rüyada sürüklenen ve öldürülen siyah köpekler, kırmızı saç bantlı ve rhombus yüzlü katiller, bir siren sesi ve bolca kaçma vardı. ağaçların üzerinden, aldatmalardan ve orospulardan, seni anladığını ve gözlerinin içlerine doğru seni içtiğini hissettiğin adamlarca kullanılmaktan, güzel sözlü şehirlerin peşine takılmaktan ve büyük valizler, küçük uçaklar ve milano balkonlarıyla uyumaktan daha da ötesi; tüm gerilemeleri arkanda bırakmak ve susuz içilemeyen ilaçlarca uyuşturulmak ve bu sırada bolca portakal yemek, acı ve turuncu bir çatı katı anısıyla.
terk etmek unutulmak kadar acı değil hiçbir zaman. tiyatro asla bir eczane gibi kokamayacak. ve istanbul'un hep girdileri, ve çıktıları,
olacak.
gitmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gitmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salı, Haziran 07, 2011
kadıköy
aranılan şey öyle küçük, öylü görünmez ki; küçük bir sarı bilye kadar küçük, tek bir yağmurda kopup giden japon elmalarının çiçekleri kadar kırık, bir tek söz yüzünden, tek bir hareket, bir şarkı sözüyle, çimlerde uzandığın tek bir anla silinebilen yıllar, yazmanı engelleyecek kadar üstüne binen o yaşama uğraşının anlamsızlığıyla coşan hareketsizlik, durmak, seni susturan, gidememene yol açan, o şey, mikrop; engelliyor, alıkoyuyor seni yaşamaktan, küçük, anlık ve belki kazıdığında altını kirli; aşklar yaşıyorsun; sadece, salt seni tezer sanıcak birini bulmuş olmanın ve kaybetmiş olmanın burukluğuyla.
küçücük dakikalar, küçük, silik laflar, üstesinden gelinebileceği düşünülen sözler yüzünden; tam da bu yüzden yüzünü çeviriyorsun o aksi mutluluğa, o aksi, dengesiz, yalpalayıp düştükçe koskocaman bir canavara dönüşen mutluluğa, seni yerden yere çarpan ve daima en haklı olan.
küçücük dakikalar, küçük, silik laflar, üstesinden gelinebileceği düşünülen sözler yüzünden; tam da bu yüzden yüzünü çeviriyorsun o aksi mutluluğa, o aksi, dengesiz, yalpalayıp düştükçe koskocaman bir canavara dönüşen mutluluğa, seni yerden yere çarpan ve daima en haklı olan.
Labels:
gitmeler
Salı, Nisan 12, 2011
bilmukabele, ben de.
fazlaca bekleyince karşındakinin kafasına
büyükçe bir
örs
düşsün ve gözleri yatak çarşaflarının karanlığına doğru aydınlansın;
kollarını sonsuza kadar sana, ve salt sana,
açsın, veya
tüm çamaşırları sokak köpeklerinin uyuzdan yavaşlamış kuyruklarına doğru
fırlatsın
ve gitsin, sonsuza dek, kapatsın kapıyı,
ve soyunmayın birlikte bundan böyle,
diye,
ve susunca,
o gülerken ve laflar tükürürken sana,
geceye, ve, içine doğru bir adım atıyorsun;
ne kadar kirli olsa da bu adım, ne kadar ıslak,
bir adım atıyorsun, atacaksın belki, ve içeride,
o kadar duyulmayacak,
yokluğun, kadınların, aşkın ve iniltilerin sesi;
rahat ve
yalnız
olacak;
belki.
büyükçe bir
örs
düşsün ve gözleri yatak çarşaflarının karanlığına doğru aydınlansın;
kollarını sonsuza kadar sana, ve salt sana,
açsın, veya
tüm çamaşırları sokak köpeklerinin uyuzdan yavaşlamış kuyruklarına doğru
fırlatsın
ve gitsin, sonsuza dek, kapatsın kapıyı,
ve soyunmayın birlikte bundan böyle,
diye,
ve susunca,
o gülerken ve laflar tükürürken sana,
geceye, ve, içine doğru bir adım atıyorsun;
ne kadar kirli olsa da bu adım, ne kadar ıslak,
bir adım atıyorsun, atacaksın belki, ve içeride,
o kadar duyulmayacak,
yokluğun, kadınların, aşkın ve iniltilerin sesi;
rahat ve
yalnız
olacak;
belki.
Labels:
gitmeler
Perşembe, Mart 17, 2011
iyi
iyilik ne zamandan beri akılsızlıkla, az çalışan kafalar, çok ve manasız gülümseyen suratlarla; ne zaman hiç, hiç günah işlememiş olmakla, hep, hep masum hep tertemiz, mükemmel olmakla, karşındakine boyun eğmekle, sırf o istediği, o dilediği için sınırlandırmakla hareketlerini; sınırlama da değil, sadece o, o istediği için, hiç de kabul etmeyeceğin ilişkilere girmekle bir oldu; ne zamandan beri konuşmak, ağlamak ve nefes nefese kalmak umrunda değil artık kimsenin, ne zamandan beri acı artık o kadar da hayata dair bir duygu değil, artık o kadar da üstünde durulası bir kayıp değil, ne zaman kayboldu güzel desenli, yumuşak yastıklara bakıp gülümsemek, badem ağaçları, cinnah'tan aşağı uzanan yol; ne zaman kayboldu, beni kurtar diyenin samimiyeti; bütün aldatmalar, yalanlar; üstü kapatılan tüm günahlar mı oldu artık yeni iyilik; bunlarla yaşamak, bunlara rağmen kendini temize çıkarabilmek midir iyi olmak, masum olmak, bedenin, sözlerin ve hareketlerinle, her kadını, her erkeği, her şehri ve tüm zihinleri etkileyebilmek, güveninden asla mahrum olmamak mıdır; hep hazır, hep cevaplarla dolu olmak mıdır iyilik, hep temizi savunmak mıdır, hiç de öyle olmadığın halde, masumluğun zerre kadar önemi olmadığı gecelerin içinde, kadınların koynunda, kadınların gözlerinde, kadınların yalan, yalan sözlerinde yine de iyi, iyi, masum ve hep güzel olduğunu düşünmek midir, böyle mi olunuyor tam. tam.
Labels:
gitmeler
Salı, Temmuz 06, 2010
ananas mevsimi

