defa konuşmamazlık etmiyordu, yaraları, zayıflıkları, kirli saçları ilk değildi, ilk defa nefret etmiyordu ondan. hatırlıyordu, bir yıldan fazla olmuştu, sadakatsizliğinden de öte, umursamazlığının kızı bir hayvana dönüştürdüğünü görmesi, geç ve güç olmuştu, morlaşmıştı geçen tüm saatler.

ama hayır sorun sadakatsizlik, umursamazlık, kaba, çirkin körlükler, şanslar, kadın kokuları, çok yüksek uçurumlar değildi. kız odanın ışıklarını kapattı. bir kapı çarptı. adamın sol kolu istemsizce yukarı kalktı. mutfaktaki menekşe kokusu dağılmıştı. kızdan ses çıkmıyordu, odada ışık yoktu. sokak sessizleşti. adam koridordan odaya doğru yürümeye başladı.

ve elinor, git. git, hayatını al. hayatını alman için elinor, söndürmen lazım başkalarınınkini.

kız aradığı kağıdı karanlıkta buldu. yüksek sesle bir kahkaha attı.

Pazar, Kasım 27, 2011

u

adam irkildi, kızdan böyle ani bir hareket beklemiyordu. mutfakta ağır, menekşemsi bir parfüm kokusu hissedildi. sokakta iki araba çarpıştı, lambalar yandı. gözlerinin içi gülüyordu. adam dehşetle bu gülümsemeye bakıyordu.

elinor seni sevdim sevgilim. gözlerinin altındaki çizgileri, dirseklerini ve kemiklerinin orantısızlığını, boyasızlığını, bacaklarında denize benzer morlukları, sözlerini, beklemeni sevdim. sen kadın değilsin elinor. insan, insan değilsin! insan değilsin. başardın elinor, sonunda, başardın.

sözler aklına geldiğinde adımlarını geri çekmek için çok geçti. adamın davranmasına fırsat vermeden çekmeceyi açtı, büyükçe bir bıçak çıkardı. gerisin geriye döndü. adam soru soramıyordu. odaya gitti, yere yığıldığı halının üstündeki buruşuk kağıtları saçları önüne düşmüş, hızlı el hareketleriyle karıştırmaya başladı.

Çarşamba, Kasım 16, 2011

t

rüzgar esiyor, denizden gelen bir rüzgar, gözlerime, burun deliklerime, dudaklarıma doğru bir rüzgar, deniz dalgalanıyor, gözlerim kamaşıyor ışıksızlıktan ve güneş bulutların arkasına gizlenmiş sırıtıyor sessizce, denizden gelen depremler, yıkılan kayalar ve dalgalar, deniz tuzundan kireçlenmiş beyaz duvarlara çarpıyor, çarpıyor, ellerinde keskin bıçaklarla geliyorlar bütün dalgalar, bütün beyaz köpükler ve soğukluklar, organlarımdan, tüm gözeneklerimden içeri giriyor, tecavüz ediyorlar, kanlar akıyor kulaklarımdan ve dalgalar tüm tütreşimlerimi odaklıyor düşlerimde gördüğüm, kurdukça tahrik olduğum düşünceye; öldürmeye, öldürmeye doğru sürüklüyor dalgalar, kabarıyorlar ve kahkahalar atıyorlar küstahça, tüm çığlıklar ve tüm hak çalmalar adına.

Salı, Kasım 01, 2011

s

yatağımın altındaki bezelye tanesi, elinor. yılanlar, bezelyeler, yenmeyen yemekler, duvarlara fırlatılan şişeler, tüm hayal kırıklıklarım, kendime uyguladığım tüm işkenceler ve ellerimin uyuşması. işte bunlar için geleceğim, birleşeceğiz ve lavanta kokusu olacak havada, kanla karışık.

kapı çalmıyordu ama aklında buruşmuş kağıtlardan kalma düşünceler uçuşuyordu. başı döndü, panjurlar sallanıyordu, soyundu. zayıflamış, teninin parlaklığı solmuştu, yara kabukları kaşınıyordu. yutkundu. mavi bir elbise giydi, çok beğendiğini görüp hediye etmişti ona. yağmurlu bir gündü, elleri kaşındığı için gülmüşlerdi. mutfakta akan suyun sesi geliyordu, ışıklar açıktı. durdu. başını kaldırıp koridora doğru baktı. kapıyı arkasından kapatsa fark edilmeyecek kadar sevimsizdi.

köşeye atılmış ayakkabılarının bağcıklarını bağladı, ayağa kalktı, koridora doğru yürüdü. sokak kapısını açtığında mutfakta sırtı dönük ayakta duruyordu, ağzı yarı açık ona baktı. neden gidiyorsun diye sordu. cevap vermedi.

cevap versene diye bağırdı. susuyordu. yüzüne bakıyordu.

tavana baktı. nefes verdi, kendi kendine gerçekten uğraşamıyorum diye söylendi. mavi elbisenin düğmeleri sırtına batıyordu. mutfak çekmecelerine doğru ani bir adım attı.

