Salı, Nisan 27, 2010

haute ayrılıklar


bütün çocukları ileriye doğru adımlar atmaktan koru pan! ileriye doğru adımlar atmak çünkü sonradan kirli kaldırımların içlerine doğru derinleşen çukurlara benziyor, mesela bütün kaslarımızı uyuşturuyoruz, önce yorarak onları, yıllardır, aylardır hiç duymadığın bir acı duyarak gözlerinde, burnunda, ellerinde; yokluk duymak, acı; acıyı duyduğunu hissetmiştin yıllar önce, yazdı, öğleden sonra, arkadan toplamıştın saçlarını ve yatağına ilk defa dayamak zorunda hissetmiştin sırtını, birden, işte insanın hayatında en zor, çok zor anlardan biri; yapayalnız ve çaresiz, ama sıkışmış gibi, yani kimseyle paylaşamayacağın büyük bir ağırlık; gözlerini kapatmıştın, geçmişti sanki, temizlikle, sabunlarla, balkondaki eflatun çiçekler, güneşin batışıyla, eskiden beri burukluk veren tüm parçalar iyileştirmişti seni, yıllar sonra, hiçbir şey umrunda değilken, saçların bal rengi, gözlerinde keyifli bir yorgunluk; nereden bilebilirdin birden öyle bir yokluk hissedeceğini, kendin istemişken, kendin terk etmişken şehirlerini, bir pisliğe dalmış, desenli halıların üstünde tanımadığın insanlarla dans etmiş, gözlerini kapatmışken, birden, bir anda çok uzaklardan gelen bir yokluk, nefes alıp vermekle geçmeyen, uykusuzlukla bölünemeyen, geçici sıcaklıklarla derinleşen, çamur rengi sıvılarla silikleşen, karla örtülen, ıslanan, eğlendiğinden mi ağladığından mı bilemediğin çığlıklarla gelen, giden, yokluk; hiçbir şehir seni beklemiyor artık, deniz kıyıları dalga geçiyor yüzündeki ekşilikle ve artık yalnız dalgalanacak saçların, uzayacak, ve kaş'ta elindeki limonlu cinlerle güneşi batıran insanları fareler kovalasın isteyeceksin, 101'den çıkamamalarını, yok olmasını insanlığın ve sadece ahşap masaların kalmasını; kıvranacaksın, seni sevenler, dizlerine kapananlar, bütün vücudunu şebboylarla kaplamak isteyenler var diye, ve sen yapamıyorsun, aldatıyorsun kendini ve herkesle evcilik oynamak istiyorsun diye, salt kendini kaybetmenin verdiği ve vereceği hazla yaşamak istediğin ve sabah temiz ve ağrılı uyanmak istediğinden; kıvranacaksın, bütün vücudun kasılacak, devamlı laktik asitle dolup taşan kaslar, hiç büyümeyen gözler, kasılacak ve açılacak, bir küçük lamba yanacak ve bütün aşklar aydınlanacak: unutulabileceği gelecek gözlerinin arkasından bir ışıkla beraber ve pan, o çirkin, suratsız, kırmızı yıldızlı şey sürükleyecek seni odalardan başka odalara, başın dönecek, gidip geleceksin maziden, sarı duvarlı, eski sevgililerle dolu kolilerin olduğu eve, kapayacaksın gözlerini, ayrılacaksın.

