Pazartesi, Aralık 28, 2009

bebek renkli ellis cinayetleri


gece karanlıkta koşuşan bütün suratlar. kendine adlar takan, saçlarına kurdeleler, ayakkabılarına renkli boncuklar, konuşan ve heyecanlanan bütün suratlar, dağıtan, dağıtmaktan kaçan, kaçtıkça patlayan, içleri eriyen ölü kedi bedenlerine, yanlış ruh çözülümlerine, kendi kendilerine, kendi vücutlarına yaptıkları, kendi ruhlarına, kafalarına ve kalplerine verdikleri zarara, acıyan dirseklerine, dengede duramamaktan dikleşmiş omur kemiklerine; vazgeçmeyen, vazgeçmedikçe gözlerini bozan spirallerin içinde kaybolan suratlar, cinayetlerden konuşan, yanyana yatmaktan, kısa tırnaklardan, kelimelerin iyileştiriciliğine inanmaya çalışan, kendini yerlerden toplamaya, daha az çalışan ama düzgün olan akıllar için, daha az çalışan, daha sağlıklı olan, daha az çalışan akıllar için kendini dondurmaya uğraşan suratlar, kim için uğraşıyor bu suratlar, bu sayfaları neden okuyorlar, bir hiç için, cevaplamak istedikleri sorular hiç sorulmasın diye, elbiselerinin kıvrımları, eteklerin pilileri öylesine, kendi başlarına kalsın diye, bunun için, manasız bir mutluluk için yaşamaya zorlanıyorlar, kimisi de zorlanmıyor tabi!, kimisinin işine geliyor, kız arkadaşlarına destek çıkan kadınlar!, sevgililerine destek çıkarak tabi, imalı bir şekilde, çünkü şimdi semptom moda, konuşamadığını, konuşamadığının anahtarlarıyla açıklamaya çalış, görmelerini bekle, oya, bak bugün cinayet güzel bile kokmuyor, o güzel kokan kadınlar, bütün yeni dalga şarkıları bilen erkekler, iyi niyetini kaybetmiş, kaybedince bundan medet ummuş insanlık, insanlık neredesiniz.

Pazar, Aralık 13, 2009

çok geç olmadan



çarpan her dalgayla biraz daha büyüyor yara. kötüleşiyor, aşkın önünde anlamını yitiriyor, takip edilmesi güç hamamböcekleri gibi, veya çok sevdiğin kitap aralıklarını kaybetmekle, çarşafının içinde bir yerlerde biriken tuzlu su damlaları, limon çekirdekleri, ışıkların rengi değiştikçe kim olduğunu ve kimin tarafından sevildiğini hatırlayamamak, nefretle dolmak, hemcinsine tiksintiyle, günlerinin güzel evlerde yenilen güzel yemeklerin atıldığı leş gibi kokan çöp bidonunun çevresinden dolanmasıyla daima, bütün organlar pırıltılıyken, sadece kötü kokular almak, sadece bulutların üzerindeki kir tabakasını düşünmekle, ve bütün parmaklıklara demir sopalarla saldırmakla şekilleniyor. bağırmak elde değil, yıllarca evveline geri dönmek, yeniden yaratabilmek yaşamayı, haksızlığın nerden doğduğunu anlamak, bulup çıkarmak o kocaman kıpkırmızı bir baykuş kalbine benzeyen duyguyu, ve kurtlarından arındırmak, yeniden doğmak yani, kalbin çarpmadan her nefes alış verişinde, hastalıkları düşünmeden ve yalnızlığı, sadece severek ve aşkla, bir bedene duyduğun aşk, manası bilinmeyen sıfatlara değil, yeniden en başından başlayabilmek, kadınlarla ve erkeklerle, intikam doğmamışken daha, küçük bir çocuk gibi şarkılar söyleyerek, ölü doğayı kurtarabileceğini hayal etmek, hayaliyle sevinmek,

Pazartesi, Kasım 23, 2009

insangarip

oya güzel olanı kaybetti. hiçbir gece doğrulanamıyor artık. hiçbir elbise mazeret kabul edilmiyor. her duvarda kötülük, ona ait olmayan anılar, yine de kıskandığı anılar, vücudunun her noktası kötülük, her saniye kötülük, geçmesini dilemiyor, ağlamıyor, telefonunu kapattı, numaraları sildi, her söz kötülük.

Cuma, Kasım 13, 2009

çığlık şekilleniyor


diyorum ki, bence bütün bunları unutalım, ne diyorsun? yani benim ikilemlerim, temiz siyah külotlu çoraplarımda, kışın giydiğim yazlık elbisede, yazın giydiğim yeşil kazaklarda kalsın, sen bütün bunlara kız ama sonra unut, unut ki geçsin, tren raylarına atlamasın hiçbir kırmızı rujlu anna, aldatmak çünkü ne kötü, güzelleştirmiyor geceleri, verdiği haz, iki çatal karamelli pastaya benziyor, sonra yakıyorsun bütün bunları, yani ben yakıyorum, ben geride hiçbir kitap sayfası bırakmıyorum, okuyorum bitiyor, bazen hatırlamıyorum bile, bazen feci şekilde küstah, ne yaptığını bilmez halde dolanıyorum, bu benim işime de gelmiyor halbuki, ama zamanında bir kahraman bana sen acılarınla varsın demişti, sen onları bırakmak istemiyorsun ki sersem; ben evime kız arkadaşlarımı çağırmakta, gece sokaklarda muzip muzip gülümsemekte kararlıyım, sen onun kararını bile veremiyorsun, haklıydı da, ben zaten bu dünyada en çok haklılığa kızıyorum, çünkü bütün haklılıklar haksızlıktan!, sonra çünkü kimse bu çorap söküğünün başı nerde diye sormuyor, evlere kapanıyoruz, düşünmemeye çalışıyoruz, düşündükçe yağmur yağıyor, ıslanıyoruz, tersimize dönmeye başlıyoruz, sağ elimizle sol taraftan belimizi kavramaya çalışmak gibi, ki bulalım doğruyu, değil mi, sorulara cevap verilir çünkü, saçma sapan haykırmalara değil, duşun altında geçiyor bu düşünceler, vücudunu zorlarken, terlerken, acı çekerek ve tavana bakarak, çünkü aslında gerçek his kaybolmuş durumda, samimiyetle ne söyleyeceksek söylemiyoruz artık, son üç ayımızda gösteriyoruz yüzümüzü, kana bulanmış bir paris marzipan kafesi çünkü istikamet.


ata!, bak seni hapse attırdım, n'oldu, hiç, ben akşam bütün bunları unutmaya güzel ışıklı bir yerlere gittim, sarhoş da olamadım, ipek gömleğin kolları yırtıldı, güldüm, ışık devam ediyordu içimde, kaybetmemiştim heyecanı, en çok bu yüzden seviyorum zaten kaldırımları, ve sen o gece kirli çarşafların üzerinde, veya yerde, veya sırtına batan tellerin üzerinde uyudun, bu arada hala savunuyordun gamohlar'la kredi kartı ihlalcisi haklarını. özür dilemiyorum.


kaçamadım. var olun, güzellikler, güzelliklerle şekillenen teras katları, kocanı kaptırdığın esmer kadın, var olun, çünkü burdan geçiyor kaybolmak, hoşça kalın.

Pazartesi, Kasım 09, 2009

38. koltuk


oya! beni ağlatma. benimle oynama oya. güzel kıyafetlerinin, manasız sözlerinin, hatırlamadığın hareketlerinin cefasını hep ben çekiyorum. benim güçlü bacaklarım, cesur cevaplarım, otobüs biletlerim yok oya, gücüm kalmadı, kalmak, saklanmak, elbiselerimi dolaplara kaldırmak, dolaplardan çıkarmak, yapabildiğim tek şey; sokağa çıkmaya korkuyorum, bardaklardan su içmeye, eve yürürken bakkala uğrayıp süt almaya, nefes alıp vermek bile korkunç bazen, öyle ki titretiyor bütün vücudumu içimde fazla birikmiş kirli oksijen, yüzüklerim parmaklarımdan düşüyor; ne de severek almıştım, ilkbahardı, güzel düşünmene yarar demişti sakallı bir amca, gidip yoğurt çorbası içecektik, vazgeçtik, bu sırada istanbul'a lacivert dalgalar çarpıyordu, ama ağlamıyordu bu şehir, tersine pek de ışıklarla, kahkahalarla sıkıştırılmış intiharlar yaşıyordu, tabi oya, benim buna bir mana vermeme imkan yok, ben kahkahalara çıldıran, ellerini sabunlu suyla yıkarken vücudundan boşalan bütün eski anıları, bir tavşanın peşinden koşacağım diye evimdeki rengarenk cennet papağanlarını unutan biri değil miyim; sıkıntıdan göğsündeki yeşil tüyleri yolmuştu gagasıyla sersem, çirkinleştirmişti kendini, aynı senin yüzündeki küçük tırnak çizikleri, dizlerinde küçük lacivert keklerin üzerine kondurulmuş yaban mersinleri gibi parlayan morartılar gibi, her geceden, her gündüzden bir iz, bunları taşımak kolay mı, ne zamandan beri şiddet içeriyor içlerinden kirli sular fışkıran kaldırımlar, üzerlerindeki ayak sesleri, tatlı içkiler ve temiz yatak çarşafları, ne zamandan beri sevişiyoruz şiddetle, şiddet içinde, şehirlere küfrederek ve yaşlanarak ellerimizdeki çizgilerle, ağzımızın kuruluğu, yıkıntılarımızın artması, yıktıklarımızın azalmasıyla, kararlarımız sürekli molozlar altındayken, beslenemeden, yaşayamadan, göremeden ölmek!, bedeninin değil, hayallerinin, güzel gri bulutların, manolya yapraklarının sana acıyarak gitmesi, sen avuturken kendini, hala bedenim sıcak diye.


güzel günler mi göreceğiz, geyiklerle dolu geceden mi korkuyoruz yoksa, üçer beşer.



dedem t.u'ya sevgilerle,




Pazar, Kasım 08, 2009

o

bana yanlış olanın işaretini yolla, yapmayayım, gitmeyeyim, kendim bulamıyorum

Pazartesi, Kasım 02, 2009

ellis kadınları bu defa bıçaksız



çok şaşaalı laflarla büyüyen ve damarlarının üstü mavi kalemlerle işaretli, gülümseyen, kedi sarısı saçlarının içinden küçük düğümler ve kahverengi ipler geçen, kavuniçi elbisesinin omuzlarından dökülen dantellerinin üzerine hafıza kaybı yaşayan bir akrabadan hatıra kirlenmiş elmas bir broş geçirmiş bir kadın çınar ağaçlarının altında birikmiş ve kurumuş kahverengi yapraklara basmaya dikkat ederek yürüdüğü kaldırımdan davet edildiği, su boruları öndeki gül bahçesine doğru kayan krem rengi eve geldiğinde tavuk karası kıvamında akşam olmuştu, tepelerin üzerinde lacivert pelerinli adamlar belirmişçesine heyecan kapladı içini, okuduğu bir romanı hatırladı; paslanmış yarı değerli taşlı broşları kabanından, beyaz ütüsüz gömleğinden ve tüysüz ve ölü derisinden geçirdiği saniyelerle yaşayan adamların olduğu bir romandı, bir otel yanıyordu şömineden sıçrayan ateşlerle, trabzanlarda orta yaşlı çirkin bir kadın duruyordu, taa zamanında yanlış seçimi yaptığı için saçları hep kirli, otel yanmaya devam ediyordu ağır halıları, yüksek tavanları, suratsız garsonlarıyla, broşlar pembe deriyle sevişiyorlardı, kaynıyorlardı birbirlerinin içine ve mikroplanıyorlardı yavaşça, algılayarak.




