modern vs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
modern vs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Kasım 02, 2009

ellis kadınları bu defa bıçaksız



çok şaşaalı laflarla büyüyen ve damarlarının üstü mavi kalemlerle işaretli, gülümseyen, kedi sarısı saçlarının içinden küçük düğümler ve kahverengi ipler geçen, kavuniçi elbisesinin omuzlarından dökülen dantellerinin üzerine hafıza kaybı yaşayan bir akrabadan hatıra kirlenmiş elmas bir broş geçirmiş bir kadın çınar ağaçlarının altında birikmiş ve kurumuş kahverengi yapraklara basmaya dikkat ederek yürüdüğü kaldırımdan davet edildiği, su boruları öndeki gül bahçesine doğru kayan krem rengi eve geldiğinde tavuk karası kıvamında akşam olmuştu, tepelerin üzerinde lacivert pelerinli adamlar belirmişçesine heyecan kapladı içini, okuduğu bir romanı hatırladı; paslanmış yarı değerli taşlı broşları kabanından, beyaz ütüsüz gömleğinden ve tüysüz ve ölü derisinden geçirdiği saniyelerle yaşayan adamların olduğu bir romandı, bir otel yanıyordu şömineden sıçrayan ateşlerle, trabzanlarda orta yaşlı çirkin bir kadın duruyordu, taa zamanında yanlış seçimi yaptığı için saçları hep kirli, otel yanmaya devam ediyordu ağır halıları, yüksek tavanları, suratsız garsonlarıyla, broşlar pembe deriyle sevişiyorlardı, kaynıyorlardı birbirlerinin içine ve mikroplanıyorlardı yavaşça, algılayarak.




kapı aralıktı, müzik sesi gelmiyordu, yanda sallanan söğüdün dalları vuruyordu ikinci kattaki banyo penceresine, ve gölgesi küvete doğru düşüyordu, biliyordu; banyonun yerini, küvetin beyazlığını, küçük sarı lekelerini, ev buz gibi olurdu ama su her zaman sıcak, salon tezgahının altındaki dolaptan alınmış kristal kadehlerden içtiği pembe şarabı, vücudu temizlenirken, duyuları acıya doğru açılırken her geçen dakika, ve duyulurken içerden raylardan korkunç bir gürültüyle geçen yataklı tren sesi çıkarmaya çalışan adam.




midesi bulanmıyordu, çok büyük küpeler takmış, vicodin kollu kadınlarla, bütün yaşamlarını küvöz oksijeniyle geçiriyormuş gibi duran çok güzel adamlarla konuşmaktan çekinmiyordu beklediği kadar, biraz gözleri seğiriyor, kirpiklerine acemice sürdüğü maskara göz bebeğine değiyor, batıyordu, yanağını aşağı doğru çekiyordu maskaralar çıksın gözünün içinden diye, burnunu çekiyordu sonra, mor bir kadehle ne kadar çok lunapark kurulabileceğinin yeni ayırdına varıyordu, ne çok duvar yıkılabileceğinin, kaç vücudun aldatılabileceğinin, nasıl güzel sesler çıkarabileceğinin bu mor kadehin, içindeki parlak limon sarısı sıvıyla, loş turuncu ışıkta parlayan. hayır diyordu adam, parmakları havadaki ametal oranlarıyla bir derdi varmış gibi oynuyordu, korkak antiloplar gibi kaçışıyoruz, ne zaman beyaz korumalı tanklar görsek sokaklarda, kendi dışkılarımıza bulandırılsak, kızsak, bağırsak, sonunda yine kaçıyoruz, susuyoruz, yaralarımızla kalıyoruz ve iyileşmelerini bekliyoruz', kızarıyordu adam, çene kemiği güzeldi, derdi güzeldi, onunla yalnız kalınabilirdi, baş başa, veya kendi kollarının ve dizlerinin sadakatine terk edilerek.




yüksek tavanlı ve lekeli küvetli bu evde uyanacağını içten içe seziyordu ama saklayacaktı bu sırrı, içinde, diğer bütün hayaletleriyle birlikte, bütün günahları, kendini sevmediği dakikaları, yemediği bütün öğünleri ve gitmediği şehirleriyle birlikte, büyütüp, içine sığmaz hale gelene kadar, ki birbirleriyle sürtüşüp yıpranmasınlar diyeydi zaten, bunca sıvı alımı, bunca unutkanlık, mahmurluk üreten.