Pazartesi, Nisan 12, 2010

bütün yollar artık yemyeşil ve ellis sıkılıyor


kendimize bir hayat kuruyoruz, saçlarımız, sakallarımız, seslerimiz, ellerimizin tuttuğu bardaklar, yürüyüş şeklimiz, bütün bunlara güzellikler katıyoruz, aynı şekilde yasemin kokmaya, gece yatarken, sabah kalkınca damla damla limondan ekşimiş soğuk su içmeye, klavyede aynı tuşlara, aynı şekilde basmaya; müzik değişmiyor, insanların içinde başımızı hep aynı yöne doğru çeviriyoruz, gülüyoruz, kadınlara sinirleniyoruz, erkeklerle sevişiyoruz, sonra tam tersini yapıyoruz, kokular aynı, kaldırım taşlarının arasına sıkışmış kirli sular, telefon numaraları, binilen arabalar, çantadaki el fenerleri, bunlara alıştığımızdan da değil, sadece ruhun bütünlüğü bozulmuyor ve daha çok insan kandırılıyor böylece; içine güvenin yükselmiyor, düşmüyor, yalnızsan öyle kalmaya özen gösteriyorsun, panjuru aynı şekilde kaldırmaya, çam ağaçlarını ve leylakları aynı şekilde sevmeye, aynı masalarda aynı hatıralardan konuşmaya, hep aynı banka oturmaya, aynı kırmızılıkta içkilere, aynı yatağa, balkonda aynı saatte aynı güneşi batırmaya, saatler farklılaşmıyor, bornozun hep aynı renk, içten gülebiliyorsun ve karşındakini küçük düşürebiliyorsun çünkü senin tanıdığın ve bildiğin aynıları o bilmiyor; ona bütün renkler yabancı, tabakların şekli farklı, ne demek roze sadece şişede diye şaşırıp yüzünü buruşturunca o bunun farkında değil, limanlardan gemiler kalkıyor ve bunun balerin tütüleriyle bir alakası var; saat 7'lerin, akşamüstlerinin, çiğ bademin ve orly'nin bir etkisi var saçlarının şekline, sonsuz cehaletinden tiksinmene insanlığın, ama zor; zor farklı hayatlara adamak kendini, kendini raylara bırakmak, ki aldatmalardan ve şehvetten bahseden herkes dine döndü, herkes meleklerle uyuyacağını sanıyor, kendi halinde; kimse durmuyor, akbabalar var, parazitler, güneşin yukarda asılı kaldığını hiç görmeyenler, hiç tüylerini diken diken eden bir ses duymamış kadınlar, bacaklarını çimlere doğru uzatıp kafasını yana eğerek hiç düşünmemiş erkekler; farklı, aynı; aynı derde geliyoruz, dayanılmaz ağırlığına geçmişin ve geleceğin, başkalarının varlığına katlanmaya, sevginin çoğalabileceğinin kıskançlığına, üçüncülere, dördüncülere, hep rahatsızlık üretmeye çalışıyoruz ki bir manası olsun açan ve solan bütün çiçekli ağaçların ve verilmiş her güzel cevabın.

Çarşamba, Mart 24, 2010

güç, para, norveç somonu


güzel günler görmek istiyoruz, birlikte olmak, hep aynı kişiyle, hep tek, bir tek sen varsın koca dünyada, bir bomba patlasa bütün insanlık yok olacak, içimiz onca dar yani, ve kızamıyoruz karşımızdakiler çokça yaşadı hayatlarını ve biz çok kırmızı ışıkta takılmak zorunda kaldık diye kendimize, karşıdakine; çiçekler açıyor, sahne hep aynı, aynı melodiler, ağızda o pek bir zevk veren buruk tat, zevkini çıkardığın tüm parçaları hayatın teker teker yoruluyor artık gözünde, ölmek, mezara girmek, ölü bir bedene dokunmak zorunda kalmak, son günlerinde artık bunları düşünüyorsun, hava kararmıyor, hiç geriye dönüp bakmayı, geri geri yürümeyi denemiyorsun, geriye karşı anlayışlı olamıyorsun, kimsenin içine giremezsin olur ya, bu yüzden hiç ölmüyorsun, dinlemiyorsun, yaşamıyorsun, geçen dakikalarının koskoca bir yalan tarlasının ortasında manasını yitirdiğini seziyorsun ama elinden de pek bir şey gelmiyor, vicdanını zorluyorsun, egonu iyice çürütmeye çalışarak, bakmayarak ve konuşmayarak, kendine kızarak, üzüldüğün bütün sözlerin aslında gerçek olduklarına üzülerek bu sefer de, duvarlara, merdivenlere doğru koşmak, çarpmak, düşmek, kalkmak, aşiyan'da yeşil çimenler üzerinde bir kız görmek, şaşırmak, sonra sonsuz, sonsuz durmalar. noktalar, pembe sıvılar, yalanlar, kalp krizi.