Perşembe, Ekim 20, 2011

r

soğuk, dalgasız bir denizde yüzermiş gibi sallanıyordu olduğu yerde, kafasına binlerce düşünce üşüşüyor, ekmek sırası bekleyen yaşlılar gibi sıralanıyorlardı arka arkaya, başından kovmak istediği tüm sözleri teker teker hatırlıyordu, hava kararmaya başladığında içine dolan huzursuzluk geri gelmişti, yatağın çarşafı, tavandan sallanan lamba, mutfaktan gelen sesler yabancılaşıyordu birden, oturamıyor, kalkamıyordu, hiç konuşamıyordu. bedeni kopyalanıyor, kopyalanıyordu.


o senin gibi değil, hiç değil. sen değişmeye çalışıyorsun, onun gerek bile yok bunu yapmasına! tatlı o, normal, düşünmek huzur veriyor en azından.

anlamıyor musun? başkasını istiyorum. başkasıyla birlikteyim. onu istiyorum. bana bağlandı. konuşabiliyoruz.

en güzeli sevmek, mutluluk vermek, mutlu olabilmektir. ama gerçek mutluluk lütfen!

saçları terden ıslanmış yüzüne düştüğünde ne kadar çekici oluyordu. nasıl kadınsı kalçaları vardı. sevişmek  çok güzeldi.

neden böylesin? neden bağırıyorsun? defol git evimden. defol. doktora git, uğraşamam seninle. sen büyüyememiş bir çocuksun. sen çok hastasın. çok kaltaksın.

evet, evet aldattım. kes lütfen, cevap verme bana. bağırma. yediğin haltlar yanında bu hiç kalır.

ne konuştunuz? öyle mi? iyi.


hayır dedi. hayır. saat 7 buçuk olmuş mudur diye geçirdi. sokak lambasına benzediği için almak istemedikleri abajurun düğmesine bastı. oda loş, sarı bir ışıkla aydınlandı. dolabın sol tarafına iki gün önce atılmış ayakkabılarına baktı. dolabı açtı. yerden sigara paketini aldı, bir tane yaktı. kapı çalacak diye geçirdi. çalmadı. çıkacaktı.

Çarşamba, Ekim 19, 2011

p

pencereye şiddetle vuran yağmur sesiyle yerde gözlerini açtı, tavanın beyazlığından gözleri kamaştı, ellerini yanaklarına götürdü, gözlerini tekrar kapattı. terlemişti, üşüyordu, hava iyice kararmıştı, kapı yavaşça açılıp kapanıyordu.

dünya küçülüyor, büyüyor, genleşiyor, eriyor, bazı yaşamlardan, kitaplardan, bulantılardan bahsederken herhangi bir koltukta bacaklarını toplamış, bir anda kabarmamış tozlar, çikolatalı kekler kıvamında basitleşiyor, nefes verirken kayıyor ayaklarının altından zemin, dengen bozuluyor. sevişiyoruz.

ve bıçaklar diye geçirdi aklından, gözlerini kırpıştırırken. az pişmiş et kesebilen, suyla dolu evyelerin içinden deterjanlı ellerle çıkarmaya uğraşırken kanatan, parlayan, buz gibi bıçaklar. gözlerini tekrar kapatarak doğruldu uzandığı yerden. içerden televizyonun sesi geliyordu. dişleri birbirine çarptı. kendini düşündü.

Pazar, Ekim 16, 2011

o

elinor, açık konuşacağım. yüzünü görmeyeli çok zaman oldu. pek çok zaman geçti, bir çok ütü yanığı ve ölü martılar. sen de biliyorsun değil mi elinor, sonu ölüm olan bir yoldayız seninle. çok geçmeden, rüzgar seni bıçaklara davet edecek. yanındayım.

kesif bir yanık kokusuyla uyandığında başucu lambanı kapat, rüzgar hiç durmadan esecek ve kapılar çarpacak. korkma.

yangın çıkarmalı elinor! hayata karşı yangınlar, ölümler, tozlanmış kütüphane rafları gerekli, oysaki bizim elimizde yalnızca yavaş ve beyinsiz suratlar var.

kumsalda otururken yaktığı kurumuş dallar, yanıcı spreyler ve kan dolu kavanozlar var sahnede, ışık düğmeleriyle oynamak için platforma dayalı merdivenlerden yavaşça çıkarken kırılmak üzere tahtalar, bacaklarını kesmek üzere kıymıklar.

düşün, düşün, elinor, rüzgardan, teras katlarından, çatılara açılan tavan aralarından neden kaçtığını düşün, az zamanımız kaldı, saçlarını yıkamalı, panjurları kapatmalısın artık.



yutkundu. durmak ve kaçmak arasında, yaşamak ve boğulmak arasında bir yerdeydi. kollarını göğsünde birleştirip, halıya uzandı. yağmur başladı.

Perşembe, Ekim 13, 2011

n

krema bu be! kremamsı, ekşi, seyrek hayatlar yaşıyor insanlar, demişti; elleri havada atomları sallayıp duvara fırlatıyormuş gibi hareket ediyordu. bir mana ediyor bardaklar ve eski hayatlar diye cevap vermişti, kapağında küçük bir matruşka bebeği resmi olan kitaba bakıyor, zeytinyağlı kurutulmuş domates yiyordu. sabah uyuyorlardı ve hava bulutluydu; mutluluk duvarlardan, karşı balkonda kahvaltı hazırlayan adama doğru yayılıyordu.
gülümsedi, kafasını sallayıp parmaklarını pencereye doğru çevirdi. adam dudaklarını sola doğru kıvırarak yüzünü çarpıttı, saçlarını karıştırdı, arkasını dönüp odadan çıktı. koridordan salona doğru ilerlerken duymadığını sandığı kısık bir sesle küfretti. yüzü buruştu, rüzgar aç kalmış kediler ağlıyor gibi sesler çıkarıyordu. kutunun yanına oturdu, köpek parkede küçük sesler çıkararak yanına geldi. esneme ve ağlama arasında bir yerlerde gözleri doldu, bacaklarının arasına koyduğu kutunun içindeki buruş buruş tüm kağıtları halıya döktü.