Pazar, Eylül 20, 2009

mösyö rollebon gel-gitleri


rüyamda gördüm. upuzun ahşap bir masanın başına oturmuş kırmızı kukuletalı yaşlı ve sakallı bir adam teneke bir bira kutusunu açmaya uğraşıyordu. havada sürekli içinde ironi, satir, kabarık etekler sözcükleri geçen bir uğultu duyuluyordu. bir yandan sokak lambalarının altında bekleşip sigara içen bir kız iki erkek, -ki burası güzel ama soğuk bir şehirdi ama hangisiydi bilemedim; kütüphanedeki kitapları alfabetik sırayla okuma planları yaparken, bir yandan büyük ve yüksek duvarlı odalarda çok tutkulu bir aşkın noktası konuluyordu. telefonda sesi neşeli geliyordu kızın, kızı hiç görmedim sadece sesini duydum, muhtemelen üstünde pijaması ve ayağından çıkarmadığı gri botları vardı, ellerini saçlarının arasından geçirip gözlerini kapatıyordu, sesi neşeli geliyordu ve karşısındaki gerçekten sesin ne kadar neşeli ve tatlı geliyor demişti, sevinse miydi üzülse mi, asaf kafaları hakikaten tutmuş muydu ki, bu kadar başarılı mıydı artık yıllar sonra ajda pekkan sözleri olmaya hala, veya şöyle düşünmeliydi, uzun ahşap masanın başında duran yorgun gözlü adamda, sokak lambasının altında büyümekten bahsedenlerde, telefonun ucundaki seste hep bir yalnızlık hissediliyordu, bu insanların yalnızlığını kokladım rüyamda; çok fazla yaşamadıkları hayat birikintisi olduğunu veya bulantılarının en korkunç raddesinde gülümsedikleri anları düşünüyorlardı ve hep düşüncelerinin tersine davranmalarını sağlıyordu bu, bir de şehir her daim soğuktu, yüzlerine yün atkılar doluyorlardı, dizlerini tozluklarla örtüyorlardı pantolonlarının içinden; hep soğuk içkiler içiyorlardı ama, ve yenilgilerini kabul etmek istemeyen tatlı sesli o kız gibi, sokak lambasının kıvrımlarından manalar çıkarmaya çalışmayan ve susan adamlar gibi, kukuletalı bunak gibi umutsuzlardı; mideleri bulanıyor ve taşlar giderek ağırlaşıyordu.

Cumartesi, Ağustos 22, 2009

bu, bütün yazarlara ve hiçliğimi ortaya çıkarmalarına efendim

bugün tam güneş batarken, ve bütün sarmaşıklar hala yeşilken, oturduğum masanın önündeki insan topluluğunun arasından konuşan bir ses şöyle dedi; ankara şizofren, istanbul paranoyak! bir bütün oluşturuyorlar bu yüzden!

kim birilerine gül bahçesi vadediyor kuzum? veya ben naçizane cahilliğim ve deneyimsizliğimle demek isterim ki, borges gerçekten küstah ve kendini beğenmiştir ama bu yine de yetmiyor gözlükleriyle cesaretten bahseden -cesaretin müthiş bir yetenek olduğundan, ve yüzde 23 kıvamında sabah kahvaltılarında konuşulan bütün fazıl say melodilerine karşılık hayattan keyif alan beyefendilere; neden!

her şeyin farkında olup hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünmek ne kadar da beklenmedik bir klişe viktor yahu

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

ellis'le erken baş dönmeleri randevusu


çok konuşuyordu oya! küçük sarı duvarlı evinin kare yatak odasında, sırtını kahverengi komodine dayamış, konuşuyordu, gelmelerden ve gitmelerden, kırmızı kalplerden, eğlencenin ne kadar küstah, nasıl da bencil olabileceğinden bahsediyordu; bunu kendini eleştirmek için mi yapıyordu, başka taraflara mıydı yoksa lafı, anlaşılamıyordu, fazlasıyla kaptırıyordu bedenini müziğe, ışıklara, övgülere, ki ne yapsındı!, kimse yenilenemiyordu oya'nın yanında, bir oya vardı!, oya'nın saçları, çantaları ve ekose desenli kazakları, bir de o müthiş umursamazlığı ve yanında çok kıvamlı avokado sosu gibi giden çılgınca bağırışları, OYA BİLE yapamıyordu rahat, rahat nasıl olunur! nasıl olunur diye soruyordu, elinde pembe bir kadeh, diğer eli delice hareket ediyordu, gözleri jüpitere benziyordu, altları haleli, içi parlak ve yumuşak, söze gelince tehlikeli.

oya nefesini tutuyordu, nefesini tutunca görmüyordu, yanında bitmiş küçük şimşirler dışında bir kadın bedeni veya bir erkek bedeni, görünmez oluyordu, sözler batmıyordu çene kemiğine, sarılışlar, göz makyajları, diğerlerinin eğlendiği her dakika, şimşirlere bakıp pavese'yi düşünüyordu, ama geçmiyordu, hiçbir zaman geçmiyordu, kaval kemikleri birbirine dolanmış otururken insanlar oya'nın ruhunu istiyorlardı yahu!, bilek kemiklerinin beyazlığını, ve pek de bakmamış olmasını onlara, saçlarının kokusunu ve onları koklamayışını, bir bilselerdi!, bir bilselerdi oya ne menem bir şeydi!, parmaklarına sürdüğü uyduruk ojeler kadar geçici, bir ateş topu adeta!, oya'nın ne yapacağını kim bilebilir, kimi tartaklayacağını, kimin banyo aynasına iltifat edeceğini, hangi kadına kalçalarını eritmesi gerektiğini söyleyeceğini, hangi kadehler ve hangi müziklerle duygulanacağını, hangi günler gözlerinin parladığını ve ne zaman grileştiğini gökyüzünün, hangi sabah uyandığında omlet, ne zaman öpülmek isteyeceğini, susacağını, bağıracağını veya gideceğini.