kapı aralıktı, müzik sesi gelmiyordu, yanda sallanan söğüdün dalları vuruyordu ikinci kattaki banyo penceresine, ve gölgesi küvete doğru düşüyordu, biliyordu; banyonun yerini, küvetin beyazlığını, küçük sarı lekelerini, ev buz gibi olurdu ama su her zaman sıcak, salon tezgahının altındaki dolaptan alınmış kristal kadehlerden içtiği pembe şarabı, vücudu temizlenirken, duyuları acıya doğru açılırken her geçen dakika, ve duyulurken içerden raylardan korkunç bir gürültüyle geçen yataklı tren sesi çıkarmaya çalışan adam.




midesi bulanmıyordu, çok büyük küpeler takmış, vicodin kollu kadınlarla, bütün yaşamlarını küvöz oksijeniyle geçiriyormuş gibi duran çok güzel adamlarla konuşmaktan çekinmiyordu beklediği kadar, biraz gözleri seğiriyor, kirpiklerine acemice sürdüğü maskara göz bebeğine değiyor, batıyordu, yanağını aşağı doğru çekiyordu maskaralar çıksın gözünün içinden diye, burnunu çekiyordu sonra, mor bir kadehle ne kadar çok lunapark kurulabileceğinin yeni ayırdına varıyordu, ne çok duvar yıkılabileceğinin, kaç vücudun aldatılabileceğinin, nasıl güzel sesler çıkarabileceğinin bu mor kadehin, içindeki parlak limon sarısı sıvıyla, loş turuncu ışıkta parlayan. hayır diyordu adam, parmakları havadaki ametal oranlarıyla bir derdi varmış gibi oynuyordu, korkak antiloplar gibi kaçışıyoruz, ne zaman beyaz korumalı tanklar görsek sokaklarda, kendi dışkılarımıza bulandırılsak, kızsak, bağırsak, sonunda yine kaçıyoruz, susuyoruz, yaralarımızla kalıyoruz ve iyileşmelerini bekliyoruz', kızarıyordu adam, çene kemiği güzeldi, derdi güzeldi, onunla yalnız kalınabilirdi, baş başa, veya kendi kollarının ve dizlerinin sadakatine terk edilerek.




yüksek tavanlı ve lekeli küvetli bu evde uyanacağını içten içe seziyordu ama saklayacaktı bu sırrı, içinde, diğer bütün hayaletleriyle birlikte, bütün günahları, kendini sevmediği dakikaları, yemediği bütün öğünleri ve gitmediği şehirleriyle birlikte, büyütüp, içine sığmaz hale gelene kadar, ki birbirleriyle sürtüşüp yıpranmasınlar diyeydi zaten, bunca sıvı alımı, bunca unutkanlık, mahmurluk üreten.

Çarşamba, Ekim 28, 2009

avusturya'ya, davalara güzelleme


günler yavaş, yalanlar büyük, ve güven olmadık çınar ağaçlarının arkasına saklanmış rüyalar görülüyor. siyah beyaz kırçıllı köpekler balkon korkuluklarından aşağı, eflatun güllerin açtığı bahçeye atlıyor, karnının üstüne; kalkıyor sonra, kız çığlık çığlığa aşağı iniyor, rüzgar hep esiyor, yine esiyor, hacimli gri bulutları doğuya taşıyor, dağlara, sırtında benek benek kırmızı izler çıkmış halde koşuyor köpek diğer tarafa doğru, işiyor, dili dışarda, kız ağlamaklı ve yüksek tansiyonlu, beton zemine oturup bileğini kaşıyor, düşünceleri kafasında sürekli taşınan uzun etekli karısıyla pek de gurur duymayan bir adamın kurmaya çalıştığı aileye benziyor, sağını ve solunu birbirine karıştırıyor, ellerini sırtında birleştiriyor, yerlerini değiştirmek istiyor, bütün kitap sayfalarını koparmak, havaya doğru saçmak, gazete küpürlerini eskimiş televizyon tüpünün içine sokuşturmak, taşranın pamuklarını toplamak bir bir!, kazak yapmak onlardan kendine, yeşil çizgili, değerini arttırmak böylece kokuşmuş modern nefesli alışverişlerin ve savundukları kirli yer bezi kıvamındaki emeğin; hayıflanıyor, gerçekliği ne zaman kaybettik, düşünür olduk yara bantlarının yapışkanlığını ve işkillenmeye başladık her yakınlaşmadan, dokunuştan ve hayatlara tecavüz eden sorulardan; sonra susuyor, ne de olsa değişmiyor sabah boş kaldırımların kokusu, akasyalar, ayva ağaçları etkilemiyor enjekte tavuk yağlarını, sarhoş eden jölemsi bataklıkları, yokuş yukarı, yukarı, yukarı sürülen dalaşmaları, üçüncü kişileri, aşktan öte manasız rekabetleri; sayıyor içinden; bir, tüm çirkinlikleri için, iki, ucuz uçak tarifelerinde yer bırakmayan militanlar, peşmergeler, silahlı kadınlar; davalarından zorla vazgeçtirildi çünkü onlar!, yoksa isveç buzdolapları, domuz pastırmaları daha mı lezzetli geldi yavrum, ha?, ve üç, aslında kolay da değildi kahverengi spor ayakkabılarla dünyayı kurtarmak, ve yine susuyor.


kızın duvarları incecik, yüreği sağlam ve kırmızı, ki engelliyor sayılmaz bu bütün yakınmaları, gitmekten ve kalmaktan korkmaları, çaydan, haşlanmış patatesten alınan doyumu ve rahatsızlığı, İrlanda hakkındaki düşünceleri, grevleri ve dağları, özgür olmayı ya da sadece özgür olmaya haykırışları, biliyor, anlıyor da, gözleri doluyor, ne kadar ekmek o kadar köfte yaşamlardan, sapsarı genelleme güzelliklerden, düşünceden!, düşüncenin yaptırabileceklerinden.


serçe parmağından ilk kan aktığında ve fazla irileşmiş bir çileğe benzediğinde şekli, o zaman hapishanelerden çıkacaklar, bütün tekerlekler hurda kamyonlara tekrar monte edilecek, ve yerler pasından ve anısından temizlenmeden Herat halılarıyla kaplanacak, boydan boya, hayatın ve kanın yerine rozetleri, gülleri geçirerek, hafızayı unutturarak, ve satarak bütün koparılmış parmakları gazetelere amblem niyetine.

Çarşamba, Ekim 14, 2009

mişlen yıldızları, jager saçmaları


bugün on dört ekim, oya ebediyen susmaya karar verdi, hava karanlıkken aldı bu kararı, gözleri uzağı göremezken ve saçlarını yeni yıkamışken, bornozunun üzerine aldığı battaniyeye sarınmış, pencere açık, sigarasını içerken midesini bulandıran. karar verdi, sözleri unutmaya ve kazaklarını laciverte boyamaya, bir de hayatında fazlalık yapan bütün eşyaları çürümüş su kokan küçük depoya kaldırmaya, bütün kadın bedenlerini, lanet ettiği, beynini döndüren, hafızasını kaybettiren bütün kadehleri kaldırmaya, kemiklerini acıtan morartıları, bacaklarını hareket ettirdiğinde ağrıyan upuzun siyatiği ve sylvia'nın portakallarını bütün zeminlerde kokusunu aldığı, kaldırmaya, ve unutmaya karar verdi oya; oya'nın her hareketi yersiz, küçük sincapların sivri tırnaklarından fırlayan dikenli at kestaneleri kadar korku saçabiliyor kaldırımlara, 'girilmez oteli'nin binasını çepeçevre saran asansörün kaygan zemininden gül kurusu ayakkabılarıyla sallanarak çıktığı ve beyaz örtülü ahşap masanın pencere kenarından istanbul'un katedrallerine bakmayan tarafında oturan uzun perçemli kadının yanına oturup kuş üzümlü şehriye pilavı istediği günün ardından gördüğü rüya kadar sakinlik veriyor en fazla ve huzur; sakallı bir adamın ucu sivriltilmiş demir şişleri kirli samanların üzerine fırlattığı adamların ve kadınların cinsel organlarına binlerce kez sokup çıkardığı, öldürmediği ve kanlar içinde yerde yattıklarını izlediği bir rüya, istanbul'daki paslanmış katedrallerden daha mantıksız değil tabi, ve oya içindeki beyaz tüllü psikozunu evlendirmeye hiç de niyetli değil kendine pek de güvenen ve rahatı çok ısınmış kalorifer kapaklarına benzeyen normallikle; sular damlamaya devam ediyor kenarları tuz ruhundan sararmış küvetten lacivert taşlı zemine doğru, ve lisa e her zamanki sesiyle bütün bezlerinden isveç sütleri damlayarak şarkı söylemeye devam ediyor, huzursuzluğu besleyerek ve daha da güçlendirirken şeftali sarısı saçlarıyla baltaların peşinden koşan ve kösnüsü katillere özenen kadınları.

Salı, Ekim 13, 2009

son


oya,


rahatlamak için içimden eski zamanlara ait melodiler mırıldanıyorum. dudaklarımı oynatmıyorum, gözlerimi evin beyaz taşlı balkonundan görünen karşı kaldırımda yaprakları sallanan akasyaya dikiyorum. bir sürü, bir sürü sözcük geliyor aklıma, bir sürü güzel hayal, korkuyorum, unutuyorum. geçmiyor.


garda görüşmek üzere,

Pazartesi, Ekim 05, 2009

içim


yapamıyorum oya. ayakta kalmayı, elbiselerimden her daim heyecan, tutku akmasını, yeşil akasyalarda çürümüş yaprakları görmemeyi, sözlerimi, yeminlerimi, beceremiyorum; sen sardunyalarını sularken demir parmaklıklı balkonundan, ben aşağıda, kaldırımın üstünde ayakta duruyorum, sular damlıyor yüzüme, kırmızı pabuçlarıma, açım, başım dönüyor, dünyadaki bütün suçları işlemiş kadar sabıkalıyım, elektrikli sandalyeyle ölümün uzun vadeye yayılmış biçimiymişçesine eriyorum her geçen gün, ama öne doğru adımlar da atmıyorum; hep geriye, geriye doğru, yüzüme bakılınca sabah sabah içilen tek şekerli çay kıvamında bir huzur yayılsın istiyorum, ama olmuyor, huzurdan çok uzağım, sevgiyi hissetmekten ve sıcak davranmaktan yakınlarıma, bir kuş uçsa işkilleniyorum, geri vitese takmış öylesine akıp giden arabalar heyecanlandırıyor beni, kızgınım, kızgınlıkla yürümüyor oysaki içinde tuzlu krakerlerin yendiği trenlerle gidilen nükleer santralli şehirler, ve sabah siniriyle yumuşamıyor queens kaldırımlarında duyulan kızın topuk sesleri, yine aynı dönüşler oysaki, aynı dönüşler ve sonra düşüşler, gece veya gündüz, sarhoşken, yanlışken yaşadığın bütün dakikalar, sokakları arşınlayamıyorken artık yorulmuş kaslarından, kapalı gözlerinden ve üstüne devrilecekmiş gibi duran silindir otellerden, aynı; plastik kahve bardakları ve aşkın yavaşlığı, biçimsiz yüzüklerle, çıplak göğüslerle dolu dünyanın hızına ayak uyduramaması, bu hız, çünkü, senin içinden geliyor, motor nöronlarından, kırmızı kaslarından, aynı noktaya odaklanmış duran bakışlarından, buna değil bu köhne şehir, en ihtişamlı kristal avizeler sarkan uyduruk salonlar bile yetişemez, sahtelikten gerçeklik çıkarmaya çalışmakla olmuyor, bu uğraş en neticede sana gerçek görünüyor salt, başkaları hep kırmızı halılarla, yüce nesnelerle, güzel çantalarla uğraşmanın, insanlardan nefret etmenin, kendini yerden yere vurmanın kahpe bir küstahlık olduğunu düşünüyor, hem de küçük, dudaklarındaki pembeliğin bir manası yok çünkü kimsenin görmediği parçalar gerçekleşemez, gerçekleşmezse bir mana ifade etmez; boşluğa bakanları da görüyoruz, boşluğu arayanları, çekik gözleri, bilmiş tavırlarıyla, her şeyi bitirmiş olmak ihtiyacı duyanlar, öyle sananlar, dar sokaklardan ve tehlikeli adamlardan bahsedince, kırk gün kırk gece gezince dünyayı, aç kalmaktan bir erdem çıkarmaya başladığını hissedince -bunun müthiş bir zırvalık olduğunun ayırdına varamadan, ve günün sonunda şişelerin arasından uzatınca ağırlaşmış kafasını; o ünlü duvarla karşılaştıklarını, sanırlar. yanılırlar, ama müzik, ışık ve kadınlar devam eder, kıvırcık saçlar hep zeytinyağı kokar, böyle 'bitirilmiş dünyalarda hep daha çok istenir bedenler, ama bahsedilmez de tabi bundan, sıkılınmaz da hiç, sıkılanlar da çok engebeli yollarda bulurlar kendilerini, kimsenin bisikleti yoktur ve güneş hiç doğmuyordur.


