genç kalacaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genç kalacaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mart 18, 2010

oya'nın yolculukları


oya'nın bugün giydiği elbisenin üzerindeki mavi dantellerle ziyaretine gittiği alzheimer kıyılarında dolaşan anneannesinin yastık kılıflarının dantelleri birbirine çok benziyordu. eskiden anneanne oya'ya içine çok az portakal kabuğu koyarak yaptığı yuvarlak kurabiyelerden verirdi, ama şimdi tarifini hatırlamıyordu. tanımsız bir şeydi bu, yıllarca koynunda uyuduğun adamı kaybetmek, toprağa gömülen vücuduyla beraber beyin aktivitelerinin de yitmesi, bacaklarının ağrıması, artık incir tatlısı, portakallı kurabiye ve hiçbir çerkez yemeğini yapamamak; bu manasız da değildi aslında, anneannesi kalın kahverengi çoraplı bacaklarını önündeki pufa uzatıp kırımlı yardımcısına tam o dakikada ne istediğini anlatmaya çalışırken, ki zencefil kaynatmasını istiyormuş, bu da bir işarettir aslında vücut fonksiyonlarının tam manasıyla çalışmadığının farkında olduğuna; oya, tam da o sırada aslında attığı hiçbir adımın ve söylediği hiçbir sözün bir mana etmeyecek kadar değersiz olduğuna inanmamaya başladı; aslında sarışın kadınların saçlarından dökülen kum parçalarının, verdiği acının bir anlamı vardı; kalbinin sürekli heyecanla ve hayallerle dolup taşması, güzel hayaller görmek!, çimlere uzandığını, şişelerce şarap içtiğini, sonra aslında ciddiyetten konuştuğunu ve karın kaslarından bahsettiğini gecenin bir yarısı herhangi bir sokağın üstüne oturabilinecek duvarlarında, güzel yemekler yediğini, kahkahalar attığını ve aslında hiçbir dakikanın canlandırdığın gibi gerçekleşmeyeceğini görmek; bahar gelirken sevişmek istiyorsun, hayatla, kenarından aşağıya atlayabileceğin bütün teras katlarıyla, bütün kesme kristal bardaklarla ve göreceğin güzel ve acı günlerle, daha çok sevişmek, durmamak istiyorsun, ağlamak, koşmak, cevap verileceğini, görüleceğini bilmek; lizbon'a büyük gemiler yaklaşırken, sevdiğin adamlar sevdiğin kadınlarla uyanırken, midenin en çok bulandığı anda sigara yakmanın keyfine varırken, hayvanlar tarafından yönetildiğini bilerek gülümserken, yokuş inerken, çıkarken; aklına gelen hep o güzel hayaller, büyük dolaplarda duran küçük lacivert bavulların olduğu hayaller, gecikmeyen arabaların olduğu, lafayette'e küfrederken ve el ele koşarken elinde şişelerle, küçük kurabiye parçalarıyla montmartre'a doğru, hep gitmek istediğin, ama uğruna bir türlü hayatını durduramadığın hayaller, hayaller, birlikte yaşadığın, öleceğini düşündüğün, hastalanınca, aklını yitirince ve kaybedince bütün aşklarını, seni okşayacak hayaller; onlar var edecek seni, onların verdiği müzikle keyifleneceksin, düşeceksin, yanlış yapacaksın ve farkında olmayacaksın, önemli sözler sarf edeceksin, telefonlar açacaksın eski arkadaşlarına, deniz kıyılarına, uyanacaksın. uyanınca soğuk olacak, alışacaksın.

Salı, Ocak 12, 2010

yavaş sökülmeler

seninle birlikte büyüyen bir bebek arabası elinde, ayakkabılarınn kırmızısı çok rüzgar esen şehirlerin tozla kaplanmış kaldırımlarına bulaşmış, rengini attırmış, kavuniçiye dönmüş burnu ve topukları; zayıf hissetmiyorsun kendini hayata karşı aslında, daha olmamış bir sürü hikaye var, kumral dalgalı saçlı arkadaşlarına anlatacağın herhangi bir bahar ayında, çimlerin üzerindeyken; ayvalık'taki yazlığı getirsen aklına mesela, o kadar da zayıflamıyor hayatın, sen bisikletin üzerinde, saat yedide akşam ve beyaz saçlı karı kocalar enginarlarını yerken yediverenler açan verandalarında, sürerken deniz kıyısı boyunca, beyaz zambaklar değerken dirseklerine ve acıtırken zehirleriyle; göğsüne çarpan rüzgar zayıf hissettirmiyor hayır, bütün söylediklerinin kumları havalandıran lodosun arasında birilerinin canını acıttığı düşüncesini getirmiyor aklına, balkonlardan gelen çatal bıçak sesleri, sürahiye doldurulan su, senin bisikletini sürdüğün o upuzun güneşli yol ve yerdeki çarpık kaldırım taşları dengede duramadığın zamanları, herkesi, kendini aldattığın sabahları ve çarşaflara sarıldığın geceleri, fotoğraflarını çektiğin mavi alacakaranlıkları hafifletmiyor, ama zayıf da değilsin o an, yeşil desenli kirlenmiş halının üstüne oturup sırtını yatağa yasladığında, dururken sadece, ki durmak ne zamandan beri gardını arttırıyor insanın, soluklarını yavaşlatıyor, o bir gün satın alıp içinde yaşayacağın küçük gül kurusu evin verdiği heyecan salonun ortasında bomboş duran bir küveti getiriyor akla; kendi iplerini çözmeye başladığın an yani, vücudunu ve bileklerini sarmalayan bütün kırmızı iplerin düğümleri serbest kalmaya başladığı an anlıyorsun ki nefret çarpıyor odanın bütün duvarlarına, bu sırtından dökülen inciler kadar üzmüyor seni, rüyanda yüksek sivri uçları ankara'nın soğuk bulutlarına çarpan canterbury katedralinin ulus meydanında yükselmesinin, katedrala giden rayın üzerinde vızır vızır ilerleyen yuvarlak hatlı küçük arabaların yaptığı hızın, veya yanlarından sular dökülen spirallerin küçük insanları aşağıdaki duş kabinlerine götürdüğü garip eğlence merkezinin huzursuzluk verici, bir o kadar da anormal olduğunun farkına varıyorsun, yavaş yavaş anlatmaya başlıyorsun kendini sana, duşun altında, gözlerini kapatarak; elli kilo kadar bir suçluluk duyuyorsun ve söylenilenin aksine bu geçmiyor. ama anlıyorsun, baharda güneş batarken yine de kalbin çarpacak, ve ruhunu ayarlamak istemeyeceksin doktor masallarıyla, senin gibi, bütün gülümseyen kadınların bakımsız bir havaalanında toplaştığını düşüneceksin, uzaklarda, bir adada tek odalı bir apartman dairesi bulmak için, ve suçu paylaşmak, parçalara bölmek, üzerindeki yapay vişne aromasıyla küçük kağıt kekleri dağıtıp yermiş gibi, yüzsüzce.