Salı, Temmuz 07, 2009

klişe saçmaları - tetkikler


düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük



yaptıklarının farkında değiller. bir çoklarının farkına varamadığımız gibi küçük küplerimizin içinde.
oysa acıyla beslenen, üzerine bir bardak soğuk su içmeyen hatunların da karaladığı gibi ne kadar da çok görülecek şey var etrafta! sarılabileceğin ağaç gövdeleri 40 santim radyuslu, donmuş böğürtlenlerin yanında içtiğin çilekli şampanyalar boğaz manzaralı evlerin çatı katından, ki buraya fazla kesif kaçıyor yakışıklı fransız yazarlar!; ve üstüne üstlük ağlamak da bazen güzeldir' kafalı, içli mi içli suratlı, kırık yüzlerde sulanan gözlerin merkezden kaçma etkisi yaratacağını düşünen, kendi kırıklıklarının güzelliklerine yansıması üzerine kafa yormaktan öte, ve sırf bu yüzden, düşünemeyen, düşününce erkek katili/delisi olan

kadın arkadaşlarım; deniz yıldızları ararken kimsenin gitmediği koylarda, ve kimsenin gitmediği koylara gittikleri, bir de deniz yıldızı aradıkları için,

bu yaptıklarının pek de ankara metrosu misali iğreti durduğunun ve birbirine yapışmış makarna kıvamına yavaş yavaş yaklaştığının ayırdına pek varamazlar.

keyifli kadeh kaldırmalar, vs

Perşembe, Haziran 25, 2009

merdivenler


bir süre sonra,

anlayıştan, anlamaktan, çirkinlerden ve güzellerden hoşlananlardan, kalabalıktan, korna sesinden ve bozuk insan davranışından rahatsız olmayanlardan, kahverengi delik deşik ayakkabılar giyen, aslında gerçekten etine dolgun olan kalçalarının etine dolgunluğunun farkında olmadığından kırmızı keten pantolonlar giyip, pek de rahat ettiğini söyleyerek hakikaten samimi kahkahalar atanlardan, yağmursuz, kapalı bir akşamüstü yokuş aşağı yeşil akasyaların yanından yürürken arkasından elinde plastik torbalarla ve kösele ayakkabılarının kaldırımda çıkardığı gürültülü sesle sırtına doğru yaklaşan, öğle yemeğinde yediği, yemekhanenin soğuk tencerelerinde beklemekten üstü kalın tabakayla kaplanmış yaşlı insan derisi renginde mantar çorbasından bahsedenlerden, sabah çiğ ve mavi ışıkla uyandıktan sonra sadece bedeninin içinde rahat olanlardan, dişlerini kötü kokan ve boyaları dökülmüş bir banyoda fırçalarken yine de'yle başlayan cümleler kuranlardan, yedikleri, güldükleri ve giydikleriyle fazlasıyla böbürlenenlerden, ve bunları rahatım'a getirenlerden; gri gömlekleriyle hikayelerini anlatanlardan cesurca, katil kıvamında, veya özgürlüğün pastasını yerken beyaz çikolatalı;

bir kez!, bir kez bile düşündüğünden daha fazlasını söylemeyen, biliyor diye kalbinin gül koktuğundan, şeffaf gövdenin altından görünen kemiklerden, uzun yollar katettiğinde sulanan gözlerinden bahsetmeyenlerden, gerçekten ne çok uğraştığını, yeşil banklarda oturmak için bacaklarını düğüm yapıp veya sabah kalkıp limonata hazırlamak için nane yapraklı, anlayamayanlardan, küstahlığın teninle, omuzlarındaki üçgen şekillerle doğru orantılı olduğunu göremeyenlerden,

hazzetmeyen, bunlardan hiç koku almayan, bunlara dokunmayan, yataktan sallandırdıkları bilek kemiklerine asılı kalmış ayakkabılarını çıkarmaya pek yeltenmeyen, susan, susan, çürük vişne kıvamında insanlardan


bahsedilecek.

Pazartesi, Haziran 01, 2009

vanilya parkı'nda gezen ellis


yerlerde sürünen yaşlı ve kirli sakallı fransız adamların tüm sağlıklı yaşam nidalarını ve sosyal ortamlarda içtikleri yemyeşil sebze sularını bir günah çıkarma aracı olarak gördüklerini güpegündüz kanıtlayan, koyu sarı ışıkların aydınlattığı ahşap tezgahlarının üstünde binlerce rengarenk içki şişesi -sabah köpüklü banyoyla sakız likörü, öğle sebzeleriyle safir kıvamında tatlı şaraplar gibi, küstah ilhamlar veriyordu la fayette camekanlarına el bombaları bırakma niyetli, kavuniçi ipek elbiseleri kaldırımlarda sürünen kadınlara, kabarık saçlı. elbette bu durum, hem bu, ince kravatlı, bütün kirli sırlarını yatak odalarının iran halılarının altında, mor çarşaflarının lekelerinde, sabah saat altı civarında aradıkları kimliği belirsiz adamların çirkin sırıtışlarında saklayan titrek elli adamların hoşuna gidiyor, hem de güzel yüzlerinin ve kemikli ellerinin bir mana etmesine yarıyordu.