m

feriköy'de bir balıkçı var, gidip lakerda yiyelim demişti, bulutlara veya tatlı su kokusuna benzer bir sesi vardı. denizden esen rüzgar hırkasının içine giriyor ve kollarını üşütüyordu, bisikletin tekerleri hiç durmadan dönüyordu, yavaşça yarışıyorlar gibi bir halleri ve yorgunluktan pembeleşmiş dudakları vardı.
bacakları uyuşmuştu, sol kolu seğiriyordu, rüzgar hızlanmıştı. yanına geldi, sesleniyorum, duymuyor musun diye sordu. tek ayağını çevirerek arkasına döndü, saçları lavanta kokuyordu, üstündeki pijamadan uykusuzluk, durgunluk akıyordu. göz bebeklerini açtı, ona doğru birkaç yavaş adım attı, yutkundu. rüzgar panjurları sallıyor, pencereye çarpmasına neden oluyordu. yıllar önce üzerine onun gömleğini giymiş, uykudan yeni uyanmış ve boynunu sağa doğru büküp gözlerinin içine bakınca başını çevirmek zorunda kalmış kızı hatırladı, adama baktı, biraz daha yaklaştı. adam elini kaldırıp avcunu havaya doğru çevirdi, merakla bakıyordu. yerde kapağı açık duran kutuyu fark etti. nefes verir gibi güldü.

Salı, Ekim 04, 2011

l

kağıtlara ifadesiz gözlerle baktı, mutfaktan adının seslenildiğini duydu, oralı olmadı. halı ince pijamanın üstünden bacaklarına batıyor, rahatsız ediyordu. ekim'de hava aydınlanırken ve sokaklarda çıt çıkmazken dışarı çıktığı sabahları düşündü, köpek büyük bir enerjiyle karşı kaldırıma geçmek isterdi; kendisi aval aval hafifçe sallanan servilere bakardı, kuşların çıkardığı çirkin sesler olurdu havada salt. martılara alışmak lazım demişti bir sabah tanıdık bir ses, martılara, kilise çanlarına ve bulutlara alışacaksın, hoşgeldin. tüm iyiliklere rağmen, içindeki bembeyaz ve kalın battaniye alıkoymuştu onu değiştirmekten, ucundan çekip hayatını, tepetaklak etmekten korkmuştu; durmak ve bakmak fazlasıyla hızlıydı onun için. elinin tersiyle burun kemiğine dokundu, buruşmuş kağıtlardan tekini aldı, yutkundu, daha çok buruşturdu. adını tekrar duydu. kağıdı açtı.

hayatta herkes, elinor, çünkü ne ölüme doğru bakmak ne yaşamaya durmamak için yeterince cesurlar.

gözlerini yumdu, ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. akasyanın yaprakları rüzgarda belli belirsiz kımıldıyordu.

Pazartesi, Eylül 26, 2011

k

odanın sağ köşesinde, yatağın karşısındaki kütüphanenin kapalı kapaklarından tekini açtı; bölmelerinin orantısız olmasını istediği için kütüphaneyi babası çizmiş, tanıdığı bir marangoza yaptırmıştı. küçük, mavi bir kutu çıkardı, kapağını açıp yere attı. gidip kapıyı kapattı, kenarına meyan kökü şurubu dökülmüş halının ortasına oturup sırtını yatağına dayadı; çarşaflardan gelen lavanta kokusu ona yazı, ahşap masaları, akşamüstü küçük balkonda çıplak ayak içilen şarapları, temmuz'da yağan yağmurları ve birden kuruyan kaldırımları hatırlattı; kısacık saçlarını ve altı kişi birlikte yattıkları odaları düşündü; ayak bileğine şiddetli bir kramp girdi, kutuda avcunun içinde buruşturduğuna benzer sararmış kağıtlar vardı.

j

adam kirli tavayı musluktan akan sıcak suyun altına koymuş yağ kalıntılarının çözülmesini izliyordu, kızın sararmış suratı aklında fazla yer edinmemişti. sürekli önüne düşen saçlarını kulağının arkasına tekrar atarak salon kapısının önünden koridora doğru döndü, elindeki buruşmuş kağıdı sıkı sıkı tutuyordu, adamın sırtına kısa bir süre baktı, gömleği çok temiz değildi ama yakışıyordu, kısa saçları, uzun, güzel bacakları vardı, adam yüzünü çevirdi; bakışlarını tekrar ayaklarına kaydırıp yürümeye devam etti.

Çarşamba, Eylül 21, 2011

i

elindeki kağıdı sıkı sıkı tutarken gözlerini karşı dairenin kapısına dikti, ahşap kapının duvarla birleştiği kısmı hafifçe zorlanmış gibiydi, içerden mavi bir aydınlık geliyordu, apartman yeni verniklenmiş taş zeminden gelen kokuyla dolmuştu. kapıyı kapatıp, saçlarını kulaklarının arkasına attı, adam gazete okuyordu, kim diye sordu. yanına gitti, köpek kalorifer kapaklarının üstüne çıkmış, solmuş akasyanın yapraklarını koparıyordu, kağıdı avcunun içinde buruşturup kafasını salladı. masanın üstünde sallanan avizenin tavana tutturulmuş kabloları aşağıya doğru sarkıyor, oda güneş almadığı için soğuk ve mat parlıyorlardı, yutkundu; içinden kristaller döküleceğini dilerek ağzını açtı fakat ses çıkmadı, midesinde nilüfer çiçekleri büyüyen kadınları, kapanan bavulları, kirli sepetine atılan çamaşırları düşündü, adam yüzün niye sarardı diye sordu.