Pazar, Aralık 13, 2009

çok geç olmadan



çarpan her dalgayla biraz daha büyüyor yara. kötüleşiyor, aşkın önünde anlamını yitiriyor, takip edilmesi güç hamamböcekleri gibi, veya çok sevdiğin kitap aralıklarını kaybetmekle, çarşafının içinde bir yerlerde biriken tuzlu su damlaları, limon çekirdekleri, ışıkların rengi değiştikçe kim olduğunu ve kimin tarafından sevildiğini hatırlayamamak, nefretle dolmak, hemcinsine tiksintiyle, günlerinin güzel evlerde yenilen güzel yemeklerin atıldığı leş gibi kokan çöp bidonunun çevresinden dolanmasıyla daima, bütün organlar pırıltılıyken, sadece kötü kokular almak, sadece bulutların üzerindeki kir tabakasını düşünmekle, ve bütün parmaklıklara demir sopalarla saldırmakla şekilleniyor. bağırmak elde değil, yıllarca evveline geri dönmek, yeniden yaratabilmek yaşamayı, haksızlığın nerden doğduğunu anlamak, bulup çıkarmak o kocaman kıpkırmızı bir baykuş kalbine benzeyen duyguyu, ve kurtlarından arındırmak, yeniden doğmak yani, kalbin çarpmadan her nefes alış verişinde, hastalıkları düşünmeden ve yalnızlığı, sadece severek ve aşkla, bir bedene duyduğun aşk, manası bilinmeyen sıfatlara değil, yeniden en başından başlayabilmek, kadınlarla ve erkeklerle, intikam doğmamışken daha, küçük bir çocuk gibi şarkılar söyleyerek, ölü doğayı kurtarabileceğini hayal etmek, hayaliyle sevinmek,

Pazartesi, Kasım 02, 2009

ellis kadınları bu defa bıçaksız



çok şaşaalı laflarla büyüyen ve damarlarının üstü mavi kalemlerle işaretli, gülümseyen, kedi sarısı saçlarının içinden küçük düğümler ve kahverengi ipler geçen, kavuniçi elbisesinin omuzlarından dökülen dantellerinin üzerine hafıza kaybı yaşayan bir akrabadan hatıra kirlenmiş elmas bir broş geçirmiş bir kadın çınar ağaçlarının altında birikmiş ve kurumuş kahverengi yapraklara basmaya dikkat ederek yürüdüğü kaldırımdan davet edildiği, su boruları öndeki gül bahçesine doğru kayan krem rengi eve geldiğinde tavuk karası kıvamında akşam olmuştu, tepelerin üzerinde lacivert pelerinli adamlar belirmişçesine heyecan kapladı içini, okuduğu bir romanı hatırladı; paslanmış yarı değerli taşlı broşları kabanından, beyaz ütüsüz gömleğinden ve tüysüz ve ölü derisinden geçirdiği saniyelerle yaşayan adamların olduğu bir romandı, bir otel yanıyordu şömineden sıçrayan ateşlerle, trabzanlarda orta yaşlı çirkin bir kadın duruyordu, taa zamanında yanlış seçimi yaptığı için saçları hep kirli, otel yanmaya devam ediyordu ağır halıları, yüksek tavanları, suratsız garsonlarıyla, broşlar pembe deriyle sevişiyorlardı, kaynıyorlardı birbirlerinin içine ve mikroplanıyorlardı yavaşça, algılayarak.




kapı aralıktı, müzik sesi gelmiyordu, yanda sallanan söğüdün dalları vuruyordu ikinci kattaki banyo penceresine, ve gölgesi küvete doğru düşüyordu, biliyordu; banyonun yerini, küvetin beyazlığını, küçük sarı lekelerini, ev buz gibi olurdu ama su her zaman sıcak, salon tezgahının altındaki dolaptan alınmış kristal kadehlerden içtiği pembe şarabı, vücudu temizlenirken, duyuları acıya doğru açılırken her geçen dakika, ve duyulurken içerden raylardan korkunç bir gürültüyle geçen yataklı tren sesi çıkarmaya çalışan adam.




midesi bulanmıyordu, çok büyük küpeler takmış, vicodin kollu kadınlarla, bütün yaşamlarını küvöz oksijeniyle geçiriyormuş gibi duran çok güzel adamlarla konuşmaktan çekinmiyordu beklediği kadar, biraz gözleri seğiriyor, kirpiklerine acemice sürdüğü maskara göz bebeğine değiyor, batıyordu, yanağını aşağı doğru çekiyordu maskaralar çıksın gözünün içinden diye, burnunu çekiyordu sonra, mor bir kadehle ne kadar çok lunapark kurulabileceğinin yeni ayırdına varıyordu, ne çok duvar yıkılabileceğinin, kaç vücudun aldatılabileceğinin, nasıl güzel sesler çıkarabileceğinin bu mor kadehin, içindeki parlak limon sarısı sıvıyla, loş turuncu ışıkta parlayan. hayır diyordu adam, parmakları havadaki ametal oranlarıyla bir derdi varmış gibi oynuyordu, korkak antiloplar gibi kaçışıyoruz, ne zaman beyaz korumalı tanklar görsek sokaklarda, kendi dışkılarımıza bulandırılsak, kızsak, bağırsak, sonunda yine kaçıyoruz, susuyoruz, yaralarımızla kalıyoruz ve iyileşmelerini bekliyoruz', kızarıyordu adam, çene kemiği güzeldi, derdi güzeldi, onunla yalnız kalınabilirdi, baş başa, veya kendi kollarının ve dizlerinin sadakatine terk edilerek.




yüksek tavanlı ve lekeli küvetli bu evde uyanacağını içten içe seziyordu ama saklayacaktı bu sırrı, içinde, diğer bütün hayaletleriyle birlikte, bütün günahları, kendini sevmediği dakikaları, yemediği bütün öğünleri ve gitmediği şehirleriyle birlikte, büyütüp, içine sığmaz hale gelene kadar, ki birbirleriyle sürtüşüp yıpranmasınlar diyeydi zaten, bunca sıvı alımı, bunca unutkanlık, mahmurluk üreten.

