cuma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cuma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 18, 2009

klişe saçmaları - tansiyon


bu cumayı benimle birlikte büyüyen veya büyüyemeyen huysuzluğuma ve sinir harbime ithaf ediyorum. bu, kabullenmek veya alışmaktan öte bir iç geçirmişliği, akşam üstü içkilerini veya dakikalarca kafa patlatıp yine de cevabını bulamadığın ruh hallerini anlatır. bedeninle var olduğunu ve var olmanın tek şartının bedenin olduğunu itiraf ettikten sonra yaşadığın seğmenlerden tunalı'ya yokuş aşağı yürüyüş kafalarıdır...

Cuma, Eylül 11, 2009

2


hayallerimizde hep güzel saçlı, mütevazı insanlar -yorgun ama canlı olan insanlar, konserve sardalyaların durduğu beyaz tabaklar ve inci çiçeklerinin üstüne düşen gün batımı olsa; kalbimizin tam ortasından geçen ince bir beyaz iple bağlı olmasak da yaşamaya, sinirlerimizi bir gevşetip bir sıkmasa kötü niyetli kadınlar ve zavallı erkekler; mesela dışardan bakılınca özetlenemese yaşadığımız her dakika kıskançlıkla ve acıyla, ve bunun yerine ne güzel çatal bıçak kullanıyordur kim bilir diye hayal edilse ela gözlerimize bakılınca, atakule'nin tepesinden kendini aşağı, tahta yığınlarının üstüne bırakan adamın gömlek cebindeki tek sigara kadar manalı olsa çıkmalar, gelmeler ve gitmeler, düşünseler ki mesela; bunlar bavul toplamıyor, masalarda oturacaklarsa sessizleşiyorlar çevrede dönüp duran, yokuş yukarı durmadan koşan parçalara, insanlara inat, bardakların şıngırtısı duyuluyor, kalın bir kadın sesi gülmemek için kendini zor tutan, deseler keşke!, hayatlarımızın mutlu tarafında onca acı, mutsuz anlardaki bütün çimenli parklarda içilen içkiler, varlığının ne kadar ışıltılı olduğunu konuşmak filan, saçma!, düşünülse gece kaldırımdan gelen fısıltılarımızın, odalara girerkenki ifadelerimizin, yere bakarken düşündüğümüz bütün mağlup ataklarımızın, ve atamadıklarımızın!, bulantılarımızın -kan ilaçları yüzünden; bunların hepsi şekillendiriyor hayatta kopartamadıklarımızı, bırakamadıklarımızı, k ı z g ı n l ı ğ ı,

Çarşamba, Eylül 09, 2009

1

bulantı diye bir kitap okuyorum. ismi mide bulandıran bir çiçek var, nasır çiçeği. güzel mor çiçekler açıyor, iğne yapraklı çiçekler, gece güzel görünüyor, o çiçeği suluyorum. karşısında badem yiyorum, çatılara bakıyorum, değişik bir çatı katı bulabilir miyim aralarından diye. renkli kalemler alıyorum kırtasiyeden, beli göğüs kafesinde biten bir pantolon, para harcıyorum, kahve içiyorum, yürüyorum. havayı kokluyorum, kötü kokuyor. akşam yemeği hazırlıyorum tek başıma yiyorum, maç seyrediyorum televizyonda, sigara içiyorum, başım dönüyor. sabah çok aç kalkıyorum yataktan, biraz midem bulanıyor, kahvaltı yapıyorum çay içiyorum, trafikte korna çalan şoförlere kızıyorum. haftasonu gelince keyfim yerine geliyor ama kısa sürüyor. unutuyorum, ağlıyorum, sonra tekrar başlıyor.

Cuma, Ağustos 21, 2009

çırpınıyorum dostlar! çırpınıyorum


şunu anladım, tamı tamına gerçek ve yakıcı bir ağlama anı elde edebilmek için kokusunu aldığınız ve dokunduğunuz tüm hayat parçalarının mükemmel bir şekilde sıraya dizilmiş olması, ve ne mümkündür ki can acıtması gerekiyor. hayattan elde ettiğiniz bütün artı ve eksi puanlar; taş merdivenlerde oturup güneş batarken sigara tüttürmek, kocaman gövdesinden akan yapış yapış sakız kıvamındaki sıvının yavaşça aşağı süzüldüğü söğüdün altındaki banklarda oturup anlaşılamayan filmlerden bahsetmek, bütün bunları yaparken üzerinizdeki kot pantolonun ne bir dikişini ne düğmesini hissedebilmek, ve ağustos'ta üşümek; mesela, la minörlü bir melodi duyduğunuzda ağlatacaktır sizi, ama öyle bir ağlayış olacaktır ki bu, size siyah elbiseleri veya torino'nun akşam buluşmalarını filan anımsatacaktır, ve bu ikircikli andır en çok aşık olacağınız ve edeceğiniz salinger'dan anlayan birine/birini mesela.