Pazartesi, Eylül 19, 2011

h

loş antreye doğru elinde sigara paketiyle yürüdü, biraz burnu akıyordu, salonun açık penceresinden esen rüzgar bacaklarına çarpıyordu, kapıyı açtı. duvarın dibinde dün geceden kalmış ve toplanmamış çöp torbası hala duruyordu, apartmanın ışığı söndü, kimse yoktu, sessizlik oldu. paspasın üzerinde ikiye katlanmış beyaz bir kağıt durduğunu fark etti, eğilip kağıdı aldı. adam salonda yemek masasının üzerine dirseklerini koymuş gazete okuyordu, yanında duran fincanın içindeki kahve soğumuştu. kağıdı açtı.

kristaller dökülüyor yılanın santimlerce açılmış ağzından ve hayat zamanla alerji yapıyor

yazıyordu.

Perşembe, Eylül 15, 2011

g

köpek peşinden geliyordu, ayaklarını sürüyerek oturduğu koltuğu aydınlatan gün ışığının vurduğu pencereye doğru yürüdü, ayakta karşı kaldırımın kare taşlarına baktı, aniden nefes verdiği ve oturduğu yerden birden kalktığı için adam biraz irkilmişti, pek endişeli olmayan ve bıkkın bir tavırla kızın ensesine baktı, kız sağ ayağını sol bilek kemiğine sürterek kulak hizasındaki saçlarıyla oynuyordu, karşıdaki akasyanın altından boz renkli bir köpek sürüsü geçiyordu, koluna eskimiş bir sepet takmış yan apartmanın kapıcısı sigarasını yürüdüğü yola doğru fırlattı, kapı tekrar çaldı. gözlerini kıstı; geçen yıl eylül'de olanları düşündü, güzel, kül rengi saçlı bir kadın hatırlıyordu, çift kişilik bir yatak ve kadının çıplak sırtının ve kalçasının görüntüsünü hatırlıyordu; mutfak masasında duran sigara paketini aldı, başucunda bıraktığı çakmağı almak için yatak odasına yürümeye başladı. köpek peşinden geliyordu.

Perşembe, Eylül 08, 2011

f

yarım saat sonra kapı çaldı, bacaklarını kıvırmış pencerenin kenarında karşı kaldırımdaki akasyayı izlerken kafasını çevirdi, diz kemiklerinden sesler geliyordu, salondan yürüyen ayak sesleri duydu, adamın üzerindeki beyaz gömlek biraz lekelenmişti, ayakları çıplaktı, kimse yok, yanlış çaldılar herhalde dedi. kafasını tekrar çevirdi, akasyanın yaprakları dökülüyordu, rüzgar sanki güneybatıdan esemeyecek kadar soğuktu, adam yanına yaklaşıp saçlarını okşadı, bütün kısa keslerin acısını özetleyen bir nefes verip ayağa kalktı.

Cuma, Eylül 02, 2011

e

sivri biberleri elindeki bıçakla küçük parçacıklar halinde doğramaya girişti, karşısındaki duvarda asılı dede yadigari büyük saat 3:02'de durmuştu. camekanın içindeki kurma anahtarının kayıp olduğunu hatırladı, biraz yumurta akıyla karışmış sivri biberleri çiğnerken eski bir duvar saatinin anahtarını kimin satabileceğini düşündü, çiğnemesi 70 saniyeyi geçmişti. yanındaki sandalyede oturan köpek ön patilerini başının altına doğru çekerek kıvrıldı, adam saçlarını kaşıdı ve esnedi. adama baktı, çatalı tutarken bilek kemikleri hareket ediyordu, elini yakın zamanda herhangi bir yıkıntı altında kalmış ve susuzluktan ölmüş arkadaş haberi gelmiş gibi ağzına götürdü, gözlerini kapattı.

Salı, Ağustos 30, 2011

d

mutfağın ortasında duran ayaklarının ahşapı sökülmüş masanın sağ kenarına oturduğunda önüne beyaz bir tabak, bir kahvaltı çatalı ve bıçağı kondu. iki elini omuzlarına doğru kaldırarak parmaklarını yarı yarıya kapattı; tezgahta tavayı karıştırmakla meşgul, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış adam rica ederim dedi. antrede uzanmış yatan köpeğin patileri taş zeminde küçük böcekler kıpırdıyormuş gibi sesler çıkararak ilerledi; yanındaki sandalyeye çıktı ve gözlerini gözlerine dikti.

Pazartesi, Ağustos 29, 2011

c

büyükçe bir fincana doldurduğu limon suyunu buzdolabından çıkarıp komodinin üzerinde duran suyla dolu bardağın içine iki çorba kaşığı ekledi. içtikten sonra suratı ekşidi, mutfaktan adının seslenildiğini duydu. koridorun ortasında tekrardan durdu, tavandan sarkan gül kurusu lambanın ipi gevşemişti. balkondan içeri giren köpeği antrenin taş zeminine uzandı. burnuna yanık kokusu gelince mutfağa doğru ilerlemeye başladı.

Cuma, Ağustos 26, 2011

b

tavanından tozlu bir avizenin sarktığı oturma odasında yatıyordu, televizyon kumandasını bozmuştu ve balkonda yeni sulanmış sardunyalardan gelen koku koyu renk parkeye uzanmış yatan köpeğini rahatsız ediyordu. köpek sokaktan gelen gülüşme sesleri duyunca balkondaki iskemlenin üzerine atlayıp havlamaya başladı, sardunyalar güneşte parlıyordu, doğruldu.