Pazartesi, Ekim 05, 2009

içim


yapamıyorum oya. ayakta kalmayı, elbiselerimden her daim heyecan, tutku akmasını, yeşil akasyalarda çürümüş yaprakları görmemeyi, sözlerimi, yeminlerimi, beceremiyorum; sen sardunyalarını sularken demir parmaklıklı balkonundan, ben aşağıda, kaldırımın üstünde ayakta duruyorum, sular damlıyor yüzüme, kırmızı pabuçlarıma, açım, başım dönüyor, dünyadaki bütün suçları işlemiş kadar sabıkalıyım, elektrikli sandalyeyle ölümün uzun vadeye yayılmış biçimiymişçesine eriyorum her geçen gün, ama öne doğru adımlar da atmıyorum; hep geriye, geriye doğru, yüzüme bakılınca sabah sabah içilen tek şekerli çay kıvamında bir huzur yayılsın istiyorum, ama olmuyor, huzurdan çok uzağım, sevgiyi hissetmekten ve sıcak davranmaktan yakınlarıma, bir kuş uçsa işkilleniyorum, geri vitese takmış öylesine akıp giden arabalar heyecanlandırıyor beni, kızgınım, kızgınlıkla yürümüyor oysaki içinde tuzlu krakerlerin yendiği trenlerle gidilen nükleer santralli şehirler, ve sabah siniriyle yumuşamıyor queens kaldırımlarında duyulan kızın topuk sesleri, yine aynı dönüşler oysaki, aynı dönüşler ve sonra düşüşler, gece veya gündüz, sarhoşken, yanlışken yaşadığın bütün dakikalar, sokakları arşınlayamıyorken artık yorulmuş kaslarından, kapalı gözlerinden ve üstüne devrilecekmiş gibi duran silindir otellerden, aynı; plastik kahve bardakları ve aşkın yavaşlığı, biçimsiz yüzüklerle, çıplak göğüslerle dolu dünyanın hızına ayak uyduramaması, bu hız, çünkü, senin içinden geliyor, motor nöronlarından, kırmızı kaslarından, aynı noktaya odaklanmış duran bakışlarından, buna değil bu köhne şehir, en ihtişamlı kristal avizeler sarkan uyduruk salonlar bile yetişemez, sahtelikten gerçeklik çıkarmaya çalışmakla olmuyor, bu uğraş en neticede sana gerçek görünüyor salt, başkaları hep kırmızı halılarla, yüce nesnelerle, güzel çantalarla uğraşmanın, insanlardan nefret etmenin, kendini yerden yere vurmanın kahpe bir küstahlık olduğunu düşünüyor, hem de küçük, dudaklarındaki pembeliğin bir manası yok çünkü kimsenin görmediği parçalar gerçekleşemez, gerçekleşmezse bir mana ifade etmez; boşluğa bakanları da görüyoruz, boşluğu arayanları, çekik gözleri, bilmiş tavırlarıyla, her şeyi bitirmiş olmak ihtiyacı duyanlar, öyle sananlar, dar sokaklardan ve tehlikeli adamlardan bahsedince, kırk gün kırk gece gezince dünyayı, aç kalmaktan bir erdem çıkarmaya başladığını hissedince -bunun müthiş bir zırvalık olduğunun ayırdına varamadan, ve günün sonunda şişelerin arasından uzatınca ağırlaşmış kafasını; o ünlü duvarla karşılaştıklarını, sanırlar. yanılırlar, ama müzik, ışık ve kadınlar devam eder, kıvırcık saçlar hep zeytinyağı kokar, böyle 'bitirilmiş dünyalarda hep daha çok istenir bedenler, ama bahsedilmez de tabi bundan, sıkılınmaz da hiç, sıkılanlar da çok engebeli yollarda bulurlar kendilerini, kimsenin bisikleti yoktur ve güneş hiç doğmuyordur.


yani, oya, senin kafasızlıkların, maneviyattan uzak kaygıların, çırpı bacaklarınla tavladığın adamlar, bunlar, banyodan çıkınca bir bardak votkanın içine sıktığın birkaç damla limon suyunun seni hala huzursuz ediyor olması, ki bu senin fallop tüplerinde biriken yüksek tansiyonundan ileri geliyor!, ve ben, kavrulup simsiyah olmuş parçalarıyla hala üstüne giden, seni saçlarından çeken ve acımadan içime sokan, birbirimizle iyi geçinmek zorundayız ki gözlerimize çarpmasın uçaklardan sağa sola çarparak inen hayaletler,

Pazar, Eylül 20, 2009

mösyö rollebon gel-gitleri


rüyamda gördüm. upuzun ahşap bir masanın başına oturmuş kırmızı kukuletalı yaşlı ve sakallı bir adam teneke bir bira kutusunu açmaya uğraşıyordu. havada sürekli içinde ironi, satir, kabarık etekler sözcükleri geçen bir uğultu duyuluyordu. bir yandan sokak lambalarının altında bekleşip sigara içen bir kız iki erkek, -ki burası güzel ama soğuk bir şehirdi ama hangisiydi bilemedim; kütüphanedeki kitapları alfabetik sırayla okuma planları yaparken, bir yandan büyük ve yüksek duvarlı odalarda çok tutkulu bir aşkın noktası konuluyordu. telefonda sesi neşeli geliyordu kızın, kızı hiç görmedim sadece sesini duydum, muhtemelen üstünde pijaması ve ayağından çıkarmadığı gri botları vardı, ellerini saçlarının arasından geçirip gözlerini kapatıyordu, sesi neşeli geliyordu ve karşısındaki gerçekten sesin ne kadar neşeli ve tatlı geliyor demişti, sevinse miydi üzülse mi, asaf kafaları hakikaten tutmuş muydu ki, bu kadar başarılı mıydı artık yıllar sonra ajda pekkan sözleri olmaya hala, veya şöyle düşünmeliydi, uzun ahşap masanın başında duran yorgun gözlü adamda, sokak lambasının altında büyümekten bahsedenlerde, telefonun ucundaki seste hep bir yalnızlık hissediliyordu, bu insanların yalnızlığını kokladım rüyamda; çok fazla yaşamadıkları hayat birikintisi olduğunu veya bulantılarının en korkunç raddesinde gülümsedikleri anları düşünüyorlardı ve hep düşüncelerinin tersine davranmalarını sağlıyordu bu, bir de şehir her daim soğuktu, yüzlerine yün atkılar doluyorlardı, dizlerini tozluklarla örtüyorlardı pantolonlarının içinden; hep soğuk içkiler içiyorlardı ama, ve yenilgilerini kabul etmek istemeyen tatlı sesli o kız gibi, sokak lambasının kıvrımlarından manalar çıkarmaya çalışmayan ve susan adamlar gibi, kukuletalı bunak gibi umutsuzlardı; mideleri bulanıyor ve taşlar giderek ağırlaşıyordu.