oya gidecek, sevilmediğini hissettiği ve akasyaların yapraklarının döküldüğü bütün kaldırımları terk edecek, benzin kokularını, yalnızlıkları, aslıları koyacak bavuluna, gideceğin yer belli o zaman demişti ona iyi bakmayan birileri, belki de o uçsuzluğa doğru, kafası dağınık, çok sevildiği ve belki de sorularına cevap verilen bir deniz kıyısına, bağırmak ve kendini yırtmak zorunda olmadığı evlere, gerçekten sesinin iyi geldiği zaman sesinin iyi geldiğini anlayabilen sincapların yanına gidecek, gidecek, gidecek, odasının çarşaflarının arasında uyanacak, yeniden başlayacak, çok yaşlanmadan ve diz kapakları hala güzelken deniz kokusuyla uyandığı hayallerinin rue des abbesses'inde mavi peynirli sandviçlerle, victoria'da merdivenlerini çıkarken küçük bir evin ve on dört yaşında aşık olduğu ispanyol çocukla richmond üniversitesi'nin çimlerinde otururken ve üç öğün küp küp ve yuvarlak kesilmiş patates yemekten bıktığı o son anda ölecek, geri dönmeyecek bu sefer ve güçsüzlüğünden yanmayacak artık göğsü.
Labels:
gitmeler
Salı, Nisan 27, 2010
haute ayrılıklar

bütün çocukları ileriye doğru adımlar atmaktan koru pan! ileriye doğru adımlar atmak çünkü sonradan kirli kaldırımların içlerine doğru derinleşen çukurlara benziyor, mesela bütün kaslarımızı uyuşturuyoruz, önce yorarak onları, yıllardır, aylardır hiç duymadığın bir acı duyarak gözlerinde, burnunda, ellerinde; yokluk duymak, acı; acıyı duyduğunu hissetmiştin yıllar önce, yazdı, öğleden sonra, arkadan toplamıştın saçlarını ve yatağına ilk defa dayamak zorunda hissetmiştin sırtını, birden, işte insanın hayatında en zor, çok zor anlardan biri; yapayalnız ve çaresiz, ama sıkışmış gibi, yani kimseyle paylaşamayacağın büyük bir ağırlık; gözlerini kapatmıştın, geçmişti sanki, temizlikle, sabunlarla, balkondaki eflatun çiçekler, güneşin batışıyla, eskiden beri burukluk veren tüm parçalar iyileştirmişti seni, yıllar sonra, hiçbir şey umrunda değilken, saçların bal rengi, gözlerinde keyifli bir yorgunluk; nereden bilebilirdin birden öyle bir yokluk hissedeceğini, kendin istemişken, kendin terk etmişken şehirlerini, bir pisliğe dalmış, desenli halıların üstünde tanımadığın insanlarla dans etmiş, gözlerini kapatmışken, birden, bir anda çok uzaklardan gelen bir yokluk, nefes alıp vermekle geçmeyen, uykusuzlukla bölünemeyen, geçici sıcaklıklarla derinleşen, çamur rengi sıvılarla silikleşen, karla örtülen, ıslanan, eğlendiğinden mi ağladığından mı bilemediğin çığlıklarla gelen, giden, yokluk; hiçbir şehir seni beklemiyor artık, deniz kıyıları dalga geçiyor yüzündeki ekşilikle ve artık yalnız dalgalanacak saçların, uzayacak, ve kaş'ta elindeki limonlu cinlerle güneşi batıran insanları fareler kovalasın isteyeceksin, 101'den çıkamamalarını, yok olmasını insanlığın ve sadece ahşap masaların kalmasını; kıvranacaksın, seni sevenler, dizlerine kapananlar, bütün vücudunu şebboylarla kaplamak isteyenler var diye, ve sen yapamıyorsun, aldatıyorsun kendini ve herkesle evcilik oynamak istiyorsun diye, salt kendini kaybetmenin verdiği ve vereceği hazla yaşamak istediğin ve sabah temiz ve ağrılı uyanmak istediğinden; kıvranacaksın, bütün vücudun kasılacak, devamlı laktik asitle dolup taşan kaslar, hiç büyümeyen gözler, kasılacak ve açılacak, bir küçük lamba yanacak ve bütün aşklar aydınlanacak: unutulabileceği gelecek gözlerinin arkasından bir ışıkla beraber ve pan, o çirkin, suratsız, kırmızı yıldızlı şey sürükleyecek seni odalardan başka odalara, başın dönecek, gidip geleceksin maziden, sarı duvarlı, eski sevgililerle dolu kolilerin olduğu eve, kapayacaksın gözlerini, ayrılacaksın.
Pazartesi, Nisan 12, 2010
bütün yollar artık yemyeşil ve ellis sıkılıyor