Perşembe, Ağustos 25, 2011

a

sabah balkonun tam karşısındaki zeytin ağacına tünemiş koca pençeli bir kuzgunun çığlıklarıyla ve mutfaktan gelen sivri biber kokusuyla uyandı, ışık fazla parlak değildi ve oda soğuktu, parmaklarını diş etlerine götürdü, pijamasının üstünü çıkardı ve banyoya gitti, kuzgun gagasıyla yaprakları koparıyordu ve sivri biber pişmeye devam ediyordu, koridorun ortasında durdu.

Pazartesi, Temmuz 18, 2011

bir baş ağrılı sabaha daha güzelleme

oya çok yaşadı, milyonlarca günümüz geçti onunla ki aslında hepsi bir; vanilyalar ve yuvarlak akasyalarla, aptal anadolu şehirlerinde çıplak ayak gezememek, çarşafları yakmak ve akşam yemeğinde yiyeceği ekmeği kızartırken  yan masanın kadehlerine lanet okumakla meşgul çirkin elbiseli kadınlarla; büyük beyaz çarşaflar ve küvetlerle, çay kokan köpükler ve fazla sevginin nefrete dönüştüğü kırmızı ışıklı sokaklarla; ve bitmedi, yaşamaya büyük bir kuvvetle bağlı olmakla alakalı değil belki ama, başının tam ortasına düşen bir fesleğen saksısının çıkardığı gürültü ve verdiği acıyı dibine kadar yaşayabilmekle ilişkili bir dert ve hastalık arayışı; hayır demek, yani hayır, hayır; çoğu dakika sadece akıyor damarlarından ve öylece durup boş arazili manzaraya baktıkça anlıyorsun ki fazlaca bir önemi yok zevksizlerin, ikiyüzlülerin ve mutsuzların, ama orospuların kesinlikle cahillik ve güzel kokan baharatlarla alakalı bir değeri var.

yaşayamamak, bilememek yaşamayı ve kitapların arasındaki sözler ve birkaç ıslaklıkla insanların eskiyi veya yeniyi taklit ederek dalgalar yaratmaya çalıştığı yıllardan uzaklaşmak, çok çok uzaklara, doğuya doğru yol almak, arabanın motor gürültüsünden sarhoş olmuş tavandaki örümcekler ve taşların yerine oturmasıyla gelen salak bir esriklikle, oya, gidiyor; bir borazan çiçeği var kulağının arkasında ve yüz beş yıldır gri bir mağaranın içinde yaşamışçasına poe beyazlığında biri, yanında.

Salı, Haziran 07, 2011

adalar

rüyada sürüklenen ve öldürülen siyah köpekler, kırmızı saç bantlı ve rhombus yüzlü katiller, bir siren sesi ve bolca kaçma vardı. ağaçların üzerinden, aldatmalardan ve orospulardan, seni anladığını ve gözlerinin içlerine doğru seni içtiğini hissettiğin adamlarca kullanılmaktan, güzel sözlü şehirlerin peşine takılmaktan ve büyük valizler, küçük uçaklar ve milano balkonlarıyla uyumaktan daha da ötesi; tüm gerilemeleri arkanda bırakmak ve susuz içilemeyen ilaçlarca uyuşturulmak ve bu sırada bolca portakal yemek, acı ve turuncu bir çatı katı anısıyla.

terk etmek unutulmak kadar acı değil hiçbir zaman. tiyatro asla bir eczane gibi kokamayacak. ve istanbul'un hep girdileri, ve çıktıları,

olacak.

kadıköy

aranılan şey öyle küçük, öylü görünmez ki; küçük bir sarı bilye kadar küçük, tek bir yağmurda kopup giden japon elmalarının çiçekleri kadar kırık, bir tek söz yüzünden, tek bir hareket, bir şarkı sözüyle, çimlerde uzandığın tek bir anla silinebilen yıllar, yazmanı engelleyecek kadar üstüne binen o yaşama uğraşının anlamsızlığıyla coşan hareketsizlik, durmak, seni susturan, gidememene yol açan, o şey, mikrop; engelliyor, alıkoyuyor seni yaşamaktan, küçük, anlık ve belki kazıdığında altını kirli; aşklar yaşıyorsun; sadece, salt seni tezer sanıcak birini bulmuş olmanın ve kaybetmiş olmanın burukluğuyla.

küçücük dakikalar, küçük, silik laflar, üstesinden gelinebileceği düşünülen sözler yüzünden; tam da bu yüzden yüzünü çeviriyorsun o aksi mutluluğa, o aksi, dengesiz, yalpalayıp düştükçe koskocaman bir canavara dönüşen mutluluğa, seni yerden yere çarpan ve daima en haklı olan.

Salı, Nisan 12, 2011

bilmukabele, ben de.

fazlaca bekleyince karşındakinin kafasına
büyükçe bir
örs
düşsün ve gözleri yatak çarşaflarının karanlığına doğru aydınlansın;
kollarını sonsuza kadar sana, ve salt sana,
açsın, veya
tüm çamaşırları sokak köpeklerinin uyuzdan yavaşlamış kuyruklarına doğru
fırlatsın
ve gitsin, sonsuza dek, kapatsın kapıyı,
ve soyunmayın birlikte bundan böyle,
diye,
ve susunca,
o gülerken ve laflar tükürürken sana,
geceye, ve, içine doğru bir adım atıyorsun;
ne kadar kirli olsa da bu adım, ne kadar ıslak,
bir adım atıyorsun, atacaksın belki, ve içeride,
o kadar duyulmayacak,
yokluğun, kadınların, aşkın ve iniltilerin sesi;
rahat ve
yalnız
olacak;
belki.