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

ellis'le erken baş dönmeleri randevusu


çok konuşuyordu oya! küçük sarı duvarlı evinin kare yatak odasında, sırtını kahverengi komodine dayamış, konuşuyordu, gelmelerden ve gitmelerden, kırmızı kalplerden, eğlencenin ne kadar küstah, nasıl da bencil olabileceğinden bahsediyordu; bunu kendini eleştirmek için mi yapıyordu, başka taraflara mıydı yoksa lafı, anlaşılamıyordu, fazlasıyla kaptırıyordu bedenini müziğe, ışıklara, övgülere, ki ne yapsındı!, kimse yenilenemiyordu oya'nın yanında, bir oya vardı!, oya'nın saçları, çantaları ve ekose desenli kazakları, bir de o müthiş umursamazlığı ve yanında çok kıvamlı avokado sosu gibi giden çılgınca bağırışları, OYA BİLE yapamıyordu rahat, rahat nasıl olunur! nasıl olunur diye soruyordu, elinde pembe bir kadeh, diğer eli delice hareket ediyordu, gözleri jüpitere benziyordu, altları haleli, içi parlak ve yumuşak, söze gelince tehlikeli.

oya nefesini tutuyordu, nefesini tutunca görmüyordu, yanında bitmiş küçük şimşirler dışında bir kadın bedeni veya bir erkek bedeni, görünmez oluyordu, sözler batmıyordu çene kemiğine, sarılışlar, göz makyajları, diğerlerinin eğlendiği her dakika, şimşirlere bakıp pavese'yi düşünüyordu, ama geçmiyordu, hiçbir zaman geçmiyordu, kaval kemikleri birbirine dolanmış otururken insanlar oya'nın ruhunu istiyorlardı yahu!, bilek kemiklerinin beyazlığını, ve pek de bakmamış olmasını onlara, saçlarının kokusunu ve onları koklamayışını, bir bilselerdi!, bir bilselerdi oya ne menem bir şeydi!, parmaklarına sürdüğü uyduruk ojeler kadar geçici, bir ateş topu adeta!, oya'nın ne yapacağını kim bilebilir, kimi tartaklayacağını, kimin banyo aynasına iltifat edeceğini, hangi kadına kalçalarını eritmesi gerektiğini söyleyeceğini, hangi kadehler ve hangi müziklerle duygulanacağını, hangi günler gözlerinin parladığını ve ne zaman grileştiğini gökyüzünün, hangi sabah uyandığında omlet, ne zaman öpülmek isteyeceğini, susacağını, bağıracağını veya gideceğini.

Salı, Temmuz 07, 2009

klişe saçmaları - tetkikler


düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük



yaptıklarının farkında değiller. bir çoklarının farkına varamadığımız gibi küçük küplerimizin içinde.
oysa acıyla beslenen, üzerine bir bardak soğuk su içmeyen hatunların da karaladığı gibi ne kadar da çok görülecek şey var etrafta! sarılabileceğin ağaç gövdeleri 40 santim radyuslu, donmuş böğürtlenlerin yanında içtiğin çilekli şampanyalar boğaz manzaralı evlerin çatı katından, ki buraya fazla kesif kaçıyor yakışıklı fransız yazarlar!; ve üstüne üstlük ağlamak da bazen güzeldir' kafalı, içli mi içli suratlı, kırık yüzlerde sulanan gözlerin merkezden kaçma etkisi yaratacağını düşünen, kendi kırıklıklarının güzelliklerine yansıması üzerine kafa yormaktan öte, ve sırf bu yüzden, düşünemeyen, düşününce erkek katili/delisi olan

kadın arkadaşlarım; deniz yıldızları ararken kimsenin gitmediği koylarda, ve kimsenin gitmediği koylara gittikleri, bir de deniz yıldızı aradıkları için,

bu yaptıklarının pek de ankara metrosu misali iğreti durduğunun ve birbirine yapışmış makarna kıvamına yavaş yavaş yaklaştığının ayırdına pek varamazlar.

keyifli kadeh kaldırmalar, vs

Perşembe, Haziran 25, 2009

merdivenler


bir süre sonra,

anlayıştan, anlamaktan, çirkinlerden ve güzellerden hoşlananlardan, kalabalıktan, korna sesinden ve bozuk insan davranışından rahatsız olmayanlardan, kahverengi delik deşik ayakkabılar giyen, aslında gerçekten etine dolgun olan kalçalarının etine dolgunluğunun farkında olmadığından kırmızı keten pantolonlar giyip, pek de rahat ettiğini söyleyerek hakikaten samimi kahkahalar atanlardan, yağmursuz, kapalı bir akşamüstü yokuş aşağı yeşil akasyaların yanından yürürken arkasından elinde plastik torbalarla ve kösele ayakkabılarının kaldırımda çıkardığı gürültülü sesle sırtına doğru yaklaşan, öğle yemeğinde yediği, yemekhanenin soğuk tencerelerinde beklemekten üstü kalın tabakayla kaplanmış yaşlı insan derisi renginde mantar çorbasından bahsedenlerden, sabah çiğ ve mavi ışıkla uyandıktan sonra sadece bedeninin içinde rahat olanlardan, dişlerini kötü kokan ve boyaları dökülmüş bir banyoda fırçalarken yine de'yle başlayan cümleler kuranlardan, yedikleri, güldükleri ve giydikleriyle fazlasıyla böbürlenenlerden, ve bunları rahatım'a getirenlerden; gri gömlekleriyle hikayelerini anlatanlardan cesurca, katil kıvamında, veya özgürlüğün pastasını yerken beyaz çikolatalı;

bir kez!, bir kez bile düşündüğünden daha fazlasını söylemeyen, biliyor diye kalbinin gül koktuğundan, şeffaf gövdenin altından görünen kemiklerden, uzun yollar katettiğinde sulanan gözlerinden bahsetmeyenlerden, gerçekten ne çok uğraştığını, yeşil banklarda oturmak için bacaklarını düğüm yapıp veya sabah kalkıp limonata hazırlamak için nane yapraklı, anlayamayanlardan, küstahlığın teninle, omuzlarındaki üçgen şekillerle doğru orantılı olduğunu göremeyenlerden,

hazzetmeyen, bunlardan hiç koku almayan, bunlara dokunmayan, yataktan sallandırdıkları bilek kemiklerine asılı kalmış ayakkabılarını çıkarmaya pek yeltenmeyen, susan, susan, çürük vişne kıvamında insanlardan


bahsedilecek.