küstahlık da mesela bir yere kadar modern uyuyan güzel ruh hallerine uyum içinde kalabiliyordu; bir yandan da eline erkek eli değmemiş temiz pak ve beyaz insan modellerine girme çabaları ve sırf bunu desteklemek için gelen öğle uykuları, kaval kemikleri birbirine düğüm olmuş şekilde sarı hırkalarla kambur oturmak, her şeyden bihaber ve her şeyden haberdar olmak, veya yorgun gülümsemelerin de yardımıyla öyle görünmeye çalışmak, ve en can yakıcı nokta da tüm bunların hayal ürünlerinden ibaret olması, yine günümüz çakma sanatlarını desteklercesine manasız ama hoş (?) duruyordu.

diego oya'yla beraber olmaya siyah gömleklerinin füme düğmeleri onun gri mus çoraplarına uyuyor diye başlamıştı, ve bu ikisinin ne hikmetse güvenlikten kaçış'tan konuşmalarını sağlayabiliyordu, veya güzel kadehlerden bahsetmelerini, diego'nun meymenetsiz yüzü veya oya'nın ikiyüzlü hastalıkları engelleyemiyordu yüksek bordo tavanlı gece kulüplerinde aptal içkilere yüz binler dağıtmalarını, ve bundan yine suratsız bir keyif almalarını, ne yazık ki sabah kalktıklarında evet diyecek tatmini vermeden pembe limonatalı bedenlerine.

Cuma, Nisan 17, 2009

ellis'e başka bir güzelleme


pembe uteruslardan çıkan kanlı bebekler, kasıkların açılmasına yardımcı olan oksitosinler, güvercinler ve arkalarında kuru ekmeklerle birlikte bıraktıkları koyu yeşil tüyler hakkında konuşmak üzere nüyork'un en tıknaz binasında yeşil etekli, vicodin gözlü kadınlar ve tekilalı gündoğumu kıvamında mükemmel ceket kesimleriyle ellerindeki minik topları havaya atıp tutan adamlar toplanmıştı. sanatın -ne ... sevdim zaten yoktular yahu!- neden var olduğuna dair en ufak bir fikri olmayan, ama getirilerinden -harikulade vanilyalı sabunlar, mavi çamların dikenli yapraklarının çıplak omuzlarına değdiği şampanyalı küvetler, iki defa baudelaire konuşunca yatağa atılmalar filan, en hoş şekillerde yararlanan, bedava kokteyller, yenmeyen karidesler, sonsuz kötü niyetli tebessüm edebilme imkanı, ki daha küstah, sonra daha küstah görünmek pek yakışıyor pahalı akşamdan kalmalıklara; gibi, bu defile insanları tam da burda, uzun dar ve beyaz duvarlı koridorun yüksek tavanına ve gümüş avizelerine bakarak titrek dudaklarıyla geveliyorlardı.



- kolyenin güvercinli pandantifi köprücük kemiklerini kalın gösteriyoraslında tam da normal doğumun doğaya doğru dönüşümümüzün müthiş bir metaforu olduğunu düşündürten bir roman okuyordum. burda bulunmak gerçek bir onur. sen ne düşünüyorsun?cabernet ve gece...gece...cabernet...oya'nın bilekleri su mu toplamış ki

-avizeler muhteşemmiş viktor. biraz kristallerini parlatmakta fayda var. oya bu arada terasımda güvercinler besliyorum. yok ya hayır kuru ekmekle değil, pardon bi tane daha alabilir miyim, birilerini öldürmeden yeterince havalı olunmuyor mu,

-piknik yapıyorduk evet. hayır ben hazırlamadım, istavritler fazla mı tuzluydu? akşam salt'ta. kalçalarım neden pantolona değiyortabi ki keyfim yerinde kuzum delirdin mi sen

bu insanlar yataklarından kalktıklarında limonlu sularla, hafif güneş ışıklarıyla, uçuyormuş gibi bir his yaratan varlıklarıyla rahatlıyorlar, nedendir bilinmez ama orta seviyede bir sinir birikimleri oluyor dirseklerinde ve saç diplerinde; ne kadar çok kahve içseler, ne kadar az konuşsalar da, boyunlarından sarkan kolyelerin çokluğu ve parlaklığı, ellerinin soğukluğu ve ojelerinin harika pembesi yerli yerinde bile olsa bir sinir harbi yaşanıyor, yüzlere geçirilen borges'le karışık espresso filan kokan kadın maskelerinden midir nedir, belmondo muhabbeti yaparken haşlanmış mısır yiyelim gibi eklektik saçmalarından mıdır bilinmez, kızgınlıklar ve lipitler dört bir yanlarını sarmış durumda. kırk ikinci caddeler, lacivert soket çoraplar, ilgi odağı olmalar, muhteşem kahkahalar atarken dirseğini kırıp dudaklarını elleriyle kapatmalar, hiç çıkış olmadığını, ve hiçbir zaman olmayacağını düşünmekten çekip çıkaramıyor bu a4 kadınları ve adamları.