Perşembe, Mart 18, 2010

oya'nın yolculukları


oya'nın bugün giydiği elbisenin üzerindeki mavi dantellerle ziyaretine gittiği alzheimer kıyılarında dolaşan anneannesinin yastık kılıflarının dantelleri birbirine çok benziyordu. eskiden anneanne oya'ya içine çok az portakal kabuğu koyarak yaptığı yuvarlak kurabiyelerden verirdi, ama şimdi tarifini hatırlamıyordu. tanımsız bir şeydi bu, yıllarca koynunda uyuduğun adamı kaybetmek, toprağa gömülen vücuduyla beraber beyin aktivitelerinin de yitmesi, bacaklarının ağrıması, artık incir tatlısı, portakallı kurabiye ve hiçbir çerkez yemeğini yapamamak; bu manasız da değildi aslında, anneannesi kalın kahverengi çoraplı bacaklarını önündeki pufa uzatıp kırımlı yardımcısına tam o dakikada ne istediğini anlatmaya çalışırken, ki zencefil kaynatmasını istiyormuş, bu da bir işarettir aslında vücut fonksiyonlarının tam manasıyla çalışmadığının farkında olduğuna; oya, tam da o sırada aslında attığı hiçbir adımın ve söylediği hiçbir sözün bir mana etmeyecek kadar değersiz olduğuna inanmamaya başladı; aslında sarışın kadınların saçlarından dökülen kum parçalarının, verdiği acının bir anlamı vardı; kalbinin sürekli heyecanla ve hayallerle dolup taşması, güzel hayaller görmek!, çimlere uzandığını, şişelerce şarap içtiğini, sonra aslında ciddiyetten konuştuğunu ve karın kaslarından bahsettiğini gecenin bir yarısı herhangi bir sokağın üstüne oturabilinecek duvarlarında, güzel yemekler yediğini, kahkahalar attığını ve aslında hiçbir dakikanın canlandırdığın gibi gerçekleşmeyeceğini görmek; bahar gelirken sevişmek istiyorsun, hayatla, kenarından aşağıya atlayabileceğin bütün teras katlarıyla, bütün kesme kristal bardaklarla ve göreceğin güzel ve acı günlerle, daha çok sevişmek, durmamak istiyorsun, ağlamak, koşmak, cevap verileceğini, görüleceğini bilmek; lizbon'a büyük gemiler yaklaşırken, sevdiğin adamlar sevdiğin kadınlarla uyanırken, midenin en çok bulandığı anda sigara yakmanın keyfine varırken, hayvanlar tarafından yönetildiğini bilerek gülümserken, yokuş inerken, çıkarken; aklına gelen hep o güzel hayaller, büyük dolaplarda duran küçük lacivert bavulların olduğu hayaller, gecikmeyen arabaların olduğu, lafayette'e küfrederken ve el ele koşarken elinde şişelerle, küçük kurabiye parçalarıyla montmartre'a doğru, hep gitmek istediğin, ama uğruna bir türlü hayatını durduramadığın hayaller, hayaller, birlikte yaşadığın, öleceğini düşündüğün, hastalanınca, aklını yitirince ve kaybedince bütün aşklarını, seni okşayacak hayaller; onlar var edecek seni, onların verdiği müzikle keyifleneceksin, düşeceksin, yanlış yapacaksın ve farkında olmayacaksın, önemli sözler sarf edeceksin, telefonlar açacaksın eski arkadaşlarına, deniz kıyılarına, uyanacaksın. uyanınca soğuk olacak, alışacaksın.