Salı, Haziran 09, 2009

'oh mam'selle!' by ellis


güneş uzun binaların arkasından daha doğmaya başlamamışken yuvarlak pencereden trafik lambalarının ve boş kaldırımların üzerinde beliren mavi ışığı izleyen, bilek kemiğinin üstü yırtılmış külotlu çoraplarını daha bacaklarından sıyırıp atmamış oya'nın sarı gözleri ve üstüne sürdüğü gri farları, -akmış maskarası tabi, çünkü bayılıyoruz sanata karşı gülümsemeye muzip muzip; bu sırada loş, kahverengi ışığı hala yanmakta olan başucu lambasının yanında yarı uykulu yarı uyanık, pantolonunun sol paçası dizine çıkmış, sırt kasları kürek kemiklerine yapışmış m gordon tipli, sakince paçuli kokan, yumuşak saçlı adama takılıyordu. başucu lambasının üstünde durduğu ahşap komodin açık renk çiziklerle doluydu, yığılmış ve yarısında bırakılmış iki üç tane, çocukluktan ve uçmaktan bahseden kitabın kapaklarında küçük yuvarlak halkalar ve pembe lekeler vardı, ve bir o kadar da ağır duruşluydu bu komodin; evin taşıdıklarından bağımsız olarak kendi kendini var ettikten hemen sonra bunun pek de manasız olduğunu düşünmemiş tek parçası olmaktan, okuduğumuzu ağlayalım tipinde bir keyif de hiç mi hiç almıyordu, gençlere inat.

gordon saçlı adam sırtını mor çarşaflara bastırarak rahat ettirmeye çalışıyordu, uyku ve uyanıklık arasında küçük bir noktada sıkışmış kalmış, oya'nın ince dirseklerine, manasız hareketlerine, ne zaman bir kapıdan içeri adım atsa aşkı, düşüşü ve modernin getirdiği tüm uyduruk parçaları böylesine içindeymişçesine nasıl karıştırdığına hayret ediyordu, kıskanmıyordu da aslında; çünkü ince ceketleri, otuz santimlik çapı veya yatağı hatırlatan saçlarıyla pek de gerek duyduğu söylenemezdi, çünkü bu adam elinde su bardağı tutsa yakışmazdı, en çok bodur ve parlak camlı bardaklar tutmayı severdi, ve bir de flamenkodan filan bahsetmeyi; bu sırada oya gerçeklikten bahsedip gülerken veya kuklalardan bahsedip susarken, üzerindeki petrol yeşili elbisenin tüm lekelerine ve güzelliğine fazlaca aldırış etmeden.

bütün geçişlerde, dalgalarda, düşüşlerde, yükselemeyişlerde!, bütün güzel müziklerde çığlık çığlığa, bütün dubrovnik seyahat planlarında sessiz ve dokuzuncu köprüden bahsederken birden pek esrarengiz bu bir grup insanın yanaklarından öpesi gelmiyordu kimsenin. sevişmek veya yayvan şampanya kadehleri, veya ona benzer maddeler, gül kokuları ve akşam dalgalanmaları ve sabah uçakları, portakal suları ve tornavidalar!, beyaz çarşaflı otel odalarında uyanmalar ve bu sırada havada marzipanlı cinayet kokusu, eski pervazlı pencerelerden aşağı fırlatılan mateus şişeleri, soğuk!, yağmur!; geliyor akla; bir de kırıkları saklamak için kırmızı bandajlar.

bir milyon! adet şans ve tüm çirkin güzellikler adına şerefe.

Pazartesi, Haziran 01, 2009

vanilya parkı'nda gezen ellis


yerlerde sürünen yaşlı ve kirli sakallı fransız adamların tüm sağlıklı yaşam nidalarını ve sosyal ortamlarda içtikleri yemyeşil sebze sularını bir günah çıkarma aracı olarak gördüklerini güpegündüz kanıtlayan, koyu sarı ışıkların aydınlattığı ahşap tezgahlarının üstünde binlerce rengarenk içki şişesi -sabah köpüklü banyoyla sakız likörü, öğle sebzeleriyle safir kıvamında tatlı şaraplar gibi, küstah ilhamlar veriyordu la fayette camekanlarına el bombaları bırakma niyetli, kavuniçi ipek elbiseleri kaldırımlarda sürünen kadınlara, kabarık saçlı. elbette bu durum, hem bu, ince kravatlı, bütün kirli sırlarını yatak odalarının iran halılarının altında, mor çarşaflarının lekelerinde, sabah saat altı civarında aradıkları kimliği belirsiz adamların çirkin sırıtışlarında saklayan titrek elli adamların hoşuna gidiyor, hem de güzel yüzlerinin ve kemikli ellerinin bir mana etmesine yarıyordu.

küstahlık da mesela bir yere kadar modern uyuyan güzel ruh hallerine uyum içinde kalabiliyordu; bir yandan da eline erkek eli değmemiş temiz pak ve beyaz insan modellerine girme çabaları ve sırf bunu desteklemek için gelen öğle uykuları, kaval kemikleri birbirine düğüm olmuş şekilde sarı hırkalarla kambur oturmak, her şeyden bihaber ve her şeyden haberdar olmak, veya yorgun gülümsemelerin de yardımıyla öyle görünmeye çalışmak, ve en can yakıcı nokta da tüm bunların hayal ürünlerinden ibaret olması, yine günümüz çakma sanatlarını desteklercesine manasız ama hoş (?) duruyordu.

diego oya'yla beraber olmaya siyah gömleklerinin füme düğmeleri onun gri mus çoraplarına uyuyor diye başlamıştı, ve bu ikisinin ne hikmetse güvenlikten kaçış'tan konuşmalarını sağlayabiliyordu, veya güzel kadehlerden bahsetmelerini, diego'nun meymenetsiz yüzü veya oya'nın ikiyüzlü hastalıkları engelleyemiyordu yüksek bordo tavanlı gece kulüplerinde aptal içkilere yüz binler dağıtmalarını, ve bundan yine suratsız bir keyif almalarını, ne yazık ki sabah kalktıklarında evet diyecek tatmini vermeden pembe limonatalı bedenlerine.