kendimize bir hayat kuruyoruz, saçlarımız, sakallarımız, seslerimiz, ellerimizin tuttuğu bardaklar, yürüyüş şeklimiz, bütün bunlara güzellikler katıyoruz, aynı şekilde yasemin kokmaya, gece yatarken, sabah kalkınca damla damla limondan ekşimiş soğuk su içmeye, klavyede aynı tuşlara, aynı şekilde basmaya; müzik değişmiyor, insanların içinde başımızı hep aynı yöne doğru çeviriyoruz, gülüyoruz, kadınlara sinirleniyoruz, erkeklerle sevişiyoruz, sonra tam tersini yapıyoruz, kokular aynı, kaldırım taşlarının arasına sıkışmış kirli sular, telefon numaraları, binilen arabalar, çantadaki el fenerleri, bunlara alıştığımızdan da değil, sadece ruhun bütünlüğü bozulmuyor ve daha çok insan kandırılıyor böylece; içine güvenin yükselmiyor, düşmüyor, yalnızsan öyle kalmaya özen gösteriyorsun, panjuru aynı şekilde kaldırmaya, çam ağaçlarını ve leylakları aynı şekilde sevmeye, aynı masalarda aynı hatıralardan konuşmaya, hep aynı banka oturmaya, aynı kırmızılıkta içkilere, aynı yatağa, balkonda aynı saatte aynı güneşi batırmaya, saatler farklılaşmıyor, bornozun hep aynı renk, içten gülebiliyorsun ve karşındakini küçük düşürebiliyorsun çünkü senin tanıdığın ve bildiğin aynıları o bilmiyor; ona bütün renkler yabancı, tabakların şekli farklı, ne demek roze sadece şişede diye şaşırıp yüzünü buruşturunca o bunun farkında değil, limanlardan gemiler kalkıyor ve bunun balerin tütüleriyle bir alakası var; saat 7'lerin, akşamüstlerinin, çiğ bademin ve orly'nin bir etkisi var saçlarının şekline, sonsuz cehaletinden tiksinmene insanlığın, ama zor; zor farklı hayatlara adamak kendini, kendini raylara bırakmak, ki aldatmalardan ve şehvetten bahseden herkes dine döndü, herkes meleklerle uyuyacağını sanıyor, kendi halinde; kimse durmuyor, akbabalar var, parazitler, güneşin yukarda asılı kaldığını hiç görmeyenler, hiç tüylerini diken diken eden bir ses duymamış kadınlar, bacaklarını çimlere doğru uzatıp kafasını yana eğerek hiç düşünmemiş erkekler; farklı, aynı; aynı derde geliyoruz, dayanılmaz ağırlığına geçmişin ve geleceğin, başkalarının varlığına katlanmaya, sevginin çoğalabileceğinin kıskançlığına, üçüncülere, dördüncülere, hep rahatsızlık üretmeye çalışıyoruz ki bir manası olsun açan ve solan bütün çiçekli ağaçların ve verilmiş her güzel cevabın.
Perşembe, Ocak 21, 2010
utanç verici biri olmak

kavramların yerini değiştiriyoruz, daha doğru olmuyor eskilerin yerine gelenler, sıvılarla kapatmaya ve kafandakileri silmeye uğraşıyorsun bundan, hayatın gerçek olan tarafları çıkıyor böylece ortaya, onları arıyorsun girip çıktığın veya kaldığın bütün hayatlarda, cam bardaklar gerçek, başınızın dönmesi; sözler daha samimi, görünmeyen paralar yok ortada, suratsız güçler; kimin nerden kaçtığı apaçık belli, yalan yok, gereksiz özlemler duyulmuyor eski günlere böylece, yapılacaksa yapılıyor ve bavullarun toplanması gerekiyorsa toplanıyor; beklenilmiyor elinde otobüs biletleri kaldırımlarda ve eğer sabahın köründe kalkılacak olunursa kaçacak bir tanesi için, terminale yetişiliyor, bütün neticeler üşüşmüyor akla ve tartılmıyor her hareket getireceği vakalarla; rüya görülüyor yani!, hem de ayaktayken, üzerinde yeşil bir elbise var, muavin kakaolu kek uzatıyor, almıyorsun, çünkü gittiğinde biliyorsun ki arkada kalanı düşüneceksin ve gitmediğinde her zaman orada varlığıyla deşecek kollarını ve acıtacak; senin yapmadıkların ve onun savaşları, şarkıları, kargaları, suni solunumları!, özgür dönüşleri, ki bunlar hep başkalarının yalnızlıklarından ibaret olacak, seni görmediğini ve dikkat etmediğini oysaki, rüyalarında görüyorsun; ve ruhlar yaklaşacak kürek kemiklerine doğru çarşafının içinden diye korktuğun zaman ışıkları açıyorsun, çiğ sarı bir ışık kaplıyor odayı; kaloriferler yanmıyor, gece uykuya dalmadan önce gözünden süzülmeye çalışan gözyaşlarını engellediğini düşünerek aynada kendine baktıkça daha çok şaşırıyorsun, boğazın kurumuş; rüyanda hayatının seçmediğin tarafını açık ve net gördüğünde, orda manolya ağaçları olmadığını ve sıvıların yetmediğini kuru bir hayal kırıklığıyla anlıyorsun, orda bütün kavramların yeri aynı tarafa doğru değişiyor, belki oraya doğru seni çeken bu, dar sokaklardan ve yokuşlardan aynı mananın çıkması; oysa seçtiğin ve yürüdüğün yol, durgunlukla kimi zaman ve vücut fonksiyonlarını giysi dolabın gibi kullanarak, ve yuvarlak gözlü bir trafik polisinin hızla geçen bütün arabaların ortasında elini kolunu sallayarak durduğu yerdeymişçesine, öylece yere bakarak, çiğ ışıklarla, büyük ve zararsız beyinlerle devam ediyor, sen büyüdükçe yollar genişliyor, güneş parlıyor, hala aynı yerdesin, sinirlerin önünde durduğun masaya ve çamurlu kaldırımlara bağlı, trenler kalkıyor saat başı ve kalıyorsun, istediğinden, ve dünya, o koskocaman yuvarlak, senin evinden ve kahve fincanından başka bütün parçalarla içindeki, suçlu olduğu için, ve bütün sabıkaları senin üzerine kayıtlı olduğundan.
Labels:
gitmeler
Pazartesi, Aralık 28, 2009
bebek renkli ellis cinayetleri