Cuma, Mart 05, 2010

bekleme


sevgi nedir diye soramıyor kendine, yemek borusundan geçene kadar tüm alveollerini delik deşik edecek ve o zaman pembe olmayacak deterjanı doldururken kırmızı kovaya; ve köpürüşünü izlerken içinden geçiriyor tam olarak neyi hak ettiğini, veya bir insanın herhangi başka bir insana yapabileceği en büyük kötülüğün ne olduğunu; ve bunu yaparken dezenfektan gözlerini yakıyor, üzerine büyük gelen gri kazağın kollarını dirseklerine kadar sıyırıyor çünkü temizlikle kavga edecek biraz sonra; parke zemin ve mutfağın taşlarını ovalamak ve süpürmek, bulaşıkları makineden çıkarıp yenilerini koymak ve mor bardakları sırf elde yıkanır yazdığı için kaynar suda renklerini attırıncaya kadar temizlemek, sırf bir insanın diğer bir insana yapabileceği en kötü şeyin ne olduğunu ve belki zamanların birbirine karıştırıldığını ve aslında yanlış zamanda doğduğunu unutmak için. uyumadan önce kendine sorduğu bütün sorular, rahatlamalar ve huzursuzlaşmalar; aslında bunların hepsi kendi kısa saçlarıyla, elbiseleri, aptal oyunlarıyla ilgili; bunu yirmi küsür senedir kendinden saklıyor ve kötülüğünü kaldırım taşlarına, yaşlı kadınların ellerindeki plastik poşetlere, sevgililerin eski sevgililerine, güzel gözlü ve kötü kalpli kadınlara yüklüyor; bir kadın, yani, en fazla nereye kadar yaşayabilir, nereye kadar masmavidir gökyüzü ve bütün arabalar sessizce geçer yanından, büyük şehirlerde yağmur yağarken hep yırtık mektupların parçaları kaybolmak zorunda sanki, sanki ruhunu tam manasıyla biyopsiye götüren bütün kısımları hayatın, sıraya dizilmiş, önünde selam durmak zorunda; yani diyor, evet ben melek değilim, iyi niyetli olmak zorunda hissetmiyorum kendimi, çizgiler var hayata yönünü gösteren, ve o çizgileri değiştirmeye çalışıyor insan, başkalarının küçük kolye uçlarına laf atarak ve ittirerek sırtlarından, yeni moda bıçaklamalar işte, çizgileri kalınlaştırmaya, inceltmeye çalışıyor, kitaplardan sözler ezberleyerek, değerli olan bütün konuşmaları harfi harfine küçük defterlere kaydederek, ki çizgiler kopup gitmesin diye ellerinden; ve başkaları da başka şehirlerde, doğuda, kyoto'da, herhangi bir çiçek bahçesinde saçlarını keserek veya antrelerde diz çöküp ağlayarak çizgilerine sımsıkı tutunmaya çalışıyor, onun içinse bütün bedenini sarmalamış, içinden çıkılamaz bir düğüm haline getirmiş bu çizgiler; sadece izliyor, izliyor, duruyor, çizgiler akarken aslında uçaklar da duruyor, yıldızlar ve hastane yeşili tomurcukları şimdiden patlamış şapşal badem ağaçları; izliyor, gülümsüyor, sonra başka çizgilere doğru kirli ayakkabılarıyla sinsi adımlarla ilerleyen kadınlar, erkekler görüyor, olmuyor.


Pazartesi, Şubat 22, 2010

biz, hepimiz, hiçbirimiz için

glastonbury'de hava ısınıyordu, çünkü uzun kahverengi saçlarına koyu kırmızı eşarplar dolamış kızların karınları pankreaslarının beyaz kaslarını gösterecek şekilde saydamlaşmıştı. burda karışıklık vardı, hırslarıyla beraber yanan kalplerin, dizlerdeki yorgunluğun görüntüsü, kıskançlık ve kibir bir aradaydı; aşkın kutsal bir duygu olmasıyla alakalı rastlanan eşyalar beyaz mutfak tezgahlarının üzerinde duran plastik bardaklar, laduree'lerden getirilmiş incirli makaronlar olabilirdi; burda zenginlik tamı tamına beş parasız kalarak çoraplarını ve eldivenlerini deterjanlı soğuk suda yıkadıktan sonra dördüncü veya beşinci bölümlerinde büyük ve puslu şehirlerin satmakla yanyana yürüyordu, aynı şişeyi ve deniz suyunu paylaşıyordu, paylaşımın sanılmamalıydı fakat, bu kalplerini nereye sakladıklarını hatırlamayan veya umursamayan insanlara bir faydası dokunduğu.