Çarşamba, Nisan 22, 2009

duvarın arkasına övgü


aslında dolmuş camlarından dışarı bakarken yağmurlu güne kırık bir tebessümle başlamanın gereği yoktu -her şey naylondandı o kadar!, ben öyle bocalıyorum ki son zamanlarda sevgili dostlar, güzellik ve çirkinlik arasında, ağaçlar ve ağaçevler arasında, pinolar ve şarlar arasında, zor yani gözlerimi açtığımda önümde beliren görüntülere bir anlam uydurabilmek, kendimi var etmekten bahsediyorum aslında salt, manalı bir sunum yapabilmekten hayata, on puan almak değil belki ama patronlara sinsi sinsi gülümseyebilmek, bütünüyle bir ruh rahatlığı içinde dolaşabilmek sokaklarda ve karşına çıkan rengarenk ve güzel kokulu mihrakların kabuğuna döndürememesi seni ve melek kemiklerini yok edememesi; aslında yaşamak tamamen bu basamağa gelindiğinde noktalanıyor, rahatlama basamağı, giydiğin elbiselerin, çıktığın seyahatlerin ve sevgili tokatlarının artık bir mana etmediği, pek de acıtmadığı, pek öykünülmediği basamak, bu basamağa parlak pabuçlarıyla basan her insanın çok üstün ruh hallerine, fevkalade güzellik sanrılarına kapıldığını görebiliyorum, bunu hissediyorlar çünkü yeşil gözleriyle çıkabilecekleri en üst, en yüksek, en korkunç basamağın bu olduğu hissi çilekli pastalar kadar tatlı, oysaki sadece camdan dışarı o ünlü kırıkla bakanlar bilir ki bu insanların bayıldıkları hayatları, bayıldıkları şansları, bütün ilişkilerindeki olağanüstü başarı, pek sevdikleri umursamazlıkları noktalanmıştır sevgili dostlar. nokta, sonra ne de olsa başka başka kastlar bulunur.

bir de mesela, yalnızlıklardan ve yalnız yürümekten konuşuyor olsam da mütemadiyen, insan üzerinden, tek bir insanın yediği brokoliler, dolaştığı caddeler, uçaklarda içtiği acı domates sularından konuşmak huzursuz ediyor azıcık; herkesi, kötü niyetlileri ve yalandan gülümseyenleri, hepsini kucakladığımdan filan değil, kendi kendine, kendi değerleri, kendi eşantiyon sabunları ve kendi şehirleriyle, kendi kendine oturmaları, sokağa bakmaları ve çay içmeleriyle, var olabilen; var olmak, devam etmek, yürümek ve yürümek için sadece kendine ihtiyacı olan insanoğlunu beki de içten içe kıskandığımdan, oluyor.

bal kokularıyla, muhteşem teraslarla, cam çiçekleriyle büyümüş, güzel zeytinyağlı salatalar yediği bahçelerde oturmuş, ne kadar kirlense de sürekli bergamut kokmuş ve gözlerinin elasında o statik acının ilk defa birini güzel yaptığı kadın. herkese iyi şanslar.

Cuma, Nisan 03, 2009

toplandılar babacığım


kayboluyoruz usul usul ve baş dönmeleriyle. yağmur yağıyor, güzel melodiler sarıyor etrafı, mideler bulanıyor ve hayat hakkında konuşulmak istenmiyor, biraz buruk oluyor hep ruh, biraz ne yapacağını bilemez durumda, biraz kasabanın en güzel limonlu tartı, zeka handikapları, kendini, kıyafetlerini ve sayılarını bach'ın martı'sına yem etme durumları, sesler yankılanıyor kulaklarda, çok çok kalabalık bir sokağın ortasında uzun eteğiyle sadece duran, duran, bakan kızın etrafından akan bütün kötü niyetli ruhlar, bütün vücut kıvrımlarını saran nefret, hırs kıvranmaları; hırs öyle önüne geçiyor ki bütün sakin tavırların, bütün ideallerin ve gözyaşlarının, kadınlara ve erkeklere dökülen, öyle sarıyor ki bütün kahvaltıları, arabalarda konuşulanları, not defterlerine karalananları, yavaş yavaş kopuyoruz birbirimizden, herkes düşüncelere, banknotlara, beynelmilel seyahatlere, votka toniklere ayrılıyor, halkla olan ilişkiler, neden halktan kopuk ilişkilere, neden halktan on bin milyon baloncuk kıvamında üstünleşmelere, mevkilere, harflerle tanıtılan gözlüklü yönetici kadın triplerine dönüşüyor, n'oluyor allahaşkına cicim!, can sıkıcı diyaloglar, ses yükseltmeler, halbuki burda oturmuş, gözlerimiz sonuna kadar açık, bütün duyargalar birbirinden hassas, gayet zeytinli ekmekler yeniyor, bademli el kremleriyle, yarım litrelik sularla, türk kahvelerinin içine atılan tatlandırıcılarla rahatlanıyor, nedir galaksinin bütün yıldızlarına, cristobalciğim!'den rugan ayakkabılara, yalnız başına oturduğun sertifikalı odalara sahip olmak için kıvranan bedenlerin halleri, taşıdıkları taşlar yukarılara doğru, bu taşlar ametist midir!, erzincan'ın metrelerce derinlerinden mi çıkmıştır, simsiyah; taşları daha kaydırmayı beceremeyen, minik mavi inci taneleri gibi ellerinde sıkı sıkı tutan, okşayan ve öpen insanoğulları, tebrikler.

Çarşamba, Mart 25, 2009

sırıtmak!