-beni biri sevsin lütfenolur ben akşam uğrarım sana. begonvil aldım ama nasıl bakacağımı bilemiyorum. evlenmiş mi?gelen azap duygusunun verdiği kalp ağrısıyok bisikletle geleceğim. etek giydim. hıhı.

Çarşamba, Mart 25, 2009

sırıtmak!


üzerime ipek elbise giydim, üzerinde bahar çiçekleri, gözyaşı damlaları, tavşanlar olan; pek de iyi hissettirmiyordu, son günlerde üzerimden atamadığım yorgunlukla, uyku ve yorganların altına saklanma isteği veren çarpık zihniyetli sylvia öykünmeleri beş bir tarafımı, viktor var, oya var, daha bir sürü kalabalık var çevremde; sarmıştı zira, bir de üstüne üstlük artık uçak biletleri, bekleme salonları, huzursuzluk veren kanlı resimlere olan ilgimi kaybetmiştim, bilgi yarışmaları hoşuma gidiyordu, bir de mutsuz morrisey resimleri, bağırıp çağırmaktan ve kendimi tekrarlamaktan usandığımı başka başka insanlardan duymak pek de hoşuma gidiyordu, vejetaryenlikle ilgili şüphelerimi vejetaryen bir kadınla paylaştım, bu sırada güzel eski peynirler yiyorduk, güzel şaraplar içiyorduk, Ankara gerçekten varlığı ve yokluğu bir olan bir şehir değildir diyordum, çünkü hakikaten, Ankara'da muhteşem kaybolunur, bütün sokaklar birbirine benziyor, bütün kaldırımlar aynı şekilde yerlerinden çıkık ve bütün güvercinler aynı şekilde havalanıyor, güvenpark'ta kirli deri ceketleriyle bekleşen bütün uyuşturucu bağımlıları aynı şekilde adam öldürüyor, kadınlara taciz ediyor, soğuk hep rezalet ve baharlar hep sakin, teşekkürler ankara!, Kadisiyeli yalancılar, hamile kadınlar, bu insanlara minnet borçluyum, yürümekten bu yüzden hoşlanıyorum, baş dönmeleri bu yüzden yazmalarla ilgili, hiç de alakadar olmadığım hayatlar hakkında düşünmek isteği yaratıyor içimde bu şehir, aşklar, sözler ve sessizlikler, kendimden sıkılmadım henüz ki kendimi tekrarlamaktan da sıkılmıyorum, İstanbul'da kaç tane camii var, deniz tepelerden çok çok kirli görünüyor, Fatih muhtemelen kendini Karaj sanıyor, anneannem namaz kılarken Sinem'le yatak odasına girerdik, yüzümüzü okşayıp anlayamadığımız sözler mırıldanırdı, güzeldi o zamanlar din hakkında düşündüklerim, sonra Sinem ilaç kullanmaya başladı, ben dünyayı kurtardım zeytinyağlı pırasanın pirincini tamı tamına tutturarak ve baklanın ununu, parası yok diye kendini yakan insanlarla dolu bir ofiste çalışmak da cabası, üstüne üstlük northlar, jumbo karidesler, siyah beyaz fotoğrafların bolca masalara konu olduğu türden.


gelişmeler gayet iyi yönlerde, akışlar rüzgarlı ve pürüzsüz, sabah sabah partileme isteğiyle dolu insanlar beni çok mutlu ediyor, paraşütle atlama filan fikirleriyle dolduruyor, pembe sarı çizgili.


Pazartesi, Mart 23, 2009

klişe sıkıcıları - yine


bazı ankara sabahları o kadar çok kabarık kış yorganlarına benziyor ki inanamazsınız. kafanızı bu yorganların altına saklamak, pembe pijamalı bacaklarınızı göğsünüze çekip arada kalan boşluğa dirseklerinizi sıkıştırmak ve sabah altı'da panjur deliklerinden odaya sızan çiğ ışık eşliğinde bir uyanıp bir açarken gözlerinizi, tam da mart ayındayız mesela; havadaki tüm parçacıklar dengesiz, rüyanızda çok ucuza çok güzel ev yemekleri yiyen insanlar görüyorsunuz söğüt ağaçlarının ve mum kokularının olduğu bir yerlerde, gözlerinizi açıp bacaklarınızı yataktan kırmızı halılı parkelerin üstüne sarktıyorsunuz, saçlarınız yatağın sıcaklığıyla ısınmış, şampuan kokusu duvarlarında ağaç resimleri olan odaya yayılıyor, bahar tatilinize tam bir ay kaldı, yataktan kalkmak için tam bir dakika.