bir moralsizlik kaplıyordu kızı güneş yükselmeye başlarken, ve tepedeyken başka şeyler düşünüyordu, kollarını ısıtırken başka, yanından geçiyordu kısa saçlı adamların, geniş cam bardaklardan çingene pembesi sıvılarını tüketirken, sürtünmesin içlerinde engin cahillikleri diye, ve başka kadınların; oysaki bütün uzun saçlı veya yasemin kokulu kadının da kendisi gibi yaşadığını ve yaşlandığını bilmeliydi, geniş ve büyük bahçelerde sevgilileriyle güneşlendiklerini sanmadan, sarı saçlarının çimenlere doğru düşüp kırıldığı bir yerlerde; ve aklından geçirmemeliydi herkesin tek bir adama doğru kaydığının, güneşi andıran bir koku süzülüyor saçlarından diye, ve kaygan ve mavi bir denizanasının uzaktan güzel görünmesiyle alakalı bir ipucu olduğu için bedeninde, ve neticede, hiç mi hiç sanmamalıydı, kendi ellerinin dokunduğu göğüs kafesinin birbirine yapıştırılmış beyaz incilerle öylece kırılgan ve ölü görüntüsünün bir başkasında da var olabileceğini.

üzüntüyle sadece durabilmek aşkla birlikte içinde büyüyen bir defne yaprağının salınımıyla midesini bulandırıyordu, dursa, koşsa ve unutsa da, bulantı geçmiyordu, bir gece olduğunda veya eve doğru yokuş aşağı yürürken alacakaranlıkta geçiyordu aklından bulantı, kadınların yalnız yaşadığı evlerden yükselen badem kokusunun, yana doğru atılmış uzun saçların içinden geçiyordu, midesine yapışıyordu, gözlerini kapatınca yemyeşil dev ağaçlar görüyordu, balkon camından sarkıp izlediği karşı kaldırımdaki akasyaya hiç benzemeyen çok yaşlı ağaçlar, ağaçlar durdukça onun da bedenini kaplıyordu düşünce, salt düşünceden oluşmuş ince bir çarşaf düşüyordu üstüne, tüm insanları, elleri ve dar sokaklardaki alışverişleri görebiliyordu ama nefesi hep çarşafların içinden, hep sessiz ve durağandı.

bir tavşan piramit sahneden aşağı doğru kayıyordu güneş batarken ve çamurlu suları eriyen kahverengi aynalara benzetirken, hayatın omzundan tutmak istedi, dur demek, yavaşça başa sar bütün hikayeni ve anlatmaya başlamadan önce benim gözlerime bak ve nefesimi dinle, çünkü orada bütün insanlarımı, reçel kavanozlarının yanından aşağı doğru kaymalarımı ve gri bulutlara doğru yükselmemi göreceksin, bir de acıyı tabi ve sabunlu küvetlerin neden bunca ağlattığını.

Salı, Şubat 02, 2010

suriye pasajı - 2

her anım büyük bir patlama olacakmış hissiyle geçiyor, oturduğum iskemleye doğru gürültülü sesiyle bir tren yaklaşacak, ve dizlerime kadar gelmiş genleşmiş raylarıyla içime girecek, bütün organlarımı delik deşik edecek, içimden sararmış zarflarıyla mektuplar dökülecek, o zaman anlayacaklar ki aslında kimse haksız değildi, boş çıkacak bazılarının sayfaları ve bazıları söylenememiş sözlerle dolu, bazılarında ikindi güneşiyle bir bahçenin fotoğrafı, veya boş bir mutfak tezgahının, kimisine aslında boş olmadığını anlatacak o mutfağın, içinde kirli bulaşıklar ve bozulmasın diye buzdolabına konmuş kahve paketiyle, sabahları buz gibi, gece çok sıcak olan bir mutfak, masasında not defterlerinin, tütünlerin ve notaların olduğu; sıkıldım, yapmamaktan, durmaktan, boş duvarlara gözlerimi dikmekten, düşünmekten, her saniyeyi, teker teker, müzikle gidemiyorsun ki, veya kimse gelmiyor, havada, sallanıyorum.