üzerime ipek elbise giydim, üzerinde bahar çiçekleri, gözyaşı damlaları, tavşanlar olan; pek de iyi hissettirmiyordu, son günlerde üzerimden atamadığım yorgunlukla, uyku ve yorganların altına saklanma isteği veren çarpık zihniyetli sylvia öykünmeleri beş bir tarafımı, viktor var, oya var, daha bir sürü kalabalık var çevremde; sarmıştı zira, bir de üstüne üstlük artık uçak biletleri, bekleme salonları, huzursuzluk veren kanlı resimlere olan ilgimi kaybetmiştim, bilgi yarışmaları hoşuma gidiyordu, bir de mutsuz morrisey resimleri, bağırıp çağırmaktan ve kendimi tekrarlamaktan usandığımı başka başka insanlardan duymak pek de hoşuma gidiyordu, vejetaryenlikle ilgili şüphelerimi vejetaryen bir kadınla paylaştım, bu sırada güzel eski peynirler yiyorduk, güzel şaraplar içiyorduk, Ankara gerçekten varlığı ve yokluğu bir olan bir şehir değildir diyordum, çünkü hakikaten, Ankara'da muhteşem kaybolunur, bütün sokaklar birbirine benziyor, bütün kaldırımlar aynı şekilde yerlerinden çıkık ve bütün güvercinler aynı şekilde havalanıyor, güvenpark'ta kirli deri ceketleriyle bekleşen bütün uyuşturucu bağımlıları aynı şekilde adam öldürüyor, kadınlara taciz ediyor, soğuk hep rezalet ve baharlar hep sakin, teşekkürler ankara!, Kadisiyeli yalancılar, hamile kadınlar, bu insanlara minnet borçluyum, yürümekten bu yüzden hoşlanıyorum, baş dönmeleri bu yüzden yazmalarla ilgili, hiç de alakadar olmadığım hayatlar hakkında düşünmek isteği yaratıyor içimde bu şehir, aşklar, sözler ve sessizlikler, kendimden sıkılmadım henüz ki kendimi tekrarlamaktan da sıkılmıyorum, İstanbul'da kaç tane camii var, deniz tepelerden çok çok kirli görünüyor, Fatih muhtemelen kendini Karaj sanıyor, anneannem namaz kılarken Sinem'le yatak odasına girerdik, yüzümüzü okşayıp anlayamadığımız sözler mırıldanırdı, güzeldi o zamanlar din hakkında düşündüklerim, sonra Sinem ilaç kullanmaya başladı, ben dünyayı kurtardım zeytinyağlı pırasanın pirincini tamı tamına tutturarak ve baklanın ununu, parası yok diye kendini yakan insanlarla dolu bir ofiste çalışmak da cabası, üstüne üstlük northlar, jumbo karidesler, siyah beyaz fotoğrafların bolca masalara konu olduğu türden.


gelişmeler gayet iyi yönlerde, akışlar rüzgarlı ve pürüzsüz, sabah sabah partileme isteğiyle dolu insanlar beni çok mutlu ediyor, paraşütle atlama filan fikirleriyle dolduruyor, pembe sarı çizgili.


Cuma, Mart 06, 2009

iç ferahlığı hakkında


daha önce de yazmıştım, bütün gücümle saçmaladığım satırlar arasında bir kez daha kaybolduğunu görmek dirseklerime acı veriyor, günaydın!, övünmek yok öyle değil mi!, neyle, neden övünüyoruz, neden düşüncelerimiz, kıyafetlerimiz, ellerimiz bu kadar değerli, bunca değer bindirmenin manası nedir yani, mesela bunun yerine gitsek piknik yapsak, sardalyalı sandviçler yesek kırmızı elmalar eşliğinde, bu sırada hiç rüya görülmese, rüyalardan uyanılmasa veya, çünkü eninde sonunda kaldırım taşlarını delmeye çalışan makine seslerine, küçük bardaklarda duran limonlu sulara, bitmiş mum kokulu odalara uyanıyoruz; onun yerine hep aynı çizgide olsa kalp atışları, herkesin derdi dağlara tırmanmak, güzel kıyafetlerini güzel kokulu deterjanlarla yıkamak, köpeğine kesilen salatalıkların yenilmeyen uçlarını vermek olsa, ama olmuyor işte, düşlerden uyanılıyor, gözler şişebiliyor, geceler geçiyor, geçiyor, nereye doğru akıyor zaman kimse bilmiyor; durmak istiyoruz!, durmak, nefesleri tutmak, mandalinalar ve gül kokuları dolu kamyonetlere aldırmamak, çalan telefonları açmamak, açık alanları düşünmek ve beyaz evleri; kötülük buluyor ama dirseklerini, kirpiklerini öyle değil mi, kötü, kötü niyet adeta birer yüksek ökçe!, adeta seni günden güne daha çok çocuk yapan, daha çok mendil harcamana, sesini daha çok çıkarmana yarayan minik beyaz mantarlar, çocuk oldukça salıncaklar artmıyor, salıncak sırasında bekleyen diğer çocuklar artıyor yalnızca, kargalar, lacivert bulutlar, mütevazı olmayan tüm parçalar artıyor; yolunda, lastik pabuçlarınla ilerlemeye devam ettiğin her geçen gün bir tomurcuk daha açıyor ve bu bir savaşım daha demek; iyi geliyoruz insanlığa, tüm kanı bozuklara, kanı eksiklere, kanı fazlalara, rostolara, kuru ekmeklere, ne fark eder ki diye geçiriyoruz içimizden, yine güneş gözlüklerimizle sokakları arşınlayacağız, yine hayallerden konuşup, birbirimize bakacağız, ve tüm bunları yaparken tüm bunların hiçbirinden bahsetmeyeceğiz. yaşlanacağız, yaşlanacağız, kitaplarımız ve karalarımız artacak, gemi seyahatlerine çıkılacak, menülerden giderek daha çok şikayet edilecek ve kahkahaların sesi giderek kısılacak. hala kerevit köfteleri, hala kızarmış maydonozlar filan olacak, aşka inanç bitmeyecek, salıncaklara, çığlıklara ve dibine kadar'lara.