gece karanlıkta koşuşan bütün suratlar. kendine adlar takan, saçlarına kurdeleler, ayakkabılarına renkli boncuklar, konuşan ve heyecanlanan bütün suratlar, dağıtan, dağıtmaktan kaçan, kaçtıkça patlayan, içleri eriyen ölü kedi bedenlerine, yanlış ruh çözülümlerine, kendi kendilerine, kendi vücutlarına yaptıkları, kendi ruhlarına, kafalarına ve kalplerine verdikleri zarara, acıyan dirseklerine, dengede duramamaktan dikleşmiş omur kemiklerine; vazgeçmeyen, vazgeçmedikçe gözlerini bozan spirallerin içinde kaybolan suratlar, cinayetlerden konuşan, yanyana yatmaktan, kısa tırnaklardan, kelimelerin iyileştiriciliğine inanmaya çalışan, kendini yerlerden toplamaya, daha az çalışan ama düzgün olan akıllar için, daha az çalışan, daha sağlıklı olan, daha az çalışan akıllar için kendini dondurmaya uğraşan suratlar, kim için uğraşıyor bu suratlar, bu sayfaları neden okuyorlar, bir hiç için, cevaplamak istedikleri sorular hiç sorulmasın diye, elbiselerinin kıvrımları, eteklerin pilileri öylesine, kendi başlarına kalsın diye, bunun için, manasız bir mutluluk için yaşamaya zorlanıyorlar, kimisi de zorlanmıyor tabi!, kimisinin işine geliyor, kız arkadaşlarına destek çıkan kadınlar!, sevgililerine destek çıkarak tabi, imalı bir şekilde, çünkü şimdi semptom moda, konuşamadığını, konuşamadığının anahtarlarıyla açıklamaya çalış, görmelerini bekle, oya, bak bugün cinayet güzel bile kokmuyor, o güzel kokan kadınlar, bütün yeni dalga şarkıları bilen erkekler, iyi niyetini kaybetmiş, kaybedince bundan medet ummuş insanlık, insanlık neredesiniz.
Labels:
gitmeler
Pazartesi, Kasım 23, 2009
insangarip
oya güzel olanı kaybetti. hiçbir gece doğrulanamıyor artık. hiçbir elbise mazeret kabul edilmiyor. her duvarda kötülük, ona ait olmayan anılar, yine de kıskandığı anılar, vücudunun her noktası kötülük, her saniye kötülük, geçmesini dilemiyor, ağlamıyor, telefonunu kapattı, numaraları sildi, her söz kötülük.
Labels:
gitmeler
Pazartesi, Kasım 09, 2009
38. koltuk

oya! beni ağlatma. benimle oynama oya. güzel kıyafetlerinin, manasız sözlerinin, hatırlamadığın hareketlerinin cefasını hep ben çekiyorum. benim güçlü bacaklarım, cesur cevaplarım, otobüs biletlerim yok oya, gücüm kalmadı, kalmak, saklanmak, elbiselerimi dolaplara kaldırmak, dolaplardan çıkarmak, yapabildiğim tek şey; sokağa çıkmaya korkuyorum, bardaklardan su içmeye, eve yürürken bakkala uğrayıp süt almaya, nefes alıp vermek bile korkunç bazen, öyle ki titretiyor bütün vücudumu içimde fazla birikmiş kirli oksijen, yüzüklerim parmaklarımdan düşüyor; ne de severek almıştım, ilkbahardı, güzel düşünmene yarar demişti sakallı bir amca, gidip yoğurt çorbası içecektik, vazgeçtik, bu sırada istanbul'a lacivert dalgalar çarpıyordu, ama ağlamıyordu bu şehir, tersine pek de ışıklarla, kahkahalarla sıkıştırılmış intiharlar yaşıyordu, tabi oya, benim buna bir mana vermeme imkan yok, ben kahkahalara çıldıran, ellerini sabunlu suyla yıkarken vücudundan boşalan bütün eski anıları, bir tavşanın peşinden koşacağım diye evimdeki rengarenk cennet papağanlarını unutan biri değil miyim; sıkıntıdan göğsündeki yeşil tüyleri yolmuştu gagasıyla sersem, çirkinleştirmişti kendini, aynı senin yüzündeki küçük tırnak çizikleri, dizlerinde küçük lacivert keklerin üzerine kondurulmuş yaban mersinleri gibi parlayan morartılar gibi, her geceden, her gündüzden bir iz, bunları taşımak kolay mı, ne zamandan beri şiddet içeriyor içlerinden kirli sular fışkıran kaldırımlar, üzerlerindeki ayak sesleri, tatlı içkiler ve temiz yatak çarşafları, ne zamandan beri sevişiyoruz şiddetle, şiddet içinde, şehirlere küfrederek ve yaşlanarak ellerimizdeki çizgilerle, ağzımızın kuruluğu, yıkıntılarımızın artması, yıktıklarımızın azalmasıyla, kararlarımız sürekli molozlar altındayken, beslenemeden, yaşayamadan, göremeden ölmek!, bedeninin değil, hayallerinin, güzel gri bulutların, manolya yapraklarının sana acıyarak gitmesi, sen avuturken kendini, hala bedenim sıcak diye.
güzel günler mi göreceğiz, geyiklerle dolu geceden mi korkuyoruz yoksa, üçer beşer.
dedem t.u'ya sevgilerle,
Labels:
gitmeler
Çarşamba, Ekim 28, 2009
avusturya'ya, davalara güzelleme