19:50


sanılanın aksine yorgan, battaniye, çiğ ışık saçmaları tabi ki yerine oturmadı. hiçbir zaman oturmaz! hiçbir zaman, hiçbir kaldırım taşı çatlamadan, kırılmadan, çamurlu su fışkırtmadan duramaz. kalpler hep kırılır ve sorumlusu her zaman hiçtir. kadınlar her zaman iğrençtir. erkekler de her zaman iğrençtir. coco ve karl da iğrençtir. paris rezalettir. yanlış kadınlar yanlış adamlara sarıldı diye kıskançlık hipertermileri yaşamak hiç de edebiyat birinci sınıf değildir. herkes mükemmeldir! moda: kimse sanattan anlamasın dost kalacaklar.


19:52


aslı erdoğan diye biri varmış. saçmalamıyor gibi.


19:52

dipnot: bizim ayvalık'ta zakkumlarımız vardı, beyaz ve pembe, yanlarından bisikletle geçerdim bikininin üstüne şort giyince garipsenmeyecek aylarda. zehirli de değillerdi hiç yahu.


dipnot: londra'da insomnia!


sevgi?




Çarşamba, Mart 18, 2009

gerçek canavarlar


zaman daralıyor. tüm kahvelerin kırmızı tabanlı topuklularla bacak bacak üstüne atılarak içildiği tek söğüt ağaçlı devirde aldatılan eşlerle dolu bir yerlerde, evleri makarna kokan ve gömlekleri kadın parfümü; ayrılmalar hala kurutulmuş baharatların paylaşılamamasına, veya uğur böceklerinin üstünde kaç tane siyah nokta vardır tartışmasına varacak kadar fazla basamak iniyor. BEN! BEN verandadaki yediverenleri alacağım, ve hediye alınan tüm zümrüt küpeleri, sen küçük misafir havlularını ve peynir bıçaklarını, seni tanımıyorum!, sevmiyorum!, seninle sevişmedim ve kavga etmedim, uzun beyaz masa örtülü yuvarlak masaların altından bacaklarına dokunmadım, sana hiç yararım dokunmadı benim kadın!, mallarımı vermek ve mallarımı geri almak dışında, sana bağırmak ve seninle idare etmek dışında, ZİNA SUÇ MU OLSUN?, barlarda buluşup dizdize beyaz şarap içen aşk-ı memnuların kamu düzenini hangi yöntemlerle bozdukları hakkında b blok kütüphanesinin tozlu sarı halılı, rafları elektrik çarpan koridorlarını arşınlamalı, bir kadın ve bir adamın randevulaşması hangi sapıkları tahrik ediyor ve günah çıkarmak uğruna düzenin ağzına sıçıyor dedirtiyor acaba, hani modern hayat çorbaları kısa film tadında olacaktı, bütün haklı ve özgür düşünceler eşliğinde içilen port'lar, sakız likörleri, planlanan korsika seyahatleri, paylaşılan bulaşık saatleri, bir anda, PERDU!, rüzgarın sizi taşıyacağı yerlere gitmek varken oysaki, yani bu da bir seçenekken, ve bir yerlerde hala beyaz kumlar uçuşuyorken plaj havlularının üstüne doğru; ayrılıklar hep daha kuvvetli, hangi mücevher kutusundan kaç gram kaparım zihniyeti hep aşağı çekiyor manhattan'ın güzelim gökdelenleriyle uğraşan bütün vinçleri, ve hotdog satan kendi halinde sarı kasketli adamların üzerine düşürüyor, bir amerikan sapığı güzellemesini getirerek akla.

Pazartesi, Mart 02, 2009

sıkıntılı garson charles b


garson bey merak ediyorum da siz bu tiramisu tatlı değildir zihniyetli, kısa film kısa olmamalıdır kafalı insanlara sade kahveler, portakal likörleri, sıcak sıcak çin börekleri filan dağıtırken hiç düşünmez misiniz başka diyarlarda öyle kentler, öyle sokaklar ve kaldırımlar, öyle sade bakışlı insanlar vardır ki mesela, evlerinde pikaplar, raflarında ketçap kutusu fotoğrafları, banyolarında leylak losyonları olan, ve düşünebiliyor musunuz sevgili garson, bu insanlar ki sanırsınız ağaç evlerde yaşıyorlar, iki üç basamağı kırılmış merdivenlerden çıktıkları; kendilerine mütevazı çaylar demliyorlar ve güneş batınca sessizlikle fincanlarına dokunuyorlar dudaklarını yalayarak, ama aslında koyu kestane dolaplarda sakladıkları maskeleri, gül kokan parfüm yağları, her daim sakladıkları aşkları, kameraları, ses kayıtları var; koskocaman bir sahneyi saklıyorlar dolaplarda aklınız alıyor mu!, biz küçük porselen çay bardaklarımızla hayatımızı kurtarmaya çalışırken onlar broadway'de yollarının kesiştiği tüm makyajı akmış kadınları ve tüm ıslık çalarak yürüyen erkekleri biriktiriyorlar, sözünü etmeksizin ve çıplak ayaklarla yürüyerek ıslak çimenlerde; hayatımızı kurtarmaya çalışıyoruz dalgalı saçlarla, manasız sözlerle ve vitrinlerle, ellerimiz üşümüş, pantolonumuz bol gelmiş hemen konu oluyor yahu!, evlerimize kapatıyoruz kendimizi anında, iki damladan sırılsıklam ıslandık sanıyoruz, tüm kötü ruhlar bizim elbiselerimizin, bizim külotlu çoraplarımızın içine kaçmış sanki, tüm mutfaklardan şeytani böğürtlen kokuları gelmesinin sebebi bu, dikdörtgen bulutlara bakıp gülümsemektense biz kendimize o böğürtlenleri kasvetli birer şarkı sözü yapıyoruz, bundan hoşlanıyor olabilir miyiz ki, londra zindanları'ndan mesela, kabarık eteklerle giyotine gitmeye benziyor bu öyle değil mi, ama kabarık etekler çağındayız giyotinlerin kafa kestiği gibi akıp giden sohbetlerin künyeleri kütüphanelerin yerini bilmiyor ne yazık!