Salı, Mart 29, 2011

tekliğe walser tadında bir övgü daha


ölüme daima, ve sadece insan olduğun için, bu denli yakın olmak basitleştiriyor gördüklerini; herhangi bir şehirden gelme sahte sarışın kadınların cahil cevaplarına gösterdiğin yüz ifadelerini, sinirini, öğleden sonra erken sayılacak saatte içtiğin cinleri, göz pınarlarını ve hiç bırakamamışları, karşındaki gözlerin anlayamadığın her cümlesini ve anlamaya çabalamak için geçirdiğin manasız dakikaları, deli taklidi yaptıkça kemikleri belirginleşen adamları, sevgili adamın gözlerinin içine bakarak en çok hayal ettiği görüntüyü anlatırken, çıplaklıkla ve çoğullarla eşleştirirken bunu, ve uygularken ter içinde, vücudunun aldığı hali, kalbindeki keskin ve kesif acıyı, sonra bir bardak daha doldurmanı, o anda herhangi bir marangoz aletiyle dağıtmak istemeni yüzünü; basitleştiriyor, kalmıyor, bir anda bütün vücudunu sarsan, ıslatan ve hızlandıran bir neşeyle dolmanı sağlıyor; sadece güneş batmıyor ve hava ılık diye, herhangi bir lale bahçesinden kaçmış gibi kısa çoraplarla dolaşıyorsun, ve yaşadığın şehir o an sana sevdiğin ve hatıralarını yaşatan tüm insanları çoğalan seslerle sunuyor diye, eski, pembe allıklı hatıralar, hiç öğrenilmemiş orospuca akıllı yalanlar, cevabı hiç alınamamış soruların içindeki aptal kadınlar artık o kadar da canını yakmıyor, damarlarını daha fazla sıkamıyor diye oluşuyor bu neşe; ve uzunca bir süre, iki, üç saat kadar parlatıyor saçlarını ve dudakların matlaşıyor.

ve kaldırımlara bakarak yürüdükçe anlıyorsun,

ciğerlerinden hala yavaşça aktığını zehrin, ama öyle diyorsun, bunu durdurmaya, hayata çabalamanın içine sıkıştırmaya, hayata seçenekler düşünerek devam etmeye çalışan yok; o zehir yaşatıyor seni ve neşeyi de o veriyor, küçük, akılda kalıcı dokunuşlarla, ve sen güzel olduğunu keşfetmişken, geri alıyor.

kısa, çok kısa, çok insaniyetle yaşıyorsun; tam da o anda, insaniyetten tamamiyle çıkmış, gökyüzüne doğru adım atmışken ve sadece bunu yaptığın için üzerindeki turuncu etekler ve gözlerindeki maskaralar pahasına; bilginin ve algının yaktığını düşünürken organlarını yavaş yavaş, tam orada, aslında insaniyetin, insanların, seni hiç de sevememiş, ve aslında salt bu yüzden sevememiş insanların tam ortasında, bu halinle, bu, hayalet, ip gibi halinle, mutlu oluyorsun, aynayla yaptığın mastürbasyon gibi bir mutluluk, kendi halinde bir mutluluk,

bir tür çözülme yaşıyorsun yani, kalbin duruyor ve sıfırlıyor akan, devam eden, oraya ve buraya doğru yürüyen hayat; kanındaki anormal dozları, sinirini ve acını.

Perşembe, Mart 17, 2011

iyi

iyilik ne zamandan beri akılsızlıkla, az çalışan kafalar, çok ve manasız gülümseyen suratlarla; ne zaman hiç, hiç günah işlememiş olmakla, hep, hep masum hep tertemiz, mükemmel olmakla, karşındakine boyun eğmekle, sırf o istediği, o dilediği için sınırlandırmakla hareketlerini; sınırlama da değil, sadece o, o istediği için, hiç de kabul etmeyeceğin ilişkilere girmekle bir oldu; ne zamandan beri konuşmak, ağlamak ve nefes nefese kalmak umrunda değil artık kimsenin, ne zamandan beri acı artık o kadar da hayata dair bir duygu değil, artık o kadar da üstünde durulası bir kayıp değil, ne zaman kayboldu güzel desenli, yumuşak yastıklara bakıp gülümsemek, badem ağaçları, cinnah'tan aşağı uzanan yol; ne zaman kayboldu, beni kurtar diyenin samimiyeti; bütün aldatmalar, yalanlar; üstü kapatılan tüm günahlar mı oldu artık yeni iyilik; bunlarla yaşamak, bunlara rağmen kendini temize çıkarabilmek midir iyi olmak, masum olmak, bedenin, sözlerin ve hareketlerinle, her kadını, her erkeği, her şehri ve tüm zihinleri etkileyebilmek, güveninden asla mahrum olmamak mıdır; hep hazır, hep cevaplarla dolu olmak mıdır iyilik, hep temizi savunmak mıdır, hiç de öyle olmadığın halde, masumluğun zerre kadar önemi olmadığı gecelerin içinde, kadınların koynunda, kadınların gözlerinde, kadınların yalan, yalan sözlerinde yine de iyi, iyi, masum ve hep güzel olduğunu düşünmek midir, böyle mi olunuyor tam. tam.