günler yavaş, yalanlar büyük, ve güven olmadık çınar ağaçlarının arkasına saklanmış rüyalar görülüyor. siyah beyaz kırçıllı köpekler balkon korkuluklarından aşağı, eflatun güllerin açtığı bahçeye atlıyor, karnının üstüne; kalkıyor sonra, kız çığlık çığlığa aşağı iniyor, rüzgar hep esiyor, yine esiyor, hacimli gri bulutları doğuya taşıyor, dağlara, sırtında benek benek kırmızı izler çıkmış halde koşuyor köpek diğer tarafa doğru, işiyor, dili dışarda, kız ağlamaklı ve yüksek tansiyonlu, beton zemine oturup bileğini kaşıyor, düşünceleri kafasında sürekli taşınan uzun etekli karısıyla pek de gurur duymayan bir adamın kurmaya çalıştığı aileye benziyor, sağını ve solunu birbirine karıştırıyor, ellerini sırtında birleştiriyor, yerlerini değiştirmek istiyor, bütün kitap sayfalarını koparmak, havaya doğru saçmak, gazete küpürlerini eskimiş televizyon tüpünün içine sokuşturmak, taşranın pamuklarını toplamak bir bir!, kazak yapmak onlardan kendine, yeşil çizgili, değerini arttırmak böylece kokuşmuş modern nefesli alışverişlerin ve savundukları kirli yer bezi kıvamındaki emeğin; hayıflanıyor, gerçekliği ne zaman kaybettik, düşünür olduk yara bantlarının yapışkanlığını ve işkillenmeye başladık her yakınlaşmadan, dokunuştan ve hayatlara tecavüz eden sorulardan; sonra susuyor, ne de olsa değişmiyor sabah boş kaldırımların kokusu, akasyalar, ayva ağaçları etkilemiyor enjekte tavuk yağlarını, sarhoş eden jölemsi bataklıkları, yokuş yukarı, yukarı, yukarı sürülen dalaşmaları, üçüncü kişileri, aşktan öte manasız rekabetleri; sayıyor içinden; bir, tüm çirkinlikleri için, iki, ucuz uçak tarifelerinde yer bırakmayan militanlar, peşmergeler, silahlı kadınlar; davalarından zorla vazgeçtirildi çünkü onlar!, yoksa isveç buzdolapları, domuz pastırmaları daha mı lezzetli geldi yavrum, ha?, ve üç, aslında kolay da değildi kahverengi spor ayakkabılarla dünyayı kurtarmak, ve yine susuyor.
kızın duvarları incecik, yüreği sağlam ve kırmızı, ki engelliyor sayılmaz bu bütün yakınmaları, gitmekten ve kalmaktan korkmaları, çaydan, haşlanmış patatesten alınan doyumu ve rahatsızlığı, İrlanda hakkındaki düşünceleri, grevleri ve dağları, özgür olmayı ya da sadece özgür olmaya haykırışları, biliyor, anlıyor da, gözleri doluyor, ne kadar ekmek o kadar köfte yaşamlardan, sapsarı genelleme güzelliklerden, düşünceden!, düşüncenin yaptırabileceklerinden.
serçe parmağından ilk kan aktığında ve fazla irileşmiş bir çileğe benzediğinde şekli, o zaman hapishanelerden çıkacaklar, bütün tekerlekler hurda kamyonlara tekrar monte edilecek, ve yerler pasından ve anısından temizlenmeden Herat halılarıyla kaplanacak, boydan boya, hayatın ve kanın yerine rozetleri, gülleri geçirerek, hafızayı unutturarak, ve satarak bütün koparılmış parmakları gazetelere amblem niyetine.
Labels:
gitmeler
Çarşamba, Ekim 14, 2009
mişlen yıldızları, jager saçmaları

bugün on dört ekim, oya ebediyen susmaya karar verdi, hava karanlıkken aldı bu kararı, gözleri uzağı göremezken ve saçlarını yeni yıkamışken, bornozunun üzerine aldığı battaniyeye sarınmış, pencere açık, sigarasını içerken midesini bulandıran. karar verdi, sözleri unutmaya ve kazaklarını laciverte boyamaya, bir de hayatında fazlalık yapan bütün eşyaları çürümüş su kokan küçük depoya kaldırmaya, bütün kadın bedenlerini, lanet ettiği, beynini döndüren, hafızasını kaybettiren bütün kadehleri kaldırmaya, kemiklerini acıtan morartıları, bacaklarını hareket ettirdiğinde ağrıyan upuzun siyatiği ve sylvia'nın portakallarını bütün zeminlerde kokusunu aldığı, kaldırmaya, ve unutmaya karar verdi oya; oya'nın her hareketi yersiz, küçük sincapların sivri tırnaklarından fırlayan dikenli at kestaneleri kadar korku saçabiliyor kaldırımlara, 'girilmez oteli'nin binasını çepeçevre saran asansörün kaygan zemininden gül kurusu ayakkabılarıyla sallanarak çıktığı ve beyaz örtülü ahşap masanın pencere kenarından istanbul'un katedrallerine bakmayan tarafında oturan uzun perçemli kadının yanına oturup kuş üzümlü şehriye pilavı istediği günün ardından gördüğü rüya kadar sakinlik veriyor en fazla ve huzur; sakallı bir adamın ucu sivriltilmiş demir şişleri kirli samanların üzerine fırlattığı adamların ve kadınların cinsel organlarına binlerce kez sokup çıkardığı, öldürmediği ve kanlar içinde yerde yattıklarını izlediği bir rüya, istanbul'daki paslanmış katedrallerden daha mantıksız değil tabi, ve oya içindeki beyaz tüllü psikozunu evlendirmeye hiç de niyetli değil kendine pek de güvenen ve rahatı çok ısınmış kalorifer kapaklarına benzeyen normallikle; sular damlamaya devam ediyor kenarları tuz ruhundan sararmış küvetten lacivert taşlı zemine doğru, ve lisa e her zamanki sesiyle bütün bezlerinden isveç sütleri damlayarak şarkı söylemeye devam ediyor, huzursuzluğu besleyerek ve daha da güçlendirirken şeftali sarısı saçlarıyla baltaların peşinden koşan ve kösnüsü katillere özenen kadınları.
Labels:
c,
gitmeler,
paris,
samimiyetsiz north çırpınmaları
Salı, Ekim 13, 2009
son