charles yahu gezintilere çıkalım, küçük çocukların yanlarına gidelim, oyuncak trenlerle, kutularla, üçgenlerle oynayan çocukların yanına, her zaman o oyuncak yeşil vagonlu trenlerin geçmesi için bir tünel, bir köprü kuran, bu trenleri karanlık tünellerin içinden geçirirken içindeki yolcuları değil lokomotifin küçük sarı ışıklarını düşünen küçük çocukların yanına.


öyle ki küçük çocuklar kardan gerçekten adam yaparlar ve giysilerden ve tavırlardan bahsetmeksizin her daim elli dört'tedirler.

Cuma, Şubat 27, 2009

bir altmış sekiz güzellemesi


ilk tomurcuk açtığı o saat, ve sabah yediyi yirmi geçe senin üşümüş ellerinin arasında bir tasma tutarken o açık yeşil tomurcuğu görüp heyecanlandığın saat, tam o saat aslında bir şey düşünüyoruz, bir şey, ve hiçbir şey düşünmemekten daha iyidir, hiçbir şey düşünmemek, hiçbir şeyden daha iyidir, çünkü hiç bir şeydir, yabanmersinli kek gibi, veya oturduğun rahat bir koltuk, sabah saçlarını tararken odaya yayılan bal kokusu gibi, küçük bir odadan dağınık kıyafetlerle çıkıp salonda oturanlara gülümsemek de olabilir, hayal gerçeklemesi elle tutulabilir!, serge'in içtiği hiç bir gitanes zararlı değildir, yanında uzun kollu transparan elbiselerle dolaşan ve kahkahalar atan kadınlar öyle olabilir, eski zamanlarda her kahkahanın bir manası olduğu gibi, ve manasızlığı, ama bu manasızlığa sıfatlar yüklemeye çalışan adamlarla ve kadınlarla dolu olmadığındandır belki de kot pantolonla girilemeyen savoy'ların güzelliği, bunlar hep var olan parçalardır ve kitaplar zaten hep var olmuş bu parçaların üzerine yazılır, siyah kaloriferlerin ısıttığı ağır perdeleri olan bir odada bacaklarını birbirine dolamış adamların karaladığı sayfalar bu yüzden son moda programlara taşınmaz ve istenilen karidesler ve ördekler tabakta bırakılabilir, ayıp sonradan beyin ütüleyen bir kara çarşaftır!, kahvaltıda yenilen kızarmış ekmeklerin üstüne meyve çayı içilirken hidrojen bombalarının yere gömülmesinden filan bahsedilebilir, hava aydınlandığında kimse uyanmak zorunda değildir ve evdeki kediler köşede duran su kabından iki yudum su içebilirler miyavlamadan, inci küpeli kız o incileri vitrinlerinin önünde dişlerini birbirine sürten takım elbiseli ve güneş gözlüklü adamların beklediği dükkanlardan almamıştır!, ama inci küpeli kızın göz yaşlarının kaynağı bu da değildir, gerçekten doruğu görünmeyen dağlara taş taşımanın bir manası olabilir, ama karşı gelmek ve sinirlenmek her zaman bir seçenektir.


tüm tomurcukların bademlere dönüşmesi şerefine kaldıralım baylar, bayanlar kadehlerimizi. günaydınlar.