Salı, Şubat 24, 2009

lale bahçesinden kremalı merhaba


daktilo sesinin boş beyaz duvarlara yankı yaptığı küçük kare bir odada ahşap sandalyesinde gri pijamalarıyla oturan bir adamın düşüncelerinden bahsetmek onun büyük ıslak yapraklı ağaçları olan bir ormanda kayboluşundan bahsetmeyi, ve asıl ilginci bu güzel çam ağaçlarıyla, çınarlarla dolu ıslak ve zeytin kokan ormanda ince kravatı, biraz küçük siyah ceketi ve uzamış sakallarıyla dolaşmasından söz açmayı gerektirir mi, diğer gece ışıklar fazlaca birbirine karışır, ki bunlar doğal ışıklar değil, sahilin güneş battıktan sonra serinlemiş temiz kumlarının içinden yürüyüp gidilen karşı taraftaki mor lacivert spot ışıklı küçük çardaktan gelen şımarık ışıklar, ve ışıklar birbirine karışırken bu adamın saçları tertemiz, güneş yanıklarına sürdüğü şeffaf spreyin şaşırtıcı kokusunun sindiği saçları, uzun parmaklarıyla uzun bir sigarayı sekiz dakikada içer ve ağzına küçük bir brokoli parçası atar, köpüklerin arasından görünen, dalgalı saçlarının arasından portakal kokuları gelen kabarık etekler giymiş dizleri yaralı kadınlar bu adamla ilgilenmiyor, burada bir zaman kayması yaşanıyor, üstü kapatılmaya çalışılan her hatanın büyük bir suratta sırıtan siyah maskara kıvamına gelmesi fazla sürmüyor, köpükler çoğalıyor, pan'dan ve insan ihtiyaçlarından bahsediliyor, küçük gümüş balıklarının kıyıya vurmuş olduğunu kimse fark etmiyor, kumda yürümek çok zor, o yüzden uzanalım, tüm bu kitap sayfalarının topukların altındaki kırmızı kumaş parçalarıyla ne alakası olabilir, kokuların ölümle, veya küçük kare fotoğrafların siyahlara yapılan haksızlıklarla, sınıflandırmalar ne zaman akademili aristo'nun saçlarını yolacağı bir kıvama geldi, milkshake içemiyoruz olmuyor, önce prosecco'dan ayılmalı bir trispiretta congola ile, ve portakal suyunun içinde her zaman portakal lifleri de olmalı; adam dikdörtgen bir tabloya dikiyor gözlerini, yere yığılmış onlarca merdivenin üzerine tırmanmaya çalışarak duvarın arkasında sevgili sartre ne haltlar karışıyor görmeye çalışan çizgili gömlekli tıknaz bir adam, aşkı korkudan ayıracak bir nötr uç bulalım!, kızılay her zaman neşeli bir yerdir ve aslında ıslak yapraklı ormana da çok yakındır, düşünürken uyuyakalan adamın gözlerini açtığı orman, yerlere dökülmüş iğne yapraklarının üstüne saçılmış askısız elbiselerle, sevişmek kokan ıssız bir orman.

Perşembe, Ocak 22, 2009

cesaretli kekin maceraları

tüm şehirlerde ve sokaklarda korna sesleri, kirli kaldırımlar ve egsoz dumanı vardır öyle değil mi, yani çok bilen, kıymalı makarnanın kıymasının domates sosunu tutturamayan, gözlüklü, gözlüksüz, sakin, sakin ve sessizliğini kendine sıfat yapan, yapmayan, bir sürü insan modelleri ki kendine özgü olmaktan çok uzak, ve hatta giymeye ve yırtılmaya hazır modeller bunlar, söyleyecek çok az sözüm ve kontrol etmekte zorlandığım bir çok kalp atışım oluyor insanlardan söz ettikçe, iyilikten ve kötülükten, bilgiden, deneyimden, gülümsemelerden, boyutlardan, ne bileyim ben yahu, tüm bunların yol açtığı bazı hayatlar var, buna göre şekillenen, kendi kendine, evet devam etmeliyim dedirten, veya dedirtmeyen, buna göre sokağa çıkmayı sağlayan, yüzünüzdeki ifadeyi, dudaklarınızın rengini, tuttuğunuz bardağı, yürüme şeklinizi ve hangi masayı seçtiğinizi, o günlük hangi rengi sevdiğinizi, limonlu dondurma ve beyaz leblebi arasında yaptığınız seçimi, kahvaltınızın süresini ve başınızı yastığa koyup, iki elinizi gövdenize yapıştırarak öyle kaldığınız an ne hissettiğinizi belirleyen hayatlar. kırıklarla veya yara bantlarıyla ilgili olan her şeyin, yokuş aşağı yürüdüğünüzde yüzünüze vuran rüzgarın, gelecek bütün hayatların ve şehirlerin ve güzel şiirlerin acı vereceği, huzur vereceği, aklınıza yediveren güllerinin kapattığı ve limonata içtiğiniz güneşli bir verandayı hatırlatacak bir hayat! ankara yaşlandırıyor insanı! beşinci cadde ve saksla ilgili tüm anıları siliveriyor bir anda. içinde meksika güllü parfümler satıldığını hatırlatıyor sadece. hayal ürünü olan tüm yürüyen merdivenleri ve upuzun paltoları. iyi kar yağıyor çünkü, ayaz oluyor sonra da.

size çırpılmış yumurta yapayım ben! iyi kahvaltılar.

Çarşamba, Ocak 14, 2009

kahvaltı mönümüz patates

eleştirel makarna kıvamında bir yazı daha çıkacak sabah sabah sanki. kaan sezyum beyefendiye hürmetler, kendisi hayata italik bakmama -ki ben bu lafı romantizm trendi içinde aşk ve aldatmaktan bahseden şairlerin (?) (c ile başlar) neden kullandığını hala anlayamıyorum- neden oluyor. minibüs aslında minibüs değildir, dolmuştur. kesinlikle daha sempatik değil ama tema olarak dolmuş da sempatik değil zaten. bu dolmuş meselesi bir de mesela el sallama zorunluluğunu yanında getiriyor. kulaklıktan gelen çakma cockney aksanlı here they come the beautiful ones sesleri içinde salınan hatun kişi bu el sallama işini beceremiyor. inebilir miyim diyemiyor, son durağa kadar gidip bedbaht olmaktan filan bahsediyor.

bugün cuma. 7 civarlarında midesinin sırtına yapışmasından gurur duyan kızlar ufukta belirecek. uçak biletimi aldım. yunaytıd doksan üç (sayılar dünyanın en aksan kasan türkü tarafından bile türkçe okunur).

dipnot. iran'da homoseksüel var evet

25/7/08, cuma.

edit: günaydın. yazıların da beyazı kırmızısı ve pembesi varmış dostlar, meyhaneler, kruvasan kokan müzeler. sevgiler.