oya,
rahatlamak için içimden eski zamanlara ait melodiler mırıldanıyorum. dudaklarımı oynatmıyorum, gözlerimi evin beyaz taşlı balkonundan görünen karşı kaldırımda yaprakları sallanan akasyaya dikiyorum. bir sürü, bir sürü sözcük geliyor aklıma, bir sürü güzel hayal, korkuyorum, unutuyorum. geçmiyor.
garda görüşmek üzere,
Pazartesi, Ekim 05, 2009
içim

yapamıyorum oya. ayakta kalmayı, elbiselerimden her daim heyecan, tutku akmasını, yeşil akasyalarda çürümüş yaprakları görmemeyi, sözlerimi, yeminlerimi, beceremiyorum; sen sardunyalarını sularken demir parmaklıklı balkonundan, ben aşağıda, kaldırımın üstünde ayakta duruyorum, sular damlıyor yüzüme, kırmızı pabuçlarıma, açım, başım dönüyor, dünyadaki bütün suçları işlemiş kadar sabıkalıyım, elektrikli sandalyeyle ölümün uzun vadeye yayılmış biçimiymişçesine eriyorum her geçen gün, ama öne doğru adımlar da atmıyorum; hep geriye, geriye doğru, yüzüme bakılınca sabah sabah içilen tek şekerli çay kıvamında bir huzur yayılsın istiyorum, ama olmuyor, huzurdan çok uzağım, sevgiyi hissetmekten ve sıcak davranmaktan yakınlarıma, bir kuş uçsa işkilleniyorum, geri vitese takmış öylesine akıp giden arabalar heyecanlandırıyor beni, kızgınım, kızgınlıkla yürümüyor oysaki içinde tuzlu krakerlerin yendiği trenlerle gidilen nükleer santralli şehirler, ve sabah siniriyle yumuşamıyor queens kaldırımlarında duyulan kızın topuk sesleri, yine aynı dönüşler oysaki, aynı dönüşler ve sonra düşüşler, gece veya gündüz, sarhoşken, yanlışken yaşadığın bütün dakikalar, sokakları arşınlayamıyorken artık yorulmuş kaslarından, kapalı gözlerinden ve üstüne devrilecekmiş gibi duran silindir otellerden, aynı; plastik kahve bardakları ve aşkın yavaşlığı, biçimsiz yüzüklerle, çıplak göğüslerle dolu dünyanın hızına ayak uyduramaması, bu hız, çünkü, senin içinden geliyor, motor nöronlarından, kırmızı kaslarından, aynı noktaya odaklanmış duran bakışlarından, buna değil bu köhne şehir, en ihtişamlı kristal avizeler sarkan uyduruk salonlar bile yetişemez, sahtelikten gerçeklik çıkarmaya çalışmakla olmuyor, bu uğraş en neticede sana gerçek görünüyor salt, başkaları hep kırmızı halılarla, yüce nesnelerle, güzel çantalarla uğraşmanın, insanlardan nefret etmenin, kendini yerden yere vurmanın kahpe bir küstahlık olduğunu düşünüyor, hem de küçük, dudaklarındaki pembeliğin bir manası yok çünkü kimsenin görmediği parçalar gerçekleşemez, gerçekleşmezse bir mana ifade etmez; boşluğa bakanları da görüyoruz, boşluğu arayanları, çekik gözleri, bilmiş tavırlarıyla, her şeyi bitirmiş olmak ihtiyacı duyanlar, öyle sananlar, dar sokaklardan ve tehlikeli adamlardan bahsedince, kırk gün kırk gece gezince dünyayı, aç kalmaktan bir erdem çıkarmaya başladığını hissedince -bunun müthiş bir zırvalık olduğunun ayırdına varamadan, ve günün sonunda şişelerin arasından uzatınca ağırlaşmış kafasını; o ünlü duvarla karşılaştıklarını, sanırlar. yanılırlar, ama müzik, ışık ve kadınlar devam eder, kıvırcık saçlar hep zeytinyağı kokar, böyle 'bitirilmiş dünyalarda hep daha çok istenir bedenler, ama bahsedilmez de tabi bundan, sıkılınmaz da hiç, sıkılanlar da çok engebeli yollarda bulurlar kendilerini, kimsenin bisikleti yoktur ve güneş hiç doğmuyordur.
yani, oya, senin kafasızlıkların, maneviyattan uzak kaygıların, çırpı bacaklarınla tavladığın adamlar, bunlar, banyodan çıkınca bir bardak votkanın içine sıktığın birkaç damla limon suyunun seni hala huzursuz ediyor olması, ki bu senin fallop tüplerinde biriken yüksek tansiyonundan ileri geliyor!, ve ben, kavrulup simsiyah olmuş parçalarıyla hala üstüne giden, seni saçlarından çeken ve acımadan içime sokan, birbirimizle iyi geçinmek zorundayız ki gözlerimize çarpmasın uçaklardan sağa sola çarparak inen hayaletler,
Salı, Eylül 29, 2009
giderek bağıramamaya başlıyoruz