Salı, Şubat 24, 2009

lale bahçesinden kremalı merhaba


daktilo sesinin boş beyaz duvarlara yankı yaptığı küçük kare bir odada ahşap sandalyesinde gri pijamalarıyla oturan bir adamın düşüncelerinden bahsetmek onun büyük ıslak yapraklı ağaçları olan bir ormanda kayboluşundan bahsetmeyi, ve asıl ilginci bu güzel çam ağaçlarıyla, çınarlarla dolu ıslak ve zeytin kokan ormanda ince kravatı, biraz küçük siyah ceketi ve uzamış sakallarıyla dolaşmasından söz açmayı gerektirir mi, diğer gece ışıklar fazlaca birbirine karışır, ki bunlar doğal ışıklar değil, sahilin güneş battıktan sonra serinlemiş temiz kumlarının içinden yürüyüp gidilen karşı taraftaki mor lacivert spot ışıklı küçük çardaktan gelen şımarık ışıklar, ve ışıklar birbirine karışırken bu adamın saçları tertemiz, güneş yanıklarına sürdüğü şeffaf spreyin şaşırtıcı kokusunun sindiği saçları, uzun parmaklarıyla uzun bir sigarayı sekiz dakikada içer ve ağzına küçük bir brokoli parçası atar, köpüklerin arasından görünen, dalgalı saçlarının arasından portakal kokuları gelen kabarık etekler giymiş dizleri yaralı kadınlar bu adamla ilgilenmiyor, burada bir zaman kayması yaşanıyor, üstü kapatılmaya çalışılan her hatanın büyük bir suratta sırıtan siyah maskara kıvamına gelmesi fazla sürmüyor, köpükler çoğalıyor, pan'dan ve insan ihtiyaçlarından bahsediliyor, küçük gümüş balıklarının kıyıya vurmuş olduğunu kimse fark etmiyor, kumda yürümek çok zor, o yüzden uzanalım, tüm bu kitap sayfalarının topukların altındaki kırmızı kumaş parçalarıyla ne alakası olabilir, kokuların ölümle, veya küçük kare fotoğrafların siyahlara yapılan haksızlıklarla, sınıflandırmalar ne zaman akademili aristo'nun saçlarını yolacağı bir kıvama geldi, milkshake içemiyoruz olmuyor, önce prosecco'dan ayılmalı bir trispiretta congola ile, ve portakal suyunun içinde her zaman portakal lifleri de olmalı; adam dikdörtgen bir tabloya dikiyor gözlerini, yere yığılmış onlarca merdivenin üzerine tırmanmaya çalışarak duvarın arkasında sevgili sartre ne haltlar karışıyor görmeye çalışan çizgili gömlekli tıknaz bir adam, aşkı korkudan ayıracak bir nötr uç bulalım!, kızılay her zaman neşeli bir yerdir ve aslında ıslak yapraklı ormana da çok yakındır, düşünürken uyuyakalan adamın gözlerini açtığı orman, yerlere dökülmüş iğne yapraklarının üstüne saçılmış askısız elbiselerle, sevişmek kokan ıssız bir orman.

Perşembe, Şubat 19, 2009

rüü oberjin

bu işte bir iş var bence!, bütün sohbetlerin naftalinli eşarp kokmasında, bütün kahkahalarda 'hayvanat bahçesinde tek ayağında koskocaman kırmızı bir yara olan fil üstüme bassın! edası, içkiler bir numara, pembe limonata diye bir şey çıkardılar, bütün ışıkları birbirine karıştırıyoruz, sokaklar birbirine karışıyor, çocuk olmak ve büyümek birbirine karışıyor, dolaptaki elbiseler her gün renk değiştiriyor, hakikaten samimiyet kitabevlerinin alt raflarında tozlanmış kitaplara benziyor, güvenlikten kaçış orada bulunmuştu, oturup kahve içilmişti, güneş vardı, kaldırımlar temizdi, gençtik güzeldik nidaları hala hala atılıyordu, rus salatası simidin içinde pek güzel oluyor diyorlardı, merdivenli evlerde işlenen cinayetler topuk sesleriyle örtülüyordu, herkes mutluydu! işin garibi bu, leyla, viktor, oya, şu pembe içkili kız işte siyah kürklü, herkes solfej biliyordu, A, D, F minör minör smells!, kış ayında giyilen tüm eteklerin başkaldırıyla bir alakası mı olmalıydı, Ahmedinejad diye bir adam çıkmıştı, üniversitelerde, söğütlerin altından yürüyün gençler, kapıları çarpın, çarpın, bütün periyodik tabloları susuz havuzun içine atın, içeri atmak!, Hristiyan oluyorlar sonra bence bir yudum şarap uğruna, gitarın en ince tınısına kadar kaçıyorlar ve bağırıyorlar; hak aramaktan bahsetmiştim fevrilerim benim, haki pantolonlu adamların gittikleri partiye yemyeşil çizgili bir karpuzla gelmesi kadar ince bu kaçış, ince çizgiler mevcut yani, insan doğasının en tahrik edici sesi çıkaran klavye tuşunda aradığı çizgiler veya sarı ışıklı, zeytin kokan barlardan iyi niyetle ayrılmamaya yarayan çizgiler, akarken siiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii(slide?) sesleri çıkarıyoruz, küçük su dolu baloncukların yanından geçerken nefesimizi tutuyoruz, çoğul konuşmayı seviyoruz ki, bizim küvetlerimizi doldurmadığımızı, pudralı sabunlarla yıkanmadığımızı anlamasınlar, neşeli müzikler dinliyoruz çünkü bahar geliyor, zamanın ve eğimlerin pürüzsüzlüğünü bozan tüm parçaların çok daha çabuk aktığı mevsim, kendini sümüklü böcek sanan mevsim, bağırmayı çağırmayı mavi kalpleri (emc) geri getiren mevsim. balkon savaşları, fas gülleri, vs.




mütemadi edit: değişim hızlı mıdır değil midir kifayet canavarları