yani, oya, senin kafasızlıkların, maneviyattan uzak kaygıların, çırpı bacaklarınla tavladığın adamlar, bunlar, banyodan çıkınca bir bardak votkanın içine sıktığın birkaç damla limon suyunun seni hala huzursuz ediyor olması, ki bu senin fallop tüplerinde biriken yüksek tansiyonundan ileri geliyor!, ve ben, kavrulup simsiyah olmuş parçalarıyla hala üstüne giden, seni saçlarından çeken ve acımadan içime sokan, birbirimizle iyi geçinmek zorundayız ki gözlerimize çarpmasın uçaklardan sağa sola çarparak inen hayaletler,

Salı, Eylül 29, 2009

giderek bağıramamaya başlıyoruz


eve yürürken gözüne bir kuş çarptı. hava kararıyordu, kaldırım taşları deniz dalgalarına benziyordu, yanından geçen insanların üstünde hep aynı etekten vardı ve cinayeti andırıyordu. kuş havada guguklu saat sesleri çıkararak, çarpmanın vermiş olduğu sersemlikle yalpalıyordu, hava karardıktan sonra dar sokaklarda kavuniçi elbiseleri ve elbiselere hiç de uyum sağlayamamış sarı saçlarıyla yalpalayan kadınlara benziyordu. düşüncesindeki tekdüze dönüşlerin geldiği radde artık onu sıkamayacak kadar tanıdıktı, biz diyordu arkadaşları, bizim yıkıp yerine koyamayacağımız şeyler var!, nasıl oluyor da bir yer kazandırıyordu bu söylenen, bu insanlara yüksek ve havadar teras katlarında, nasıl oluyordu da bunu düşünenlerdi hep en çok tartışılanlar ve tartıştıklarını sananlar, şaşırtıcıydı, yani beyaz elleri, sivri bibere benzeyen çeneleri, çok bilen, ama tam olarak ne bildiğini bilmeyerek bakan gözleri, melodilerle kurduklarını sandıkları müthiş manasız yaşamlarıyla 'patlatmanın zevkine varmış, ve yerine iki akasya bile dikmemiş adam ve kadınların fütursuzluğu.


hayaller gerçekleşmeyince, yetinilmiyor.


Pazar, Eylül 20, 2009

mösyö rollebon gel-gitleri


rüyamda gördüm. upuzun ahşap bir masanın başına oturmuş kırmızı kukuletalı yaşlı ve sakallı bir adam teneke bir bira kutusunu açmaya uğraşıyordu. havada sürekli içinde ironi, satir, kabarık etekler sözcükleri geçen bir uğultu duyuluyordu. bir yandan sokak lambalarının altında bekleşip sigara içen bir kız iki erkek, -ki burası güzel ama soğuk bir şehirdi ama hangisiydi bilemedim; kütüphanedeki kitapları alfabetik sırayla okuma planları yaparken, bir yandan büyük ve yüksek duvarlı odalarda çok tutkulu bir aşkın noktası konuluyordu. telefonda sesi neşeli geliyordu kızın, kızı hiç görmedim sadece sesini duydum, muhtemelen üstünde pijaması ve ayağından çıkarmadığı gri botları vardı, ellerini saçlarının arasından geçirip gözlerini kapatıyordu, sesi neşeli geliyordu ve karşısındaki gerçekten sesin ne kadar neşeli ve tatlı geliyor demişti, sevinse miydi üzülse mi, asaf kafaları hakikaten tutmuş muydu ki, bu kadar başarılı mıydı artık yıllar sonra ajda pekkan sözleri olmaya hala, veya şöyle düşünmeliydi, uzun ahşap masanın başında duran yorgun gözlü adamda, sokak lambasının altında büyümekten bahsedenlerde, telefonun ucundaki seste hep bir yalnızlık hissediliyordu, bu insanların yalnızlığını kokladım rüyamda; çok fazla yaşamadıkları hayat birikintisi olduğunu veya bulantılarının en korkunç raddesinde gülümsedikleri anları düşünüyorlardı ve hep düşüncelerinin tersine davranmalarını sağlıyordu bu, bir de şehir her daim soğuktu, yüzlerine yün atkılar doluyorlardı, dizlerini tozluklarla örtüyorlardı pantolonlarının içinden; hep soğuk içkiler içiyorlardı ama, ve yenilgilerini kabul etmek istemeyen tatlı sesli o kız gibi, sokak lambasının kıvrımlarından manalar çıkarmaya çalışmayan ve susan adamlar gibi, kukuletalı bunak gibi umutsuzlardı; mideleri bulanıyor ve taşlar giderek ağırlaşıyordu.

Cuma, Eylül 18, 2009

klişe saçmaları - tansiyon


bu cumayı benimle birlikte büyüyen veya büyüyemeyen huysuzluğuma ve sinir harbime ithaf ediyorum. bu, kabullenmek veya alışmaktan öte bir iç geçirmişliği, akşam üstü içkilerini veya dakikalarca kafa patlatıp yine de cevabını bulamadığın ruh hallerini anlatır. bedeninle var olduğunu ve var olmanın tek şartının bedenin olduğunu itiraf ettikten sonra yaşadığın seğmenlerden tunalı'ya yokuş aşağı yürüyüş kafalarıdır...

Salı, Eylül 15, 2009

5. günde itiraflar


dışarı çıkmak için sakinleşmesi gerekiyordu. sakinleşmesi için eteğinin kaldırım taşlarına sürünmesi ve kirlenmesi, ortadan ikiye kesilmiş elmaların kararmasınlar diye içlerine limon sürülmesi ve güneşin hep aynı şekilde hiç ısıtmaması. hep anlaşılması ve anlamazlıktan gelmesi, çam ağaçlarının koyu yeşil yapraklarının çocukluğunu ve kahve fincanlarıyla karınca yakalamaya çalıştığı günleri hatırlatması, her geçen dakikanın kendine adanmış özürlerle!, yeni anlaşılmış inciten laflarla dolu olması. topladığı bütün pembe incilerin, küçük sarı post-itlerin ve vücudunun bütün küçüklüğünün neticesi, sikilen düzinelerce kadından -üstüne üstlük hep, yeniden istemiş kadınlardan, bahsetmekten daha derli toplu olmalıydı, belki saks beşinci cadde'de satılacak küçük fas güllü parfümler kadar!, veya daha fazlası; hem ne üzücü, kimse bunun pek de çirkin bir metro istasyonuna benzediğini veya olgunlaşmamış çekirdeği kırıldığı için mide bulandırıcı bir tat bıraktığını anlayamıyordu ağzında.


ayakkabılarını giymesi, kapıyı kilitlemesi için, belki de geri dönmeyeceğinin hayalinin daha elle tutulabilir olması gerekiyordu, arkasında bıraktığı market alışverişleri fişlerinin -biberli füme peynir yemişlerdi, ucuz şarap içmişlerdi su bardağında, tadı da güzeldi hem; küçük bar sandalyelerinin ve mırıltı halinde kulaklarına yayılan müziğin canını acıtmaması artık ve tanıdık gelmesinden öte yaşanmış geldiğinden bütün sokaklar, başka sokaklarda başka hayatların yapılabiliyor olduğunu bilebilmesi ruhunun ve bünyesinin; sonra kimse ona özünün, oluşunun nedenini sormamalıydı, çünkü o yokuş tırmandıkça bitmiyordu, hep daha da ileriye sürülüyordu sorular, hep daha içinden çıkılmaz bir hale geliyor, fazla biriktirdiğin ve tepesine kadar dolmuş bir kumbaranın sıkışan madeni paralar yüzünden açılmaması gibi bir his yaratıyordu, patlamak da olmuyordu, tüm parçaların ve durumların bir sınıfı belirlemesi gerekiyodu, patlarsan küçük, susarsan büyük, belki de tam tersi, siyah veya beyaz, bırakmak veya kalmak!, ne de olsa artık hayaletler de gelmiyordu yardımcı olacak.


kapıdan dışarı adım atmak, ruhunu deterjanlı bezlerle temizlemek, veya en basitinden duyulmak için, 'evet. aslında böyle olmalıydı, demesi için gözleri ilk defa bir gökdelen görmüşçesine acı ve şaşkınlık içinde birinin; belki de oya'nın artık, dünyadaki bütün kötü niyetli kadınlar ve zavallı erkekler adına, ve onlara ithafen, belki de artık bırakması gerekiyordu.

Cuma, Eylül 11, 2009

2


hayallerimizde hep güzel saçlı, mütevazı insanlar -yorgun ama canlı olan insanlar, konserve sardalyaların durduğu beyaz tabaklar ve inci çiçeklerinin üstüne düşen gün batımı olsa; kalbimizin tam ortasından geçen ince bir beyaz iple bağlı olmasak da yaşamaya, sinirlerimizi bir gevşetip bir sıkmasa kötü niyetli kadınlar ve zavallı erkekler; mesela dışardan bakılınca özetlenemese yaşadığımız her dakika kıskançlıkla ve acıyla, ve bunun yerine ne güzel çatal bıçak kullanıyordur kim bilir diye hayal edilse ela gözlerimize bakılınca, atakule'nin tepesinden kendini aşağı, tahta yığınlarının üstüne bırakan adamın gömlek cebindeki tek sigara kadar manalı olsa çıkmalar, gelmeler ve gitmeler, düşünseler ki mesela; bunlar bavul toplamıyor, masalarda oturacaklarsa sessizleşiyorlar çevrede dönüp duran, yokuş yukarı durmadan koşan parçalara, insanlara inat, bardakların şıngırtısı duyuluyor, kalın bir kadın sesi gülmemek için kendini zor tutan, deseler keşke!, hayatlarımızın mutlu tarafında onca acı, mutsuz anlardaki bütün çimenli parklarda içilen içkiler, varlığının ne kadar ışıltılı olduğunu konuşmak filan, saçma!, düşünülse gece kaldırımdan gelen fısıltılarımızın, odalara girerkenki ifadelerimizin, yere bakarken düşündüğümüz bütün mağlup ataklarımızın, ve atamadıklarımızın!, bulantılarımızın -kan ilaçları yüzünden; bunların hepsi şekillendiriyor hayatta kopartamadıklarımızı, bırakamadıklarımızı, k ı z g ı n l ı ğ ı,

Çarşamba, Eylül 09, 2009

1

bulantı diye bir kitap okuyorum. ismi mide bulandıran bir çiçek var, nasır çiçeği. güzel mor çiçekler açıyor, iğne yapraklı çiçekler, gece güzel görünüyor, o çiçeği suluyorum. karşısında badem yiyorum, çatılara bakıyorum, değişik bir çatı katı bulabilir miyim aralarından diye. renkli kalemler alıyorum kırtasiyeden, beli göğüs kafesinde biten bir pantolon, para harcıyorum, kahve içiyorum, yürüyorum. havayı kokluyorum, kötü kokuyor. akşam yemeği hazırlıyorum tek başıma yiyorum, maç seyrediyorum televizyonda, sigara içiyorum, başım dönüyor. sabah çok aç kalkıyorum yataktan, biraz midem bulanıyor, kahvaltı yapıyorum çay içiyorum, trafikte korna çalan şoförlere kızıyorum. haftasonu gelince keyfim yerine geliyor ama kısa sürüyor. unutuyorum, ağlıyorum, sonra tekrar başlıyor.