eve yürürken gözüne bir kuş çarptı. hava kararıyordu, kaldırım taşları deniz dalgalarına benziyordu, yanından geçen insanların üstünde hep aynı etekten vardı ve cinayeti andırıyordu. kuş havada guguklu saat sesleri çıkararak, çarpmanın vermiş olduğu sersemlikle yalpalıyordu, hava karardıktan sonra dar sokaklarda kavuniçi elbiseleri ve elbiselere hiç de uyum sağlayamamış sarı saçlarıyla yalpalayan kadınlara benziyordu. düşüncesindeki tekdüze dönüşlerin geldiği radde artık onu sıkamayacak kadar tanıdıktı, biz diyordu arkadaşları, bizim yıkıp yerine koyamayacağımız şeyler var!, nasıl oluyor da bir yer kazandırıyordu bu söylenen, bu insanlara yüksek ve havadar teras katlarında, nasıl oluyordu da bunu düşünenlerdi hep en çok tartışılanlar ve tartıştıklarını sananlar, şaşırtıcıydı, yani beyaz elleri, sivri bibere benzeyen çeneleri, çok bilen, ama tam olarak ne bildiğini bilmeyerek bakan gözleri, melodilerle kurduklarını sandıkları müthiş manasız yaşamlarıyla 'patlatmanın zevkine varmış, ve yerine iki akasya bile dikmemiş adam ve kadınların fütursuzluğu.
hayaller gerçekleşmeyince, yetinilmiyor.
Labels:
gitmeler,
samimiyetsiz north çırpınmaları
Salı, Eylül 15, 2009
5. günde itiraflar

dışarı çıkmak için sakinleşmesi gerekiyordu. sakinleşmesi için eteğinin kaldırım taşlarına sürünmesi ve kirlenmesi, ortadan ikiye kesilmiş elmaların kararmasınlar diye içlerine limon sürülmesi ve güneşin hep aynı şekilde hiç ısıtmaması. hep anlaşılması ve anlamazlıktan gelmesi, çam ağaçlarının koyu yeşil yapraklarının çocukluğunu ve kahve fincanlarıyla karınca yakalamaya çalıştığı günleri hatırlatması, her geçen dakikanın kendine adanmış özürlerle!, yeni anlaşılmış inciten laflarla dolu olması. topladığı bütün pembe incilerin, küçük sarı post-itlerin ve vücudunun bütün küçüklüğünün neticesi, sikilen düzinelerce kadından -üstüne üstlük hep, yeniden istemiş kadınlardan, bahsetmekten daha derli toplu olmalıydı, belki saks beşinci cadde'de satılacak küçük fas güllü parfümler kadar!, veya daha fazlası; hem ne üzücü, kimse bunun pek de çirkin bir metro istasyonuna benzediğini veya olgunlaşmamış çekirdeği kırıldığı için mide bulandırıcı bir tat bıraktığını anlayamıyordu ağzında.
ayakkabılarını giymesi, kapıyı kilitlemesi için, belki de geri dönmeyeceğinin hayalinin daha elle tutulabilir olması gerekiyordu, arkasında bıraktığı market alışverişleri fişlerinin -biberli füme peynir yemişlerdi, ucuz şarap içmişlerdi su bardağında, tadı da güzeldi hem; küçük bar sandalyelerinin ve mırıltı halinde kulaklarına yayılan müziğin canını acıtmaması artık ve tanıdık gelmesinden öte yaşanmış geldiğinden bütün sokaklar, başka sokaklarda başka hayatların yapılabiliyor olduğunu bilebilmesi ruhunun ve bünyesinin; sonra kimse ona özünün, oluşunun nedenini sormamalıydı, çünkü o yokuş tırmandıkça bitmiyordu, hep daha da ileriye sürülüyordu sorular, hep daha içinden çıkılmaz bir hale geliyor, fazla biriktirdiğin ve tepesine kadar dolmuş bir kumbaranın sıkışan madeni paralar yüzünden açılmaması gibi bir his yaratıyordu, patlamak da olmuyordu, tüm parçaların ve durumların bir sınıfı belirlemesi gerekiyodu, patlarsan küçük, susarsan büyük, belki de tam tersi, siyah veya beyaz, bırakmak veya kalmak!, ne de olsa artık hayaletler de gelmiyordu yardımcı olacak.
kapıdan dışarı adım atmak, ruhunu deterjanlı bezlerle temizlemek, veya en basitinden duyulmak için, 'evet. aslında böyle olmalıydı, demesi için gözleri ilk defa bir gökdelen görmüşçesine acı ve şaşkınlık içinde birinin; belki de oya'nın artık, dünyadaki bütün kötü niyetli kadınlar ve zavallı erkekler adına, ve onlara ithafen, belki de artık bırakması gerekiyordu.
Cuma, Eylül 11, 2009
2

hayallerimizde hep güzel saçlı, mütevazı insanlar -yorgun ama canlı olan insanlar, konserve sardalyaların durduğu beyaz tabaklar ve inci çiçeklerinin üstüne düşen gün batımı olsa; kalbimizin tam ortasından geçen ince bir beyaz iple bağlı olmasak da yaşamaya, sinirlerimizi bir gevşetip bir sıkmasa kötü niyetli kadınlar ve zavallı erkekler; mesela dışardan bakılınca özetlenemese yaşadığımız her dakika kıskançlıkla ve acıyla, ve bunun yerine ne güzel çatal bıçak kullanıyordur kim bilir diye hayal edilse ela gözlerimize bakılınca, atakule'nin tepesinden kendini aşağı, tahta yığınlarının üstüne bırakan adamın gömlek cebindeki tek sigara kadar manalı olsa çıkmalar, gelmeler ve gitmeler, düşünseler ki mesela; bunlar bavul toplamıyor, masalarda oturacaklarsa sessizleşiyorlar çevrede dönüp duran, yokuş yukarı durmadan koşan parçalara, insanlara inat, bardakların şıngırtısı duyuluyor, kalın bir kadın sesi gülmemek için kendini zor tutan, deseler keşke!, hayatlarımızın mutlu tarafında onca acı, mutsuz anlardaki bütün çimenli parklarda içilen içkiler, varlığının ne kadar ışıltılı olduğunu konuşmak filan, saçma!, düşünülse gece kaldırımdan gelen fısıltılarımızın, odalara girerkenki ifadelerimizin, yere bakarken düşündüğümüz bütün mağlup ataklarımızın, ve atamadıklarımızın!, bulantılarımızın -kan ilaçları yüzünden; bunların hepsi şekillendiriyor hayatta kopartamadıklarımızı, bırakamadıklarımızı, k ı z g ı n l ı ğ ı,
Çarşamba, Temmuz 15, 2009
ellis'le erken baş dönmeleri randevusu