Çarşamba, Mart 09, 2011

eski dünya, yeni sesler ve tezer'e sevgiler

yaşamın akışı, cümlelerin daralması ve renksizleşmesi, müziğin ve seslerin harekete geçirememesi, yani tüm trenlerin garlara yaklaşması soğuyan kahveler ve kirli tabaklar eşliğinde; yavaşlıyor, yavaşladıkça arkada bırakılıyor sözler ve görüntüler; belki bağışıklığından ya da alışmışlığından şiddete, gözün görmek istemiyor ve köreliyorsun; köreldikçe en kısa keseceğin cümle uzamaya başlıyor; saniyelik temaslar, anında vereceğin cevaplar, yüzünün bir anda düşmesi, geriye bakmamak ve ağlamamak, veya ağlamak, manasızlaşıyor; manalı ne kalıyor, belki eski şarkılar, yine ağaçları seyretmek ve yokuşlardan aşağı doğru yürümek; ankara kalıyor, içinin ısısını diri tutmaya, ve ruhunu bir sillelik kadınlara, bin sillelik anılara kaptırmamaya çalışarak, kalıyor; ışıkların sönmemesine dikkat ederek ve azami şiddete her zaman, her zaman, sonuna dek, tutunarak.

Perşembe, Mart 03, 2011

8 mum eriyor

şiddetle gelen ıslaklığın bir manası, on saniye süren büyüleyici mutlulukların yıllarca, kadife kanepelerin üzerinde devam edecek sürekliliği, ve mide bulantısının, kadınların ve erkeklerin, yönlendirilmenin ve ne kadar hafife alındığının acının, bir değeri, önünde açılmış bir çift kol kadar rahatlatıcılığı; yok, yok, hiç olmadı, gerek yok.

Pazartesi, Şubat 21, 2011

aydınlanma

yeşil gözlerim vardı. yeşil gözlerimde şimşekler, çiçekler, ilaçlar, ilaç kutuları, mürekkepi akmış kalemler, sabotaja uğramış giysi dolapları, sökülmüş duvar kağıtları, loş, sarı ışıklar, silgi tozları, içine göçmüş çirkin bir karın, kağıttan çocuklar, dağ doruklarında yetişen beyaz manolyalar, palyaço pabuçları, neon lambalar, hüzün, bir koli, iki koli, bin koli hüzün depolanıyordu. tüm bu gereksiz, çürümüş, geveze 'şeyler' depolanıyordu yeşil gözlerimde. algımın son kullanma tarihinin geçtiğini, küflendiğini, ürediğini, yeni yaşam biçimlerine izin verdiğini hissediyordum; neyin cezasıydı bu göğüs ağrısı, ALGIM! hastalanmıştı. yataklara düşmüştü algım; çorba içmeyi reddeden bir boğaz ağrısıyla yastığı iki büklüm ederek çırpınıyordu. yeşil gözlerim, algım, bedenim, birbirlerinden utanan yakın arkadaşlar olmuşlardı. utanıyorlardı. konuşmuyorlardı. suspus olup ceviz kırıyorlardı küçücük kafalarında. geçen gece bütün banyo halısını bir kızıl saç yığınına dönüştürerek kahverengi bir kağıt makasıyla kesmiştim hepsini acımadan. yüzüm perişandı ama bu beni fazla ilgilendirmiyordu. BUDA OLMUŞTUM BELKİ DE!

bir türlü sobelenemiyordum. saklandığım o limon kokan buzdolabının arka tarafındaki kablo ve teller sıcaktı. çok sıcaktı, ellerimi yakıyordu. kimse beni sobelemiyordu. kimse kalesinden ayrılmayı göze alamıyordu. küvettekiler kaleyi boş bulup çoktan sobelemişlerdi. kilerdekiler yakalanmıştı. kanepenin arkasında yüzüstü yatanlar kandırmışlardı ebeyi. ama beni bulabilen yoktu. limon kokan buzdolabının arkasında ellerimi yakarak ayakta duruyordum. gözlerimi hiç kırpmıyordum. bacaklarım uyuşmuştu. karıncalar yürüyordu ayaklarıma. buzdolabından şişeyi çıkarıp yayvan bardaklara dolduran kırmızı çoraplı, saç örgülü kız bile fark etmemişti beni. şişe soğuktu, ama ben yanıyordum. beni kimse sobelemiyordu.

2004. veya 5

Salı, Şubat 15, 2011

eksilmeler

güneş sokak'ta gül kurusu apartmanın beyaz ahşaptan camlarını açtı biraz soğuk hava girsin içeri boş eve diye. soğuk hava koltukların ve küçük kare yastıkların üzerinden kızın ensesine değdi; kız aynadan yansıyan kaşık yüzlü görüntüsüne bakıyordu. yok dedi, gündüzler giderek kısalıyor ve artık bu, günlerin geçmesi, saatlerin öylesine akıp gitmesi, uzanmak, uyumak veya evin içinde yürümek, hislerini değiştirmiyor; ve hisleri, bedeninde yaptığı değişikliklerden öte etkilemiyor hayatını. ifadeleri değişmiyor, ağlamıyor çok. sadece soğuk açıyor zihnini ve yürüdüğü yönü değiştirmeye çabalamıyor artık. şampanya kadehleri ve buz kalıpları görünce mutlu oluyor hala ve gidip gelen ama ağırlığı hiç değişmeyen mutsuzluğu da kutuların içine sıkıştırıp kapağını kapatmaya çalışmıyor artık. bir zamanlar kollarının, ellerinin dayanamayacağını düşündüğü acıyı bütün haşmetiyle yaşamaya çalışıyor ve ne getireceğini merak ediyor. nereye kadar kendisine zarar veren sözlere cevap vermeyeceğini, nereye kadar konuşmayacağını, evet diyeceğini, tamam; nereye kadar sadece oturmakla, seyretmekle yetineceğini merak ediyor. büyümüyor içinde kin, nefret; sadece acı, yavaşça sıyrılan dokunulmazlığı üstünden, yavaşça ölen küstahlığı, yavaşça gerilerde kalması bütün dünyayı kendine hayran bıraktığı zamanların.

yavaşça hak vermesi bir zamanlar bütün küçümserliği ve hafifliğiyle üstüne gittiği insan hayatlarına. kazandıklarını gördükçe durarak sustuğu insan hayatları. hak verdiği intikamları, hakaretleri, hareketleri. ifadesizce öylece baktığı kazançları, çabasız mutlulukları, umarsız şeytan tüyleri.

hayatı bırakması yavaşça, dalgalara doğru, güneşin batmaya başladığı o vakit, sadece bırakması ve durması. hareketsizlikle gelecek her şeye karşı durması. bitmesi burada. tam burada, yükselmesi dalgaların.