Salı, Eylül 08, 2009

devamsızlık

bugün hakkında hayal kurup pek de mutlu olamadığım şeyi yapmak için son günüm. bu son günden sonra tabii daha da rahatlayacağım, kendimi avutmam veya beyaz dirseklerimin acınası haline bir kılıf uydurmam için çeşitli mazeretlerim olacak. kendim yarattım bu mazeretleri. korkumu ve tembelliğimi. ankara'da sonbahar başladı bugün, tam da gününe denk geldi. müthiş gürültülü sesiyle bir tren kaçırmış gibi hissetmiyorum, ne bir eksiklik hissi var içimde ne de bir kıskançlık. seçtim, sadece yokuş aşağı yürümek kaldı artık. ve sıkıştığın yerin küçük kaldırım taşlarını ve kirli çöp kamyonlarını sevmeye alıştırmak kendini.

Cumartesi, Ağustos 22, 2009

bu, bütün yazarlara ve hiçliğimi ortaya çıkarmalarına efendim

bugün tam güneş batarken, ve bütün sarmaşıklar hala yeşilken, oturduğum masanın önündeki insan topluluğunun arasından konuşan bir ses şöyle dedi; ankara şizofren, istanbul paranoyak! bir bütün oluşturuyorlar bu yüzden!

kim birilerine gül bahçesi vadediyor kuzum? veya ben naçizane cahilliğim ve deneyimsizliğimle demek isterim ki, borges gerçekten küstah ve kendini beğenmiştir ama bu yine de yetmiyor gözlükleriyle cesaretten bahseden -cesaretin müthiş bir yetenek olduğundan, ve yüzde 23 kıvamında sabah kahvaltılarında konuşulan bütün fazıl say melodilerine karşılık hayattan keyif alan beyefendilere; neden!

her şeyin farkında olup hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünmek ne kadar da beklenmedik bir klişe viktor yahu

Cuma, Ağustos 21, 2009

çırpınıyorum dostlar! çırpınıyorum


şunu anladım, tamı tamına gerçek ve yakıcı bir ağlama anı elde edebilmek için kokusunu aldığınız ve dokunduğunuz tüm hayat parçalarının mükemmel bir şekilde sıraya dizilmiş olması, ve ne mümkündür ki can acıtması gerekiyor. hayattan elde ettiğiniz bütün artı ve eksi puanlar; taş merdivenlerde oturup güneş batarken sigara tüttürmek, kocaman gövdesinden akan yapış yapış sakız kıvamındaki sıvının yavaşça aşağı süzüldüğü söğüdün altındaki banklarda oturup anlaşılamayan filmlerden bahsetmek, bütün bunları yaparken üzerinizdeki kot pantolonun ne bir dikişini ne düğmesini hissedebilmek, ve ağustos'ta üşümek; mesela, la minörlü bir melodi duyduğunuzda ağlatacaktır sizi, ama öyle bir ağlayış olacaktır ki bu, size siyah elbiseleri veya torino'nun akşam buluşmalarını filan anımsatacaktır, ve bu ikircikli andır en çok aşık olacağınız ve edeceğiniz salinger'dan anlayan birine/birini mesela.

Salı, Ağustos 18, 2009

yavaşlayan hayata ellis kreması


oya, beyaz duvarlardan fışkıran kanla dehşet ve sersemlik arasında bağırarak koşuşturan beyaz önlüklü kadınlar ve adamlarla, mavi bikini kumaşlarının kenarlarından bileklere doğru akan güneş kremine bakarak cinli kokteyller içen kadınlarla, çevresinde olup biten hiçbir kokuyu duyumsayamayan, konuşulanları duymayan, hareketten yoksun, beyaz çizgili pijamasıyla kumaşları yırtılmış haki bir koltukta oturan bir adamla ilgili rüyasından uyandığında hiç de terlememişti; patileriyle gözlerine yanlışlıkla bastığını fark etmeyen, hızlı hızlı nefes alıp veren köpeğini yorganın altına saklayarak duş almak için çıplak ayaklarını beyaz parkeye bastığında evde yalnız olduğunun ayırdına vararak nefesini tutmaktan vazgeçti, soğuk taşların ve sert parkelerin üzerinde dolaşmaya başladı.

dudaklarının kalkmış derilerini soyuyordu dişleriyle, ve haritadan baktığı kaldırım fotoğraflarını düşünüyordu, öğleni geçmişti saat; nasıl da birbirine bağlanıyordu yaşadığı tüm anılar, sevdiği biçimsiz heykeller, insan yüzleri, kahve makinesinden gelen mide gurultusuna benzeyen sesler bile anımsatıyordu, anımsamak iyi mi geliyordu bilmiyordu, dümdüz, incecik bir çizginin üstünde dengede durmaya çalışırken; bedenini sarmalayan tüm değişkenlerden, bütün sözlerden ve renklerden algısını besleyerek ve yine de harekete geçmeyerek, bir kelebek ömrü misali yani, kanatlarının fazla açılmamasına dikkat ederek, ki hiç de tarafını tutamıyordu masumiyet müzelerinin; ayırdına da fazlasıyla varamıyordu kime yaraya tuz ve kime şirinceye füme olduğunun. bütün hayatı yani, artık bu komik midir, yoksa sürüncemede bırakma hali midir!, büyükçe bir yapbozu bozup tekrar yapmak ve sonra tekrar bozmakla geçiyordu, bütün parçalar hep aynıydı, güzel, neşeli ve ışıklı parçalardı bunlar ama belki de fazla temiz çabuk kirleniyordu, veya bu yapbozdaki bütün müthiş parçalara; kristallere ve serin arka bahçelere işte, tepeden, hiç orda olmamışçasına, veya olmayacakmışçasına bakmak kaşımaktan yara olmuş, damarlarının üstünde kırmızı benekler çıkmış ve yine de kaşımaya devam ettiği iç kısmı gibi geliyordu dirseğinin.

akşam üstü oya saat kulelerini, osmanlı saraylarını, planörlerle uçmayı, kafasında dönüp duran bütün hayallerine rağmen tamamlayamadığı cümlelerini ve veremediği cevaplarını düşünürken, ve yine de basitleştirebildiği için yaşadığı her dakikalık komediyi ve acıyı, balkondaki akşam sefaları ve japon güllerinin yanında duran masaya örtüsünü serdi, masanın dayalı olduğu koyu yeşil apartman duvarına asılı eski bahçe kapısının üstünde üç tane cam şamdan yavaşça şıngırdadı.



Salı, Ağustos 11, 2009

geçti


tatil yaptım döndüm. kahküllü ve turuncu ince bir çizgiydi. döndüm, hiç trafik yok. dolmuş geçmiyor. yağmur, londra vs hayallerine dalacak loş bar masalarının keyfi kaçtı. benim de. yokuş yukarı çıkmak veya aşağı inmek fark etmiyor. mana, cesare, son kullanma tarihinden iki gün geçmesine rağmen yenilebilecek tahıllı yoğurtlara benziyor, tatsız, karaktersiz.

okullardan mezun olunuyor, çorapların üstüne topuklu ayakkabı giyiliyor, birilerine laf anlatılıyor, kaldırımlardan yürümek daha da zorlaşsın diye, tam bir manolya mutluluğu yaşanıyor, osmanlı hançerleri aromalı, üçüncü dünya tadında,


zamanla dükkan açılacak

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

deri değiştirmek


kendimizi değiştirmeye gücümüz olduğu kadar sevebiliyoruz kafeterya kapılarına asılı beyaz jaluzileri, içerde içilen sebze çorbalarını, insanların oturmaya gelebilecekleri fikrini bu yerlere, ki bunu anlamak için; birilerinin bacak bacak üstüne atarak ihalelerden bahsetmesini, gerçek bir aşk gerekiyor bedenine, ruhuna; sadece değiştirmekle olmuyor zamanı, kaldırımları, sözlerini geri sarmakla, aptal sesler çıkarmalarını dinlemekle yapılamıyor, limon ağaçlarını seven adamlarla, tüm beyin kıvrımları şikayetle, tatminkarsızlıkla dolu, güneşten kamaşmış gözlerle yürüyen kadınlarla sokaklarda, olmuyor; ne zaman diz kapaklarımızın arasında akülü çocuk arabasının geçeceği kadar boşluk oluşmuşsa o kadar azalıyor gücümüz; sabah güvercinleri, vapur düdüklerini filan düşünerek kalkmak bomboş, loş bir eve, antredeki taşları soğuk; şehre bakan akşam sefalarını sulamak saat altıda ve mermer masayı sabunlu bezle temizlemek, kareli masa örtüsü sermek ve oturmak adına yarım saat sonra; devam etmek!, devam etmek için fazla gücümüz kalmıyor, o yüzden yavaşlamamız gerekiyor, çünkü cam kaselerde humuslar, hiç mi hiç oralı olmamak etrafından akıp giden konuşmalara, hareketlere, yalnızca mineleri düşünmek ve kadınlığın aşağılık görüntülerini insanlığın gözünde; vera viktor kadar iyi değildir sonuçta beyaz dantellerini dikerken, ve virginia katılmaz belki taşlarıyla bu görüntüye, çünkü kendisi de misojini kıvamında hapşuruyordu bloomsbury parklarına doğru; işte yetmiyor, yavaşlamamız gerekiyor!, yine de güneş batarken yazın bıraktığı turunculukla yanaklarda, ve kolların uyuşurken aldığın keyiften, aşktan ve sıcaklıktan; etrafındaki bütün parçalar devam ediyor, koşarak, yavaşça yürüyerek ya da, ama daha yara almadıklarından arkalarına bakmayabiliyorlar, ayakkabılarını temizlemiyorlar tozlardan ve sıvılardan; parçalar akarken birini seçmen gerekiyor, güneşin turuncusunu veya toz tutmuş tezgah üstlerine benzeyen şehirlerden birini, sadece artık daha yavaş, çünkü yavaşken kokular daha güzel geliyor nefes alıp vermeyi öğrendikçe, ve sabahlar daha az isli, uyandığında bedenin daha düz, ve umulmadık derecede istekli.