suriye pasajı - 1


sevgili isviçreli bay,


o dünya başkaydı, ve bisikletlerle tanışmama sen ön ayak oldun. iyi mi yaptın bilmiyorum, kendimi kaybettim, sonra bulamadım, buldum sandım, tekrar buldum sandım, bu sırada yapraklar dökülmeye ve yağmur yağmaya başlamıştı, beş kere iki büyükçe bir çantadaydı, kendim miydim emin değildim ama kalbim kesinlikle daha hızlı atıyordu. dar yokuşlardan aşağı yürümek ve eve varmak için saatlerini yollarda geçirmek, yerden yayılan ısıyla çıplak ayakla dolaşmak ve deterjanın büyüleyici etkisini keşfetmek hayalin bir parçasıydı, sonra gerçek oldu, ve gerçekliğe dayanmadı çift dikiş bünye, ve tabii bunlar salt mazeret güçsüzlüğüme.

Perşembe, Ocak 21, 2010

utanç verici biri olmak


kavramların yerini değiştiriyoruz, daha doğru olmuyor eskilerin yerine gelenler, sıvılarla kapatmaya ve kafandakileri silmeye uğraşıyorsun bundan, hayatın gerçek olan tarafları çıkıyor böylece ortaya, onları arıyorsun girip çıktığın veya kaldığın bütün hayatlarda, cam bardaklar gerçek, başınızın dönmesi; sözler daha samimi, görünmeyen paralar yok ortada, suratsız güçler; kimin nerden kaçtığı apaçık belli, yalan yok, gereksiz özlemler duyulmuyor eski günlere böylece, yapılacaksa yapılıyor ve bavullarun toplanması gerekiyorsa toplanıyor; beklenilmiyor elinde otobüs biletleri kaldırımlarda ve eğer sabahın köründe kalkılacak olunursa kaçacak bir tanesi için, terminale yetişiliyor, bütün neticeler üşüşmüyor akla ve tartılmıyor her hareket getireceği vakalarla; rüya görülüyor yani!, hem de ayaktayken, üzerinde yeşil bir elbise var, muavin kakaolu kek uzatıyor, almıyorsun, çünkü gittiğinde biliyorsun ki arkada kalanı düşüneceksin ve gitmediğinde her zaman orada varlığıyla deşecek kollarını ve acıtacak; senin yapmadıkların ve onun savaşları, şarkıları, kargaları, suni solunumları!, özgür dönüşleri, ki bunlar hep başkalarının yalnızlıklarından ibaret olacak, seni görmediğini ve dikkat etmediğini oysaki, rüyalarında görüyorsun; ve ruhlar yaklaşacak kürek kemiklerine doğru çarşafının içinden diye korktuğun zaman ışıkları açıyorsun, çiğ sarı bir ışık kaplıyor odayı; kaloriferler yanmıyor, gece uykuya dalmadan önce gözünden süzülmeye çalışan gözyaşlarını engellediğini düşünerek aynada kendine baktıkça daha çok şaşırıyorsun, boğazın kurumuş; rüyanda hayatının seçmediğin tarafını açık ve net gördüğünde, orda manolya ağaçları olmadığını ve sıvıların yetmediğini kuru bir hayal kırıklığıyla anlıyorsun, orda bütün kavramların yeri aynı tarafa doğru değişiyor, belki oraya doğru seni çeken bu, dar sokaklardan ve yokuşlardan aynı mananın çıkması; oysa seçtiğin ve yürüdüğün yol, durgunlukla kimi zaman ve vücut fonksiyonlarını giysi dolabın gibi kullanarak, ve yuvarlak gözlü bir trafik polisinin hızla geçen bütün arabaların ortasında elini kolunu sallayarak durduğu yerdeymişçesine, öylece yere bakarak, çiğ ışıklarla, büyük ve zararsız beyinlerle devam ediyor, sen büyüdükçe yollar genişliyor, güneş parlıyor, hala aynı yerdesin, sinirlerin önünde durduğun masaya ve çamurlu kaldırımlara bağlı, trenler kalkıyor saat başı ve kalıyorsun, istediğinden, ve dünya, o koskocaman yuvarlak, senin evinden ve kahve fincanından başka bütün parçalarla içindeki, suçlu olduğu için, ve bütün sabıkaları senin üzerine kayıtlı olduğundan.