Çarşamba, Mart 04, 2009

büyük masalarda küçük hikayeler


seninle ilgili çok renkli ve çok ilginç hikayelerim var. hayatımın bu denli heyecanlı bir röntgen makinesiyle karşılaşacağı çok akıl almaz bir gerçek gibi geliyor. kendi halinde olan tüm parçalar; her kuru ayaz sabahında erkenden uyanıp herhangi bir huzur içinde koşa koşa bakkaldan cam şişede süt almak veya her akşam baş ucu lambasını açıp dizleri göğse çekerek kitap okuyup yanda duran beyaz sayfaya akla gelenleri karalamak, tamı tamına yazıyordu benim romanımı; ben harikulade elbiselere ve kahkahalara gerek duymuyordum, bu harikulade ışıklar da fazlaca beni bulmuyordu. mesela benim biriktirdiğim fazladan ceket düğmeleri kadar çok şansım vardı ama bu konuyu fazla irdelemiyordum, her seferinde gül bahçesine kaçıp patlayan lastik toplarla doluydu şans kasesi, dokunmuyordum ve toplar gül kokarak geri geliyordu, beyaz dantel yakalı kırmızı elbiselerimin altından görünen yaralı diz kapaklarıma bayılan lastik toplar, ama dediğim gibi sıradan olan tüm parçalar, akasyalar, yağmurlu kokular! ilgilendiriyordu beni, yokuş aşağı olan tüm yollar ve cinnah'tan aşağı doğru yürürken sağda kalan, muhteşem ingiliz elçiliği manzaralı kaynak sokak, güneş batarken.


gece uykuda dolabıma giren ve sabah sersem gözlerle bakakaldığım tüm bu rengarenk ayakkabılar oysaki, geceliklerin arasına yerleştirilmiş papatya kokan küçük keseler, her geçtiğim sokakta gördüğüm güzel lokanta isimleri, elime aldığım her kalemin beyaz kağıtlarda buz pateni gibi kayması, her mısır tanesinin birbirinden lezzetli olması, yanan hiçbir tütsünün masaya leke yapmaması, baharın en güzel bulutlu gününde balkona ve reçellere gerek bile duyulmaması; tüm bunlar bende saf bir şaşkınlık duygusu yaratıyor, ağır mor perdeler açıldıktan sonra ortaya çıkan küçük boş ahşap sandalyenin yarattığı arı bir şaşkınlık duygusu, ucu hepatit b aşısı kadar yakıcı ve sonu aynı şekilde dingin; yani tonların, dalgaların ve renklerin değişmesi, yer değiştirmesi, bu yüzden süregeliyor bu şaşkınlık, bu gözbebeklerinin yerinde duramama hali!, buzluktan yeni çıkmış tüm buz küplerinin sabah yedide güleryüzlü bir adamdan aldığın simitler kadar sıcacık gelmesi ve kalın yorganların altında tek başına uyandığın her 'nerde benim pencere pervazında oturulacak yastıklı bir bölme olan odam! sabahı tir tir titremek; ve inanabiliyor musun bunlara sen yol açıyorsun. daha çok az merdiven çıkmışken ve küstahça sırıtabiliyorken yukarılara ve aşağılara bakmıyorken bile, karşıma üstüne binbir tane söz yazılmış beyaz peçeteler çıkıyor ve al bakalım matmazel. tüm portakal likörlerini harry'ye sattım verandasında akşamüstü edeceği kendini beğenmiş sohbetlerinin yanında iyi gideceğini düşünerek, diye caka satabiliyor! bu cüreti seviyorum.


ikinci kahvaltıda görüşmek üzere, küçük evlerinden mum kokuları yükselen genç adamlar, kadınlar.

Çarşamba, Ocak 14, 2009

kahvaltı mönümüz patates

eleştirel makarna kıvamında bir yazı daha çıkacak sabah sabah sanki. kaan sezyum beyefendiye hürmetler, kendisi hayata italik bakmama -ki ben bu lafı romantizm trendi içinde aşk ve aldatmaktan bahseden şairlerin (?) (c ile başlar) neden kullandığını hala anlayamıyorum- neden oluyor. minibüs aslında minibüs değildir, dolmuştur. kesinlikle daha sempatik değil ama tema olarak dolmuş da sempatik değil zaten. bu dolmuş meselesi bir de mesela el sallama zorunluluğunu yanında getiriyor. kulaklıktan gelen çakma cockney aksanlı here they come the beautiful ones sesleri içinde salınan hatun kişi bu el sallama işini beceremiyor. inebilir miyim diyemiyor, son durağa kadar gidip bedbaht olmaktan filan bahsediyor.

bugün cuma. 7 civarlarında midesinin sırtına yapışmasından gurur duyan kızlar ufukta belirecek. uçak biletimi aldım. yunaytıd doksan üç (sayılar dünyanın en aksan kasan türkü tarafından bile türkçe okunur).

dipnot. iran'da homoseksüel var evet

25/7/08, cuma.

edit: günaydın. yazıların da beyazı kırmızısı ve pembesi varmış dostlar, meyhaneler, kruvasan kokan müzeler. sevgiler.