Çarşamba, Temmuz 15, 2009

ellis'le erken baş dönmeleri randevusu


çok konuşuyordu oya! küçük sarı duvarlı evinin kare yatak odasında, sırtını kahverengi komodine dayamış, konuşuyordu, gelmelerden ve gitmelerden, kırmızı kalplerden, eğlencenin ne kadar küstah, nasıl da bencil olabileceğinden bahsediyordu; bunu kendini eleştirmek için mi yapıyordu, başka taraflara mıydı yoksa lafı, anlaşılamıyordu, fazlasıyla kaptırıyordu bedenini müziğe, ışıklara, övgülere, ki ne yapsındı!, kimse yenilenemiyordu oya'nın yanında, bir oya vardı!, oya'nın saçları, çantaları ve ekose desenli kazakları, bir de o müthiş umursamazlığı ve yanında çok kıvamlı avokado sosu gibi giden çılgınca bağırışları, OYA BİLE yapamıyordu rahat, rahat nasıl olunur! nasıl olunur diye soruyordu, elinde pembe bir kadeh, diğer eli delice hareket ediyordu, gözleri jüpitere benziyordu, altları haleli, içi parlak ve yumuşak, söze gelince tehlikeli.

oya nefesini tutuyordu, nefesini tutunca görmüyordu, yanında bitmiş küçük şimşirler dışında bir kadın bedeni veya bir erkek bedeni, görünmez oluyordu, sözler batmıyordu çene kemiğine, sarılışlar, göz makyajları, diğerlerinin eğlendiği her dakika, şimşirlere bakıp pavese'yi düşünüyordu, ama geçmiyordu, hiçbir zaman geçmiyordu, kaval kemikleri birbirine dolanmış otururken insanlar oya'nın ruhunu istiyorlardı yahu!, bilek kemiklerinin beyazlığını, ve pek de bakmamış olmasını onlara, saçlarının kokusunu ve onları koklamayışını, bir bilselerdi!, bir bilselerdi oya ne menem bir şeydi!, parmaklarına sürdüğü uyduruk ojeler kadar geçici, bir ateş topu adeta!, oya'nın ne yapacağını kim bilebilir, kimi tartaklayacağını, kimin banyo aynasına iltifat edeceğini, hangi kadına kalçalarını eritmesi gerektiğini söyleyeceğini, hangi kadehler ve hangi müziklerle duygulanacağını, hangi günler gözlerinin parladığını ve ne zaman grileştiğini gökyüzünün, hangi sabah uyandığında omlet, ne zaman öpülmek isteyeceğini, susacağını, bağıracağını veya gideceğini.

kadınlar, en sevdiğim


iyiliğimiz üzerimizde olunca, bütün elbiseler yeşilken dolaptaki, ve halının üzerinde dağılmış bütün ayakkabılar bordo üçgenlerle doluyken, ellerimiz titrerken kahkahalar atarken ve güzelliği dramatize etmek, dramatize edilmiş güzellikle ne bok yiyeceğiz, salatalık turşusu?, diye konuşurken gözlükler yetmezmişçesine; yaşlı binaların arkasından görünen, sahanda yumurta kıvamındaki güneş kiliselere bekçilik eden bütün chimera'ları cüzzamlarken ışığıyla, ki parlattığı her yeri iyileştirmiyor bu meret, trafalgar'da akşam olurken yani, o yeşil elbiseyi çekip omuzlarının üstünden bedenine bıraktığında, bir sigara yanıyorken gri kül tablasının üstünde, outra vez doldurmuşken bütün evi, şampanya kadehlerinin yayvan olduğu çağda yaşarmışçasına; bununla pek de ilgilenmezken, ve battığını düşünürken kahvaltıda ve ikindi rozelerinde hayatın sana, ve tamamen bu sinir içinde nergiz tarlaların olsun diye hayal ederken ve kahverengi halının üzerinde yuvarlak lekeler çarpıyorsa gözüne, birileri koşulsuz sevgiden bahsediyorken hala yaşamın ikircikli bir tarafı olduğuna inanmışken, ve bir de üstüne üstlük severken bu tartılara sığmayan halini, bu garip dengeden huzursuz olup geceleri limon sıkılmış suyunu ağzına götürürken siyah fonda kırmızı arial gibi olduğunu düşündüğün bütün korkularla birlikte, trafalgar'da akşam olurken!, güneş batarken, saçlarını kıvırırken kadınlar ve akıllarından geçmezken başkalarını süzmeler, ve konsantrasyon gerektiğini düşünüyorlarsa kırık bardaklardan içilen majesteleri içkileri için, ve samimilerse cenklerinde, ve açıklama ihtiyacı duymuyorlarsa kıvrımlarının içinden geçen, portakal dilimlerinde çözülen belalarını, kendi başlarına dakikalarca durabiliyorlarsa, yüksek tepeleri, çam kokusunu, planörleri düşünerek, yetmediyse yedikleri ve var edemiyorlarsa içlerindeki acı soslu beyaz etlerini!, sayılarla, harcanılanlar ve başlangıçlarla, yani;

tırtıklamayı seviyorlarsa, yemeyi değil,

küçük kırmızı yara izlerini sırtlarındaki,


cevap yok sonra karşıdan, evde kalan çeyrek makarnalarla yapılmış bulamaca.

Salı, Temmuz 07, 2009

klişe saçmaları - tetkikler


düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük



yaptıklarının farkında değiller. bir çoklarının farkına varamadığımız gibi küçük küplerimizin içinde.
oysa acıyla beslenen, üzerine bir bardak soğuk su içmeyen hatunların da karaladığı gibi ne kadar da çok görülecek şey var etrafta! sarılabileceğin ağaç gövdeleri 40 santim radyuslu, donmuş böğürtlenlerin yanında içtiğin çilekli şampanyalar boğaz manzaralı evlerin çatı katından, ki buraya fazla kesif kaçıyor yakışıklı fransız yazarlar!; ve üstüne üstlük ağlamak da bazen güzeldir' kafalı, içli mi içli suratlı, kırık yüzlerde sulanan gözlerin merkezden kaçma etkisi yaratacağını düşünen, kendi kırıklıklarının güzelliklerine yansıması üzerine kafa yormaktan öte, ve sırf bu yüzden, düşünemeyen, düşününce erkek katili/delisi olan

kadın arkadaşlarım; deniz yıldızları ararken kimsenin gitmediği koylarda, ve kimsenin gitmediği koylara gittikleri, bir de deniz yıldızı aradıkları için,

bu yaptıklarının pek de ankara metrosu misali iğreti durduğunun ve birbirine yapışmış makarna kıvamına yavaş yavaş yaklaştığının ayırdına pek varamazlar.

keyifli kadeh kaldırmalar, vs

Perşembe, Haziran 25, 2009

merdivenler


bir süre sonra,

anlayıştan, anlamaktan, çirkinlerden ve güzellerden hoşlananlardan, kalabalıktan, korna sesinden ve bozuk insan davranışından rahatsız olmayanlardan, kahverengi delik deşik ayakkabılar giyen, aslında gerçekten etine dolgun olan kalçalarının etine dolgunluğunun farkında olmadığından kırmızı keten pantolonlar giyip, pek de rahat ettiğini söyleyerek hakikaten samimi kahkahalar atanlardan, yağmursuz, kapalı bir akşamüstü yokuş aşağı yeşil akasyaların yanından yürürken arkasından elinde plastik torbalarla ve kösele ayakkabılarının kaldırımda çıkardığı gürültülü sesle sırtına doğru yaklaşan, öğle yemeğinde yediği, yemekhanenin soğuk tencerelerinde beklemekten üstü kalın tabakayla kaplanmış yaşlı insan derisi renginde mantar çorbasından bahsedenlerden, sabah çiğ ve mavi ışıkla uyandıktan sonra sadece bedeninin içinde rahat olanlardan, dişlerini kötü kokan ve boyaları dökülmüş bir banyoda fırçalarken yine de'yle başlayan cümleler kuranlardan, yedikleri, güldükleri ve giydikleriyle fazlasıyla böbürlenenlerden, ve bunları rahatım'a getirenlerden; gri gömlekleriyle hikayelerini anlatanlardan cesurca, katil kıvamında, veya özgürlüğün pastasını yerken beyaz çikolatalı;

bir kez!, bir kez bile düşündüğünden daha fazlasını söylemeyen, biliyor diye kalbinin gül koktuğundan, şeffaf gövdenin altından görünen kemiklerden, uzun yollar katettiğinde sulanan gözlerinden bahsetmeyenlerden, gerçekten ne çok uğraştığını, yeşil banklarda oturmak için bacaklarını düğüm yapıp veya sabah kalkıp limonata hazırlamak için nane yapraklı, anlayamayanlardan, küstahlığın teninle, omuzlarındaki üçgen şekillerle doğru orantılı olduğunu göremeyenlerden,

hazzetmeyen, bunlardan hiç koku almayan, bunlara dokunmayan, yataktan sallandırdıkları bilek kemiklerine asılı kalmış ayakkabılarını çıkarmaya pek yeltenmeyen, susan, susan, çürük vişne kıvamında insanlardan


bahsedilecek.

Salı, Haziran 23, 2009

dalga, durulma


yatak çarşaflarına sarılıyor zaman, yapılacak bütün işlere ve akşam yemeklerinde yenilecek kabuğu soyulmamış karideslere; zaman bütün parçaları içine alarak, kendi içinde, hoşlandığımız ve korktuğumuz bütün parçaların, sarı saçların, güzel kokan buklelerin, kahverengi komodinlerin ve kadife çiçeklerinin etrafında spiraller, evler çizerek, etrafında dönerek, sonra yine dönerek, sarsarak bütün gelip giden ruhları, ve mahvederek dışındaki bünyeleri, mide asitlerini, geçiyor, akıyor içimizden. zaman geçtikçe içinden geçen bütün parçalar ağırlaşıyor, ama giderek küçülüyor da, aptal kızların ellerinden kaçırdığı balonlar gibi küçülür, küçülür, patlardı gazlar birbirine karıştıkça; gazlar, sıvılar, giderek küçülür, değersizleşir, mavileşir, içinizde büyüdükçe önemsizleşir, sabahları bakkala gitmek rüyaları, bavul toplamak!, rötarlar, değişik şişeler, ucuz parfümler fas gülleriyle alakalı, hep önemsizleşmeye başlar; içinizden uzaklaşmak da değildir aslında, zaman geçtikçe yeniler gelmez önünüze ve hayallerinizin gerçekliği miyobunuzla baş edemez olur, sonra alışmazsınız da buna belki ama yanınızda, önünüzde duran, hayatınızı aşağı çeken, yukarı taşıyan, yemeklerden tat almanızı veya alamamanızı sağlayan, uyudukça bacaklarınızı ağrıtan, bütün odayı dağıtıp, tüm kitapları, çerçeveleri ve bardakları yere fırlattıkça size kendini daha çok veren, ellerinizin soğukluğuna aldırmayan biri duruyordur, belki pek de sevindirmiyorsunuz siz onu, çünkü o tamamlanmış, pek de üzerine düşünülmemiş bir tamamlılık hali bu, sizin parfüm şişelerinden, yoruldukça dizlerinizin ağrımasından aldığınız zevkten öte mutluluklar yaşayabilen biri, fazlaca uğraşmayan, fazlaca açılmayan, büyük biri, yanında büyümeye çalışırken küçüldüğünüz biri, daha da küçüldüğünüz, enine boyuna, kimi anıları hatırlayacak hafızayı kaybedecek kadar küçük, kendinizi bırakmanıza yol açacak olan küçüklük, yenileri düşünerek, yeni kokuları, yeni kahkahaları, yeni şansları düşünerek düştüğünüz çukurdan sizi kurtaramayacak kadar küçük, ki hala sığmıyorken içler dışlara.


oruç'a sevgiler, n'olur hep yakın duralım.


Salı, Haziran 09, 2009

'oh mam'selle!' by ellis


güneş uzun binaların arkasından daha doğmaya başlamamışken yuvarlak pencereden trafik lambalarının ve boş kaldırımların üzerinde beliren mavi ışığı izleyen, bilek kemiğinin üstü yırtılmış külotlu çoraplarını daha bacaklarından sıyırıp atmamış oya'nın sarı gözleri ve üstüne sürdüğü gri farları, -akmış maskarası tabi, çünkü bayılıyoruz sanata karşı gülümsemeye muzip muzip; bu sırada loş, kahverengi ışığı hala yanmakta olan başucu lambasının yanında yarı uykulu yarı uyanık, pantolonunun sol paçası dizine çıkmış, sırt kasları kürek kemiklerine yapışmış m gordon tipli, sakince paçuli kokan, yumuşak saçlı adama takılıyordu. başucu lambasının üstünde durduğu ahşap komodin açık renk çiziklerle doluydu, yığılmış ve yarısında bırakılmış iki üç tane, çocukluktan ve uçmaktan bahseden kitabın kapaklarında küçük yuvarlak halkalar ve pembe lekeler vardı, ve bir o kadar da ağır duruşluydu bu komodin; evin taşıdıklarından bağımsız olarak kendi kendini var ettikten hemen sonra bunun pek de manasız olduğunu düşünmemiş tek parçası olmaktan, okuduğumuzu ağlayalım tipinde bir keyif de hiç mi hiç almıyordu, gençlere inat.

gordon saçlı adam sırtını mor çarşaflara bastırarak rahat ettirmeye çalışıyordu, uyku ve uyanıklık arasında küçük bir noktada sıkışmış kalmış, oya'nın ince dirseklerine, manasız hareketlerine, ne zaman bir kapıdan içeri adım atsa aşkı, düşüşü ve modernin getirdiği tüm uyduruk parçaları böylesine içindeymişçesine nasıl karıştırdığına hayret ediyordu, kıskanmıyordu da aslında; çünkü ince ceketleri, otuz santimlik çapı veya yatağı hatırlatan saçlarıyla pek de gerek duyduğu söylenemezdi, çünkü bu adam elinde su bardağı tutsa yakışmazdı, en çok bodur ve parlak camlı bardaklar tutmayı severdi, ve bir de flamenkodan filan bahsetmeyi; bu sırada oya gerçeklikten bahsedip gülerken veya kuklalardan bahsedip susarken, üzerindeki petrol yeşili elbisenin tüm lekelerine ve güzelliğine fazlaca aldırış etmeden.

bütün geçişlerde, dalgalarda, düşüşlerde, yükselemeyişlerde!, bütün güzel müziklerde çığlık çığlığa, bütün dubrovnik seyahat planlarında sessiz ve dokuzuncu köprüden bahsederken birden pek esrarengiz bu bir grup insanın yanaklarından öpesi gelmiyordu kimsenin. sevişmek veya yayvan şampanya kadehleri, veya ona benzer maddeler, gül kokuları ve akşam dalgalanmaları ve sabah uçakları, portakal suları ve tornavidalar!, beyaz çarşaflı otel odalarında uyanmalar ve bu sırada havada marzipanlı cinayet kokusu, eski pervazlı pencerelerden aşağı fırlatılan mateus şişeleri, soğuk!, yağmur!; geliyor akla; bir de kırıkları saklamak için kırmızı bandajlar.

bir milyon! adet şans ve tüm çirkin güzellikler adına şerefe.