çok konuşuyordu oya! küçük sarı duvarlı evinin kare yatak odasında, sırtını kahverengi komodine dayamış, konuşuyordu, gelmelerden ve gitmelerden, kırmızı kalplerden, eğlencenin ne kadar küstah, nasıl da bencil olabileceğinden bahsediyordu; bunu kendini eleştirmek için mi yapıyordu, başka taraflara mıydı yoksa lafı, anlaşılamıyordu, fazlasıyla kaptırıyordu bedenini müziğe, ışıklara, övgülere, ki ne yapsındı!, kimse yenilenemiyordu oya'nın yanında, bir oya vardı!, oya'nın saçları, çantaları ve ekose desenli kazakları, bir de o müthiş umursamazlığı ve yanında çok kıvamlı avokado sosu gibi giden çılgınca bağırışları, OYA BİLE yapamıyordu rahat, rahat nasıl olunur! nasıl olunur diye soruyordu, elinde pembe bir kadeh, diğer eli delice hareket ediyordu, gözleri jüpitere benziyordu, altları haleli, içi parlak ve yumuşak, söze gelince tehlikeli.
oya nefesini tutuyordu, nefesini tutunca görmüyordu, yanında bitmiş küçük şimşirler dışında bir kadın bedeni veya bir erkek bedeni, görünmez oluyordu, sözler batmıyordu çene kemiğine, sarılışlar, göz makyajları, diğerlerinin eğlendiği her dakika, şimşirlere bakıp pavese'yi düşünüyordu, ama geçmiyordu, hiçbir zaman geçmiyordu, kaval kemikleri birbirine dolanmış otururken insanlar oya'nın ruhunu istiyorlardı yahu!, bilek kemiklerinin beyazlığını, ve pek de bakmamış olmasını onlara, saçlarının kokusunu ve onları koklamayışını, bir bilselerdi!, bir bilselerdi oya ne menem bir şeydi!, parmaklarına sürdüğü uyduruk ojeler kadar geçici, bir ateş topu adeta!, oya'nın ne yapacağını kim bilebilir, kimi tartaklayacağını, kimin banyo aynasına iltifat edeceğini, hangi kadına kalçalarını eritmesi gerektiğini söyleyeceğini, hangi kadehler ve hangi müziklerle duygulanacağını, hangi günler gözlerinin parladığını ve ne zaman grileştiğini gökyüzünün, hangi sabah uyandığında omlet, ne zaman öpülmek isteyeceğini, susacağını, bağıracağını veya gideceğini.
Labels:
genç kalacaklar,
gitmeler,
modern vs
kadınlar, en sevdiğim

iyiliğimiz üzerimizde olunca, bütün elbiseler yeşilken dolaptaki, ve halının üzerinde dağılmış bütün ayakkabılar bordo üçgenlerle doluyken, ellerimiz titrerken kahkahalar atarken ve güzelliği dramatize etmek, dramatize edilmiş güzellikle ne bok yiyeceğiz, salatalık turşusu?, diye konuşurken gözlükler yetmezmişçesine; yaşlı binaların arkasından görünen, sahanda yumurta kıvamındaki güneş kiliselere bekçilik eden bütün chimera'ları cüzzamlarken ışığıyla, ki parlattığı her yeri iyileştirmiyor bu meret, trafalgar'da akşam olurken yani, o yeşil elbiseyi çekip omuzlarının üstünden bedenine bıraktığında, bir sigara yanıyorken gri kül tablasının üstünde, outra vez doldurmuşken bütün evi, şampanya kadehlerinin yayvan olduğu çağda yaşarmışçasına; bununla pek de ilgilenmezken, ve battığını düşünürken kahvaltıda ve ikindi rozelerinde hayatın sana, ve tamamen bu sinir içinde nergiz tarlaların olsun diye hayal ederken ve kahverengi halının üzerinde yuvarlak lekeler çarpıyorsa gözüne, birileri koşulsuz sevgiden bahsediyorken hala yaşamın ikircikli bir tarafı olduğuna inanmışken, ve bir de üstüne üstlük severken bu tartılara sığmayan halini, bu garip dengeden huzursuz olup geceleri limon sıkılmış suyunu ağzına götürürken siyah fonda kırmızı arial gibi olduğunu düşündüğün bütün korkularla birlikte, trafalgar'da akşam olurken!, güneş batarken, saçlarını kıvırırken kadınlar ve akıllarından geçmezken başkalarını süzmeler, ve konsantrasyon gerektiğini düşünüyorlarsa kırık bardaklardan içilen majesteleri içkileri için, ve samimilerse cenklerinde, ve açıklama ihtiyacı duymuyorlarsa kıvrımlarının içinden geçen, portakal dilimlerinde çözülen belalarını, kendi başlarına dakikalarca durabiliyorlarsa, yüksek tepeleri, çam kokusunu, planörleri düşünerek, yetmediyse yedikleri ve var edemiyorlarsa içlerindeki acı soslu beyaz etlerini!, sayılarla, harcanılanlar ve başlangıçlarla, yani;
tırtıklamayı seviyorlarsa, yemeyi değil,
küçük kırmızı yara izlerini sırtlarındaki,
cevap yok sonra karşıdan, evde kalan çeyrek makarnalarla yapılmış bulamaca.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