Salı, Ocak 12, 2010

yavaş sökülmeler

seninle birlikte büyüyen bir bebek arabası elinde, ayakkabılarınn kırmızısı çok rüzgar esen şehirlerin tozla kaplanmış kaldırımlarına bulaşmış, rengini attırmış, kavuniçiye dönmüş burnu ve topukları; zayıf hissetmiyorsun kendini hayata karşı aslında, daha olmamış bir sürü hikaye var, kumral dalgalı saçlı arkadaşlarına anlatacağın herhangi bir bahar ayında, çimlerin üzerindeyken; ayvalık'taki yazlığı getirsen aklına mesela, o kadar da zayıflamıyor hayatın, sen bisikletin üzerinde, saat yedide akşam ve beyaz saçlı karı kocalar enginarlarını yerken yediverenler açan verandalarında, sürerken deniz kıyısı boyunca, beyaz zambaklar değerken dirseklerine ve acıtırken zehirleriyle; göğsüne çarpan rüzgar zayıf hissettirmiyor hayır, bütün söylediklerinin kumları havalandıran lodosun arasında birilerinin canını acıttığı düşüncesini getirmiyor aklına, balkonlardan gelen çatal bıçak sesleri, sürahiye doldurulan su, senin bisikletini sürdüğün o upuzun güneşli yol ve yerdeki çarpık kaldırım taşları dengede duramadığın zamanları, herkesi, kendini aldattığın sabahları ve çarşaflara sarıldığın geceleri, fotoğraflarını çektiğin mavi alacakaranlıkları hafifletmiyor, ama zayıf da değilsin o an, yeşil desenli kirlenmiş halının üstüne oturup sırtını yatağa yasladığında, dururken sadece, ki durmak ne zamandan beri gardını arttırıyor insanın, soluklarını yavaşlatıyor, o bir gün satın alıp içinde yaşayacağın küçük gül kurusu evin verdiği heyecan salonun ortasında bomboş duran bir küveti getiriyor akla; kendi iplerini çözmeye başladığın an yani, vücudunu ve bileklerini sarmalayan bütün kırmızı iplerin düğümleri serbest kalmaya başladığı an anlıyorsun ki nefret çarpıyor odanın bütün duvarlarına, bu sırtından dökülen inciler kadar üzmüyor seni, rüyanda yüksek sivri uçları ankara'nın soğuk bulutlarına çarpan canterbury katedralinin ulus meydanında yükselmesinin, katedrala giden rayın üzerinde vızır vızır ilerleyen yuvarlak hatlı küçük arabaların yaptığı hızın, veya yanlarından sular dökülen spirallerin küçük insanları aşağıdaki duş kabinlerine götürdüğü garip eğlence merkezinin huzursuzluk verici, bir o kadar da anormal olduğunun farkına varıyorsun, yavaş yavaş anlatmaya başlıyorsun kendini sana, duşun altında, gözlerini kapatarak; elli kilo kadar bir suçluluk duyuyorsun ve söylenilenin aksine bu geçmiyor. ama anlıyorsun, baharda güneş batarken yine de kalbin çarpacak, ve ruhunu ayarlamak istemeyeceksin doktor masallarıyla, senin gibi, bütün gülümseyen kadınların bakımsız bir havaalanında toplaştığını düşüneceksin, uzaklarda, bir adada tek odalı bir apartman dairesi bulmak için, ve suçu paylaşmak, parçalara bölmek, üzerindeki yapay vişne aromasıyla küçük kağıt kekleri dağıtıp yermiş gibi, yüzsüzce.