Salı, Haziran 02, 2009

klişe saçmaları - yorgun


akıp giden zamanın, bu sırada geçen bütün dakikaların, kitap sayfalarında öykünülen bütün gitmelerin, bütün hafıza kayıplarının, kontrol kaybetmelerin, bir manası olduğuna dair tüm işaretleri; her şeyin manalı olduğuna dair tüm somut parçalar!; güzel güneş gözlükleri, baş dönmeleri, durmadan durmadan yenilenen kadehler, yara izleri, şekilsiz morluklar, yine manalı gelmesi için hayatın, düş gücüyle üretilen bütün soyut düşünceler, yine gitmeler!, kırıklar-kıskançlıklar -ki sanırım burada noktalanıyor her şey, ve cevabı burda aramalı; gerçekleştirmenin tek yolu etrafa dağılmaktan, düşmekten ve vurmaktan geçiyor; buna bu yüzden dur da diyemiyor insan, saçlarını savurma artık, örgülerle dolaş biraz, çevrende feci bir hızla dönmekten kaçırdığın tüm yalnızlıkları, tüm mutsuzlukları küçük cam bardaklara doldurmaktan vazgeç; durulmuyor işte, üstüne üstlük ne kadar bozmaya çalışsan sanki çeliktenmiş gibi organlarını, olmuyor, tüm küçük ayrıntılar harika ve büyük resmi görme niyetinde değiliz hiçbirimiz.

Pazartesi, Haziran 01, 2009

vanilya parkı'nda gezen ellis


yerlerde sürünen yaşlı ve kirli sakallı fransız adamların tüm sağlıklı yaşam nidalarını ve sosyal ortamlarda içtikleri yemyeşil sebze sularını bir günah çıkarma aracı olarak gördüklerini güpegündüz kanıtlayan, koyu sarı ışıkların aydınlattığı ahşap tezgahlarının üstünde binlerce rengarenk içki şişesi -sabah köpüklü banyoyla sakız likörü, öğle sebzeleriyle safir kıvamında tatlı şaraplar gibi, küstah ilhamlar veriyordu la fayette camekanlarına el bombaları bırakma niyetli, kavuniçi ipek elbiseleri kaldırımlarda sürünen kadınlara, kabarık saçlı. elbette bu durum, hem bu, ince kravatlı, bütün kirli sırlarını yatak odalarının iran halılarının altında, mor çarşaflarının lekelerinde, sabah saat altı civarında aradıkları kimliği belirsiz adamların çirkin sırıtışlarında saklayan titrek elli adamların hoşuna gidiyor, hem de güzel yüzlerinin ve kemikli ellerinin bir mana etmesine yarıyordu.

küstahlık da mesela bir yere kadar modern uyuyan güzel ruh hallerine uyum içinde kalabiliyordu; bir yandan da eline erkek eli değmemiş temiz pak ve beyaz insan modellerine girme çabaları ve sırf bunu desteklemek için gelen öğle uykuları, kaval kemikleri birbirine düğüm olmuş şekilde sarı hırkalarla kambur oturmak, her şeyden bihaber ve her şeyden haberdar olmak, veya yorgun gülümsemelerin de yardımıyla öyle görünmeye çalışmak, ve en can yakıcı nokta da tüm bunların hayal ürünlerinden ibaret olması, yine günümüz çakma sanatlarını desteklercesine manasız ama hoş (?) duruyordu.

diego oya'yla beraber olmaya siyah gömleklerinin füme düğmeleri onun gri mus çoraplarına uyuyor diye başlamıştı, ve bu ikisinin ne hikmetse güvenlikten kaçış'tan konuşmalarını sağlayabiliyordu, veya güzel kadehlerden bahsetmelerini, diego'nun meymenetsiz yüzü veya oya'nın ikiyüzlü hastalıkları engelleyemiyordu yüksek bordo tavanlı gece kulüplerinde aptal içkilere yüz binler dağıtmalarını, ve bundan yine suratsız bir keyif almalarını, ne yazık ki sabah kalktıklarında evet diyecek tatmini vermeden pembe limonatalı bedenlerine.

Perşembe, Mayıs 28, 2009

hikaye


oya'nın kısa vadede hiçbir işe yaramayacak çırpınmalarını dinlemekle geçiyordu hayat. saat on birde yattığında yorganın altından, karnından gelen gurultuların şikayetiyle, bir küçük mavi renkli ağrı kesici, şekersiz pastil ve az dozajlı parasetamol yüzünden midesinin ekşimesinin verdiği rahatsızlıkla, büyük, geniş, gürültülü bir caddenin tam ortasındaki gül kurusu apartmanına doğru yürürken kahverengi ayakkabısının bilek kemiğine verdiği acıyla, yine bu apartmanın ikinci katta, içine güneş girmeyen soğuk dairesinin balkonunda, babasının getirdiği ve diktiği cam çiçeklerini sularken ıslak zeminde kayıp düşmesinin getirdiği ağrıyla geçiyordu; her saat başı kendime ve ona kahve doldurarak siyah fincanlarda. oya terk edildiğinden beri, ki bunu yine kendi istemişti, kendini terk ettirmişti, belki bunu söylemek çok acı, belki de haksızlık oya'nın anlamlandırmaya ve dışarıya akıtmaya çalıştığı bütün mavi hayaller, kaldırımlarda gördüğü uçak gölgeleri, oturulabilecek yükseklikte duvarlarda bacaklarını aşağı sarkıtarak açılmış bağcıklarını bağlarken duyduğu neşe adına, veya salt oya'nın iç huzuruna yarayan tüm renkli ve fani parçaları düşünüldüğünde hayatın; yine de terk edilmişti' demek oya'yı, oya'nın bütün merdivenlerini, gitmelerini, gelmelerini, yediği ve attığı bütün tokatları, gardrobunda biriktirdiği vanilyalı sabunları, yorgun ve kırmızı gözlerinin arkasındaki yedirememişliği ve öfkeyi hafife almak, veya kendisinin fazlasıyla masum olduğu hezeyanına kapılmak manasına gelebilir ki, zinhar bir tutar tarafı yoktur bunun.


bu etken veya edilgen terk meselesinden sonra oya'nın kısa vadeli samimiyetsiz çırpınmaları belki çok sıkıcı birer klişe, hiç de çekici olmayan fazla dar bir elbise veya kendi güzelliklerini ve yeşil gözlerini ve tüm yeteneklerini kısa ve doymuş cümlelerle anlatmaya çalışan geniş bir kadına benziyor olabilir, flora'lar ve posen eteklerle hala tatsız.

Perşembe, Mayıs 14, 2009

masume de olabilir?


çok geç kalıyoruz, geç kaldık kısa şortlarla çıkılan bütün yolculuklara, yine de olabilir diyecek kadar cömert, geçer diyecek kadar yaşlı, hala ama'larla başlayacak kadar küçük; sürekli hayattan kapabildiğin cevabın ne olduğunu bulacağım diye didinirken geç kaldık bu arada, nedenlerde çok takılarak ve saksılardaki çiçekleri sulamayı unutarak, bekleyerek, bekleyerek bir gün onu da yapacağız diye, ve hep, yine bekleyerek, buruklaşırken giderek bu bekleyiş, beklenen de küçük bir piknik!, iki adet sade kahve, veya iki gece, birlikte; bütün sözlerden uzak yaz tatilini berbat eden mesela, efendim neymiş aynaya bakmamam gerekiyormuş, böyle sevmiyormuş, pek de sıradanmış, parlamıyormuş, bu sözlerden yani, gece maskaranızı akıtan sözler kaldırımlarda, veya yalnız başına öğle yemeği yedirten sözler ahşap bir masada, ve işin garibi ana fikrin her daim başka türlü anlaşılması sonunda.

aklım hülyalarda, siyah bavulların file kutucuklarına saklanan makyaj pamuklarında, sessiz gemilerde, ali macgraw eteklerinde kaldı; vücudum temmuz'da, bekleyişlerde, bazen de iyi geliyor demek ki beklemek, ama heyhat!, hiç masum olamayacağım, muhaceret büroları veya birinci sınıf koltukları, aynı geçişler, değişmeler, gelmeler, gitmeler.


pancar davetlerine açığız.






Çarşamba, Mayıs 06, 2009

bu ne ama (isim)?! psikolojik mi yani bu yeter be çekemeyeceğim kuzum!


bir erkeğin yanında ölçülerden, soslardan, uzunluk ve genişliklerden bahsetmek, bir de üstüne üstlük, tüm yeşil zeytinlere, müthiş kaval kemiklerine ve jil'lere rağmen, bahsederken saçma salak plath çırpınmaları geçirmek beni bir ara küstah küstah laf attığım hadi gel beni kurtar hezeyanlı -bakın burayı uzatmıyorum hakikaten artık sadece kendime döneceğim, insanlarla (efendim?) aynı hizaya getirdi!


akşam olsun viktor.

Salı, Mayıs 05, 2009

söz


giydiğin elbiselerle dönüp duruyor hayat, verdiğin sözlerle ve içten olmakla özür dilerken, yaşadığın her dakikanın rahat geçmesi veya geçmemesi arasında bir seçim yapmaya zorlanırken, bu sırada bakın zaman geçiyor!, düşündükçe telaşlanıyor insan; bir ağaç daha göreyim, köpeğimi bir kez daha seveyim, yarın bütün sokak yemeklerinden yiyeyim, karanfiller alayım, kurutayım sayfaları sararmış kitapların içinde, tavanımı boyatayım gece mavisine; bu sırada doğru yaşamak da gerekiyor, attığın her adımda kararlı görünmek, neşeli ve kuvvetli, karşındakine taviz vermemek ki alttan aldığını hissedince üste çıkmasın! kolalar, bahisler ve yeni yemek takımlarıyla, ama bütün bunların bir manası olması da gerekmiyor!, bütün bunlar senin kurguladığın, içine kendini kattığın, insanları kendi isteğine göre dizdiğin bir oyun da olabilir pek tabi; sen belki de, her sabah uyandığında diz kapaklarına, saçının kıvrımlarına, boynundaki yasemin kokusuna hayran olup, akşam bunun tam tersi hisleri insanlardan çıkarmaktan keyif alıyorsun, sonra yapılan bütün haksızlıklar, söylenen sözler, cuma günü de mesela şöyle şöyle yapmasaydın böyle böyle yapmayacaktım, senin kolların daha kalın ya sen taşıyabilirsin o yüzden, bir şişe tekila, on tane filan bira lan az da değil yani ağırlığından bahsedeceksek plastik torbaların, hayal kırıklıkları, sürekli aynı oyun bu kuzum!, hep aynı gözyaşları, bundan mı sıkıldı ne adam, pekala olabilecek bir şans bu; ama biliyor musunuz sıkıntı değil aslında can acıtan, tezer de bundan bahsederdi, kahvelerden ve güzel sohbetlerden, ve bunlardan, limonlu tartlardan bahsederken, en acısının, hep o çizgide yaşamak, o çizginin inceliğini ve kalınlığını ezberlemek, bir adım atınca bu çizginin ötesine, geri dönülemeyen noktalara gelmek elli sekiz saniye sonra, düşünsenize!, nasıl bir enerjidir bu, nasıl bir açığa çıkmadır ki karşıdakini de delirtecek kudrete sahip, sonra geriye kalan aptal iç çekmeler, şişeler, hala etkilenilen, ama anlaşılmayan ışıklar, hiç mi hiç sağlam olamamak bünyenin içinde.

bin dokuz yüz seksen dört sıçanları gibi etrafa yayılan o rezil duygu, o sindirilmişlik ve tüm bunlardan doğanlar, çoğalanlar, toparlanamayanlar.