Perşembe, Şubat 03, 2011

salıncak

ama sonradan anlaşıldı ki oya, aslında karşında sana ıhlamur yapıp koynunda yatıran erkeğe bir teşekkür borçlu olduğunu hissetmek gerekiyor, neticede ceset yok, cinayet yoksa eğer; özür yok, suç yok, oluyor. duvarlara vuruyor, göğsüne çarpıyor tekrar, eylül, ekim, kasım. aralık, ocak. şubat.

geriye için için sıkışmak kalıyor, büzüşmek; gülümsemek ve pamuk şekerler düşünmek ve aslında ne kadar iyi hafife alabildiğini, sonra gülümseyememek ve sarı saçları düşünmek, aslında ne kadar ağırına gidebileceğini küçük sözcüklerin.

Perşembe, Ocak 20, 2011

,







always the years between us
always the years
always the love
always the hours

debelenme

herkes duruyordu. yumuşak ve normallerdi, hayatları raylardan, güne uyanmanın acısından, afrika menekşelerinden etkilenmiyordu, geçiyordu.

ben ölemiyordum

herkes affediyordu, eğleniyordu, başka yerlerdeydi akılları, uzakta, güvendeydiler, birlikteydiler, el eleydiler, kadehleri ellerindeyken korkusuzlardı birbirlerinden, 
yürüyorlardı yollarında, yeni sevgililerinin, onun tembelliğinden ve hayatsızlığından bihaber sundukları tekliflerini genç ve meraklı bir adammışçasına gülümseyerek kabul ederken,

ben anadolunun herhangi bir cahil şehrinde uyuyamıyordum oysa, ve telefon çalmıyordu.
unutulmuş da değildim aslında ama,
beni yalnızca unutmak için değil, en beter halimle unutmak için onursuz bırakarak, bilerek, üstümden yapış yapış akan hakaretlerle,
yok dedi, çok zor, ne zor seninle sevgili olmak, normal tepkilerden nasibini alamamış şeffaf bedeninle, benim tüm sözleri unuttuğum, umursamadığım yerde aklında sımsıkı tuttuğun dakikalarla, ne zorsun, yeter, ne kadar zorsun
zararlısın
onun gibi değilsin,

ve kıyaslandığım her dakika, akan düşünceleri şekillendirecek mimikler oluşamadığı için suratımda, öylesine durmaya çalışırken ayakta, ve aslında bütün kaslarım koparken içimde boynumdan bileklerime kadar, 

ve en beteri farkında değilken o, bunun, benim 

sevgilim diye cevap veriyordum ben ona
sevgilim diyordum
geçer, geri gelir güneş ve çalar telefonum
bir olurum,
salt ben,

Cuma, Ocak 14, 2011

geride kalan kelimelere,

sabaha karşı, başım öne eğiliyor, kelimelerle oluşan anılar canlanıyor, ve öldürüyor sadece tek bir kıvılcım çıkmış yaşama uğraşını, uğraşımı, ki uğraşıyorum, güzel müzikler dinleyince dinen, karşıdaki o gece ayrıca çırılçıplak olmadığını ve o gece ona dokunmadığını, ki sırf o gece dokunmadığı için rahatlamamı bekliyor herhalde, öylesine söyleyiverince gerileyen, hiçbir şekilde ilerlemeyen yaşama uğraşımı ayakta tutmaya çalışıyorum; laflar ediliyor, umursuyorum, inanılmıyor, umursuyorum, savaşmam gereken düşmanlar çıkıveriyor, hiç inanamadığım yerlerden, gel diyorlar, gel, ben çektim kılıcımı; çekemiyorum, yapamıyorum, umursuyorum, tezer'e şımarık diyorlar, ben belki de avam bile olamıyorum, cevap vermek istemiyorum, ne çok ben der oldum, inanamıyorum, ne çok manalı sözler çıkıyor aklımdan, tiksiniyorum.

geride kalan kelimelere





kağıt gibisin incecik, mi demişti över
kağıt gibiydim incecik
makas, tabii, makas lazımdı yırtılmama, elleri keserdim, acıtırdı,
sonra yıllar geçip, büyük yıllar, söğütlü, aç yıllar, geçip
kumaş parçası mı olacaktım
eskimiş bir kumaş parçası, ipek mi, hayır değil,
kumaş parçası, öylesine
lime lime sallanan en küçük rüzgarlarda

Pazartesi, Ocak 10, 2011

oya'yı çağırmak

oya, ruhum,

ben yapamıyorum. duramıyorum. gidemiyorum, gelemiyorum. sözleri duyuyorum ama yaşamayı bilmiyorum.

arkamda çok trafik ışığı, pek çok tökezlemeler, sürüyle araba kazası. ölüler. ölemeyenler.

özlü'ye, kargalara, aşka, uyumaya, hiç uyanmamaya,

yaşamın ucuna,