Perşembe, Nisan 30, 2009

ben de



hayatın bazı parçaları öylesine üst üste yığılıyor ki, ki bunlar hep değişik parçalar, hayatın ışıkları, nefes alış verişlerinizden götürdükleri, aldığınız hediye gömlekler, yürüdüğünüz kaldırımlar, televizyonda görüp iç geçirdiğiniz parlak sarı saçlar, bütün bunlar üst üste yığılıyor, tabi bu işin eğlenceli kısmı; hiç de şekerli kadehlere benzemeyen parçalar çıkıyor önünüze, kocaman, sert ve dikenli parçalar, düştüğünüz her saniye, ve ağzınızdan çıkamayan, bilakis! ağzınıza tıkılan sözcükler, hakla ilgili olan tüm dengesizlikler, veya haksızlıkla, çocuk olmak diye tabir edilen tüm biriktirmeler kalbinin içinde, bilye sanki bunlar!, her anın, deliliğin ve içtenliğin yanlış anlaşılması, ki bu en korkuncu, en korkunç acı, sessiz; charles da yazmıştı paris yanarken alev alev; her parça bu kadar mı birbirine bağlanır ve bu kadar acı bir şekilde mantıksız görünür gözyaşları dindiğinde, bunca mı oturtur hiç kıpırdamadan koltukların en dip köşelerinde ve düşündürür boş tarlaları ve vurulan her fiskeyi, bütün haksızlıklardan sonra avuçlarınızın içine dünyanın en değerli incisiymişçesine konulan güzel bir cevap çıkmaz ki hiçbir zaman, çıkar mı ki her yanlış anlaşılmadan, ve en kötüsü, doğru anlaşılması gerekenin organlarınızı zehirlemesi içinizde yavaş yavaş ve tüm etlerinizi yakıyor olması; bir de mesela unutmamalı, bu üst üste gelen küçük, minicik hayat parçaları büyüyor, dalgaların denizi yutması gibi, ve eeeeeeeeeee dedirtmiyor bir süre sonra anlatılanlara, ve anlatılmaya çalışılanlara.

üzgün ve kırgın olmak yetmiyor, filmi başa sarmak, en başından itibaren tam olarak neler kırılmış ve hangi gözler gerçekten üzgün bakmış, gerçekten, bütün çığlıklar ve içilen acı sular, bakıp ağlanılan bütün yapraklar, diş macunu koleksiyonu gibi biriktirilen küçük anlar ve dakikalar, cesare'ye ilan-ı aşk, kime aitmiş en başından beri, ve kim samimiyetle korkuyor kaybetmekten ve kaybolmaktan, sırasıyla.

küvetim egoyla gelen bütün patlamalardan ve ardından gelen bütün rahatlıklardan dolayı bir ara suyla taştı, sonra sular çekilmeye başladı, geriye sabun kokusu kaldı, güzel, yalnız.

Salı, Nisan 28, 2009

bir gece çıkarımı

merhaba. burası bir bataklık.

sidik yarıştıranların çoğu dalgalı saçlarına rağmen boğuluyor.

üzgünüm.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

sil baştan


kutsuyorum tüm nefretini, bilmiş kahkahalarını, azgın bir boğa gibi dört duvar arasında debelenen kıskançlığını! -ki anlayana aşkolsun; ne oluyor yani bu umutsuzluk, bu iki saniyede bir kafanın üstüne düşüşler, ilgi ve alakayla gözlerinin içine, vücuduna, kollarına, kalbine bakan bu ela gözler bile mi yardımcı olamıyor devam etmen gereken tüm hayat parçalarına, seni kaldırımlarda yürümekten böylesine alıkoyabilen bu muhteşem kötü güç nereden geliyor, neden sırf tüm göğüs kafesleri çok daha değişik tatlı kokularla ve bacaklar eklem yerleriyle dolu diye kendini top toplayan kısa boylu küçük bir oğlan çocuğu olarak görmek zorundasın kuzum; ben şimdi diyorum ki mesela, sanırım bu işin üzerine ne kadar fazla gidersem o kadar fazla yara alacağım, aslında alıştım da benim olmayan bir hayata, hiç mi hiç alışılamasam bile, yani anlıyor musunuz, naylon çoraplarıma, parfüm şişelerime, güzel ışıklı restoranlarda içtiğim abuk subuk çorbalara, yediğim aptal soslu makarnalara, evime, odamın girintilerine; bir türlü alışılamıyor neden bilmiyorum, bunca mı sıkıcı, böyle, dediği gibi, şunlardan, bunlardan ve onlardan mı ibaret miydi ki benim hayatım; oysaki ben güzel renkli camlardan, yumuşak halılardan, sıcak mutfaklardan filan hoşlanırdım; sözlerim ve arkadaşlarım da ne kadar harikaydı üstüne üstlük, ve manasızlıktan bir güzellik doğuyordu, hiç olmazsa çıkılan tüm sokaklarda ve yürünen bütün yollarda bu anlamsızlığın komikliği vardı ve bu devam etmemi sağlıyordu, hem de keyifle; dalga geçecek takati ve üstün görecek burnu büyüklüğü bile sunuyordu, ki bütün bunlar zaten çok eğlenceliydi, ve ııı yahu ben hayatımı nereye soktum ki dedirtmiyordu hiçbir sabah uyandığımda.

neyse yahu. ağla ağla geçer bay tekin, doğru dediniz zamanında,

sevgiler...





Çarşamba, Nisan 22, 2009

duvarın arkasına övgü


aslında dolmuş camlarından dışarı bakarken yağmurlu güne kırık bir tebessümle başlamanın gereği yoktu -her şey naylondandı o kadar!, ben öyle bocalıyorum ki son zamanlarda sevgili dostlar, güzellik ve çirkinlik arasında, ağaçlar ve ağaçevler arasında, pinolar ve şarlar arasında, zor yani gözlerimi açtığımda önümde beliren görüntülere bir anlam uydurabilmek, kendimi var etmekten bahsediyorum aslında salt, manalı bir sunum yapabilmekten hayata, on puan almak değil belki ama patronlara sinsi sinsi gülümseyebilmek, bütünüyle bir ruh rahatlığı içinde dolaşabilmek sokaklarda ve karşına çıkan rengarenk ve güzel kokulu mihrakların kabuğuna döndürememesi seni ve melek kemiklerini yok edememesi; aslında yaşamak tamamen bu basamağa gelindiğinde noktalanıyor, rahatlama basamağı, giydiğin elbiselerin, çıktığın seyahatlerin ve sevgili tokatlarının artık bir mana etmediği, pek de acıtmadığı, pek öykünülmediği basamak, bu basamağa parlak pabuçlarıyla basan her insanın çok üstün ruh hallerine, fevkalade güzellik sanrılarına kapıldığını görebiliyorum, bunu hissediyorlar çünkü yeşil gözleriyle çıkabilecekleri en üst, en yüksek, en korkunç basamağın bu olduğu hissi çilekli pastalar kadar tatlı, oysaki sadece camdan dışarı o ünlü kırıkla bakanlar bilir ki bu insanların bayıldıkları hayatları, bayıldıkları şansları, bütün ilişkilerindeki olağanüstü başarı, pek sevdikleri umursamazlıkları noktalanmıştır sevgili dostlar. nokta, sonra ne de olsa başka başka kastlar bulunur.

bir de mesela, yalnızlıklardan ve yalnız yürümekten konuşuyor olsam da mütemadiyen, insan üzerinden, tek bir insanın yediği brokoliler, dolaştığı caddeler, uçaklarda içtiği acı domates sularından konuşmak huzursuz ediyor azıcık; herkesi, kötü niyetlileri ve yalandan gülümseyenleri, hepsini kucakladığımdan filan değil, kendi kendine, kendi değerleri, kendi eşantiyon sabunları ve kendi şehirleriyle, kendi kendine oturmaları, sokağa bakmaları ve çay içmeleriyle, var olabilen; var olmak, devam etmek, yürümek ve yürümek için sadece kendine ihtiyacı olan insanoğlunu beki de içten içe kıskandığımdan, oluyor.

bal kokularıyla, muhteşem teraslarla, cam çiçekleriyle büyümüş, güzel zeytinyağlı salatalar yediği bahçelerde oturmuş, ne kadar kirlense de sürekli bergamut kokmuş ve gözlerinin elasında o statik acının ilk defa birini güzel yaptığı kadın. herkese iyi şanslar.

Salı, Nisan 21, 2009

klişe saçmaları - devam


tabi ki, saçmalamayalım kadın ırkı ve doğası, badem ağaçlarını sevebiliriz, güzel kokuları ve parkaları, santim santim değişiyor olabiliriz, her geçen gün kokular daha kıvamlı, sıvılar daha mavi, caz yapan barlar daha eğlenceli gelebilir, gözlerimiz rüzgardan ve güneşten ne kadar çok acırsa, o kadar çok anlıyor olabiliriz küçülmeleri, siyah çarşafları ve öğleden sonra iki buçukta panjurları kapatıp zifiri karanlıkta şarkıcı çocuk dinlerken o çarşafların içine girip içilen coronaları; anlıyoruz evet, bazen peşpeşe gelebilen güzellikleri, çarşafların arasından çıkıp yalnızlığınla hala güneş varken solda, şehre doğru yürümeleri, devam etmeleri, her zaman devam, bu sırada sürekli küçülmeleri, ve açık mavi kotun üzerine giyilen beyaz gömlekleri, ne kadar beyaz, o kadar hızlı; algımız açık bizim her dakika, -bi pavese anladı o da yanlış anladı lan!, temizlikle ve şampuanlarla ilgili ruhun bütün pisliği ve yapılan her hata, algımız hem de öyle bir açık ki, bizi sadece şiirler ağlatmıyor beyler, sonra şiirler çarpık duyarlı olmaya başlıyor, bu sefer böceklerle ve kirli odalarla ilgili kitaplar okunuyor, sırf göze girmek için yapılıyor bazen, ne acı!, bu şiirlerin verdiği öyle acı bir duygu var ki bazen, bundan konuşuluyor bütün gitmeler ve dergi kapakları, ve hissediyoruz bütün eksiklikleri ve toparlanmaya çalışıyor bile olabiliriz çoğu zaman.

ama önemli olan neticede hiçbir şeyin değiştiğini fark etmiyor kimse.

klişe saçmaları - bin


kendini paralarken aynalar, cetvel kıvamında baldırlar, martini kolları ve düz çizgiler için, doğruyu söylemek gerekirse, hiçbir şeyin değiştiğini fark etmiyor kimse.

Cuma, Nisan 17, 2009

ellis'e başka bir güzelleme


pembe uteruslardan çıkan kanlı bebekler, kasıkların açılmasına yardımcı olan oksitosinler, güvercinler ve arkalarında kuru ekmeklerle birlikte bıraktıkları koyu yeşil tüyler hakkında konuşmak üzere nüyork'un en tıknaz binasında yeşil etekli, vicodin gözlü kadınlar ve tekilalı gündoğumu kıvamında mükemmel ceket kesimleriyle ellerindeki minik topları havaya atıp tutan adamlar toplanmıştı. sanatın -ne ... sevdim zaten yoktular yahu!- neden var olduğuna dair en ufak bir fikri olmayan, ama getirilerinden -harikulade vanilyalı sabunlar, mavi çamların dikenli yapraklarının çıplak omuzlarına değdiği şampanyalı küvetler, iki defa baudelaire konuşunca yatağa atılmalar filan, en hoş şekillerde yararlanan, bedava kokteyller, yenmeyen karidesler, sonsuz kötü niyetli tebessüm edebilme imkanı, ki daha küstah, sonra daha küstah görünmek pek yakışıyor pahalı akşamdan kalmalıklara; gibi, bu defile insanları tam da burda, uzun dar ve beyaz duvarlı koridorun yüksek tavanına ve gümüş avizelerine bakarak titrek dudaklarıyla geveliyorlardı.



- kolyenin güvercinli pandantifi köprücük kemiklerini kalın gösteriyoraslında tam da normal doğumun doğaya doğru dönüşümümüzün müthiş bir metaforu olduğunu düşündürten bir roman okuyordum. burda bulunmak gerçek bir onur. sen ne düşünüyorsun?cabernet ve gece...gece...cabernet...oya'nın bilekleri su mu toplamış ki

-avizeler muhteşemmiş viktor. biraz kristallerini parlatmakta fayda var. oya bu arada terasımda güvercinler besliyorum. yok ya hayır kuru ekmekle değil, pardon bi tane daha alabilir miyim, birilerini öldürmeden yeterince havalı olunmuyor mu,

-piknik yapıyorduk evet. hayır ben hazırlamadım, istavritler fazla mı tuzluydu? akşam salt'ta. kalçalarım neden pantolona değiyortabi ki keyfim yerinde kuzum delirdin mi sen

bu insanlar yataklarından kalktıklarında limonlu sularla, hafif güneş ışıklarıyla, uçuyormuş gibi bir his yaratan varlıklarıyla rahatlıyorlar, nedendir bilinmez ama orta seviyede bir sinir birikimleri oluyor dirseklerinde ve saç diplerinde; ne kadar çok kahve içseler, ne kadar az konuşsalar da, boyunlarından sarkan kolyelerin çokluğu ve parlaklığı, ellerinin soğukluğu ve ojelerinin harika pembesi yerli yerinde bile olsa bir sinir harbi yaşanıyor, yüzlere geçirilen borges'le karışık espresso filan kokan kadın maskelerinden midir nedir, belmondo muhabbeti yaparken haşlanmış mısır yiyelim gibi eklektik saçmalarından mıdır bilinmez, kızgınlıklar ve lipitler dört bir yanlarını sarmış durumda. kırk ikinci caddeler, lacivert soket çoraplar, ilgi odağı olmalar, muhteşem kahkahalar atarken dirseğini kırıp dudaklarını elleriyle kapatmalar, hiç çıkış olmadığını, ve hiçbir zaman olmayacağını düşünmekten çekip çıkaramıyor bu a4 kadınları ve adamları.

-beni biri sevsin lütfenolur ben akşam uğrarım sana. begonvil aldım ama nasıl bakacağımı bilemiyorum. evlenmiş mi?gelen azap duygusunun verdiği kalp ağrısıyok bisikletle geleceğim. etek giydim. hıhı.

Pazartesi, Nisan 13, 2009

gerçeğin büyüsüyle katiyen muhatap olmayan monologlar


giderek bulanıyor bütün sular. sabahın üçünde gözlerin faltaşı gibi açık, biraz önce kafana üç balyoz darbesi yemişçesine bir baş ağrısı, kızgınlık, kıskançlık ve çığlıklardan kıpkırmızı olmuş yanaklar; nereye doğru sürüklendiğini hiç bilmiyorsun, çay mı içmek istiyorsun yoksa uyumaya devam etmek mi, dışarda olup bitenler zerre kadar umrunda olmuyor artık, dokunmalar vücudunu hatırlatıyor, bir türlü ufuk çizgisine varamamış gibi yıllardır, binlerce deniz mili yol gidilmiş, kasalarca rom içilmiş, eski hikayelerden konuşulmuş, korkunç masallar anlatılmış küçükler uyusun da büyüsün diye, hala aynı uzaklıkta, aynı heyecanla olmasa bile aynı küçük duygular.

bir yerin olamamasının getirdiği bir kivi büyüklüğünde kokular, londra asfaltlarından yuvarlanıp dizlerinin dibine düşen, yalnızlığın ve yalnız olmamanın kokusu, sinapslarının arasındaki iki milimlik alanın yumuşaklığının kokusu, huzursuzluğun, on iki saatlik mesafede deniz kenarlarına giderken arabanın arka koltuğundan yükselen yeşil erik kokusu; boşluğu hatırlatan ve yuvarlanmayı, üzerine giydiğin elbiseleri, saçma sapan konuşmaları ve yazdığın yazıları, karşındakini dinlemediğin her dakikayı ve ağaçlara bakakaldığın her saniyeyi hatırlatan, küçüklüğünü hatırlatan kokular, coco'nun burnundan çıkmış şeytani kokular, kelimelerin yanyana manalı bir şekilde dizilememesine yol açan, bütün inceliklerde bir art niyet arattıran, apartman girişinde bekliyorlar diye rugan çantaları olan kadınlara çatmaya yol açan kokular. bir hikaye yazmaya başlatmayan, korkuyu beklerken kokusu.

uyandığımda perdeler sallanıyor olacak başımın üstünden, beyaz, tül perdeler, güzel bir ışık olacak ve kızarmış ekmek kokusu; ilk defa mahvettiğimi düşünmeyeceğim ve gerçek kahkahalar atabileceğim; dördüncü kattan gelen bozuk akordlu gitar seslerinin sahibi uzun saçlı çocuk lotus pozisyonu almış bir şekilde camdan atmayacak kendini aşağı, vişne suları votkalıymış gibi gelmeyecek, telefon çaldığında bileceksin ki kimse hastanede yatmıyor, damarlarında tehlikeli ilaçlar dolaşmıyor, saçları açık renk ve örgülerden taşacak kadar gür; hiçbir sevgili kendini bir bok sanmıyor bu uyanılan dünyada, eskiler tutmuyor suratlarında küstah gülüşlerini ve çıkmıyorlar mor menekşeli evlerinden, sen karayiplere gitmiyorsun da güzel sigaralar tüttürmek için, karayipler bütün ananas kokularıyla sana geliyor, elma kokan sulara daldırmışken beyaz ayaklarını bileklerine kadar, kuğulu park'ta kendini temizleyen ördeklerin tüyleri parlıyor, salona akşamüstü vurmaya başlayan güneş harika saatlerin ve güzel arkadaşların habercisi, geçişler yumuşak, sorunsuz ve ciyak ciyak bağıran saçları düğüm düğüm olmuş o güzel kadının yerinde yeller esiyor.

Cuma, Nisan 10, 2009

2


çünkü her sözden on bin kırk tane anlam çıkarılabilirdi. çıkardığın anlamlar, giydiğin elbisenin düğmelerine, sabah kahvaltısında içtiğin kahvenin şekerine, aynadaki yansımanın içine iyi veya kötü akıp akmadığına, ormandaki tilkilerin o gün huysuz olup olmadığına, bodrum'daki depremin şiddetine bağlı olarak değişiklik gösterebilirdi. çünkü hayatın resmini sigaralarıyla, sarhoşluklarıyla, güzellikleriyle, debelenmeleriyle çizen bütün kadınların yaşamlarını kurdukları asıl temel, bu resmi bütün konuşmazsak-nasıl-olsa-unutur zihniyetleriyle karalamaya çalışan adamlara karşı gard niyetine aldıkları dengede duramama pozlarıydı! poz da değildi, sadece mavi sıvılar, sarı ışıklar, gizli kameralar, gece yarısı okunulan kitaplar, durmak ve düşünmemek, bir anlamı olmadığını bilmek hoşa gidiyordu; kimse kendi deri çantalarının içindeki güzel kokulu zehirlerden, içlerinde kor gibi yanan kıskançlıktan, kalplerindeki deliklerden filan bahsetmiyordu, bunun yerine sinema perdelerinin beyazlığından, plastik şişelerden, insanoğlunun ne mal olduğundan konuşuluyordu.


fark etmiyordu.


kırıklıkla hareket edip fırlattığın her akik yüzük yüzüne on ton ağırlığında sözlerle çarpıyordu. kanıyordu.

1


dün bizim semt pazarına gittim. mevsimi geçmiş koyu kırmızı portakallar, deniz börülceleri, çekirdeği kırıldığı için bütün keyfini kaçıran cinsten olmamış yeşil erikler tartılıyordu terazilerde. işte tam bu sırada, mavi önlüklü adamların ve çörekotlu kurabiye kokan kambur ve gözlüklü yaşlı kadınların arasından, ıslak yerlere basmamaya özen göstererek geçerken anladım.


dengesizlik ilahi ve ebediydi!

Çarşamba, Nisan 08, 2009

hacettepe yetişkinler hastanesi


sekiz buçuğu yirmi geçiyor. tam şu dakikada küçük detaylara fazlaca takıldığımı düşünüyorum ve gitgide başımın dönmeye başladığını. hayat kocaman! kocaman pembe açelyalarla, geri dönüşleri olmayan gitmelerle, kapı çarpmalarıyla dolu. insanların rengi, hayvanların çığlıkları, koşturmacalar, sakinleşmeler, birbirine karışıyor. bütün hayatları bir araya getirip metropolitan'dan fırlamışçasına mütevazı bir şaşaası olan bir resim oluşturmak için hem bu büyük hayatlardaki küçüklükleri, kadehleri, ilaç şişelerini, hezeyanları -ki yapılamayacak derecede korkunçtur geceleri gelenler, ayak bileklerini yadsımak, hem de tüm bu çirkin suratları, beyaz kargaları, yeşil sahaları, adı hüzünle biten tüm heceleri önemsemek, en azından anımsamak gerekiyor. gariptir, kişilik bölünmeleri yaşıyoruz en güzel parçamızı yaratacağız diye, tanımlarla, hastalıklarla uğraşıyoruz, üstüne üstlük bir de anlatmaya, inandırmaya çalışıyoruz, eteklerimiz buruşmasın, uçak biletlerimizin opsiyonları yandı-bitti-kül olmasın, piknik sepetlerimizin içinden çıkan solucanlar kötü yürekli taraflarından uyanmasın diye, küçük kuzenler üzülüyor, mutfak tezgahına vuran koyu sarı güneş ışığını kaybetmeye, tam bu sırada kadehler pembe şaraplarla, kaseler çiğ bademlerle dolmaya başlıyor, aynalar parçalanıyor çünkü kaldıramıyorlar bunca tatmini ve nefreti, şarkılar hep bölünmekten kaçalım! diye bağırıyor, kimisi yavaş, kimisi teneke sesleri çıkararak, küçük veya büyük müzikler yaparak!; birbirine zayıf kalmak için yakınlaşan, yüzlerinde sanat ve sanatçının durgun tebessümünü barındıran! insanların bulunduğu tarihi apartmanların modern dairelerinde, gül kurusu duvarlı, ortasında kaş antik tiyatro'dan -ki güneşin batışını seyredin orda, sarhoş olun, çalınmışçasına beyaz sütunlu odalarda yapılan muhalif müzik -ki muhalefet zaman geçtikçe yıkıp yerine ne koyacağım sorusuyla, insanın sırtının en ulaşamayacağı yerinin kaşınması duygusu uyandırıyor; sonra hayatın kendisi, tüm azmi ve tüm ahalisiyle yine, hep aynı sokaklarda, kızıl renkli köpeklerin salyalarında, gece uyunamayan dakikalarda, soğuk duvarlarda, bölünün! diye bağırıyor.


yankılanıyor çığlıkları aslı'nın kaleminde!