Çarşamba, Mart 09, 2011

eski dünya, yeni sesler ve tezer'e sevgiler

yaşamın akışı, cümlelerin daralması ve renksizleşmesi, müziğin ve seslerin harekete geçirememesi, yani tüm trenlerin garlara yaklaşması soğuyan kahveler ve kirli tabaklar eşliğinde; yavaşlıyor, yavaşladıkça arkada bırakılıyor sözler ve görüntüler; belki bağışıklığından ya da alışmışlığından şiddete, gözün görmek istemiyor ve köreliyorsun; köreldikçe en kısa keseceğin cümle uzamaya başlıyor; saniyelik temaslar, anında vereceğin cevaplar, yüzünün bir anda düşmesi, geriye bakmamak ve ağlamamak, veya ağlamak, manasızlaşıyor; manalı ne kalıyor, belki eski şarkılar, yine ağaçları seyretmek ve yokuşlardan aşağı doğru yürümek; ankara kalıyor, içinin ısısını diri tutmaya, ve ruhunu bir sillelik kadınlara, bin sillelik anılara kaptırmamaya çalışarak, kalıyor; ışıkların sönmemesine dikkat ederek ve azami şiddete her zaman, her zaman, sonuna dek, tutunarak.

Perşembe, Mart 03, 2011

8 mum eriyor

şiddetle gelen ıslaklığın bir manası, on saniye süren büyüleyici mutlulukların yıllarca, kadife kanepelerin üzerinde devam edecek sürekliliği, ve mide bulantısının, kadınların ve erkeklerin, yönlendirilmenin ve ne kadar hafife alındığının acının, bir değeri, önünde açılmış bir çift kol kadar rahatlatıcılığı; yok, yok, hiç olmadı, gerek yok.

Pazartesi, Şubat 21, 2011

aydınlanma

yeşil gözlerim vardı. yeşil gözlerimde şimşekler, çiçekler, ilaçlar, ilaç kutuları, mürekkepi akmış kalemler, sabotaja uğramış giysi dolapları, sökülmüş duvar kağıtları, loş, sarı ışıklar, silgi tozları, içine göçmüş çirkin bir karın, kağıttan çocuklar, dağ doruklarında yetişen beyaz manolyalar, palyaço pabuçları, neon lambalar, hüzün, bir koli, iki koli, bin koli hüzün depolanıyordu. tüm bu gereksiz, çürümüş, geveze 'şeyler' depolanıyordu yeşil gözlerimde. algımın son kullanma tarihinin geçtiğini, küflendiğini, ürediğini, yeni yaşam biçimlerine izin verdiğini hissediyordum; neyin cezasıydı bu göğüs ağrısı, ALGIM! hastalanmıştı. yataklara düşmüştü algım; çorba içmeyi reddeden bir boğaz ağrısıyla yastığı iki büklüm ederek çırpınıyordu. yeşil gözlerim, algım, bedenim, birbirlerinden utanan yakın arkadaşlar olmuşlardı. utanıyorlardı. konuşmuyorlardı. suspus olup ceviz kırıyorlardı küçücük kafalarında. geçen gece bütün banyo halısını bir kızıl saç yığınına dönüştürerek kahverengi bir kağıt makasıyla kesmiştim hepsini acımadan. yüzüm perişandı ama bu beni fazla ilgilendirmiyordu. BUDA OLMUŞTUM BELKİ DE!

bir türlü sobelenemiyordum. saklandığım o limon kokan buzdolabının arka tarafındaki kablo ve teller sıcaktı. çok sıcaktı, ellerimi yakıyordu. kimse beni sobelemiyordu. kimse kalesinden ayrılmayı göze alamıyordu. küvettekiler kaleyi boş bulup çoktan sobelemişlerdi. kilerdekiler yakalanmıştı. kanepenin arkasında yüzüstü yatanlar kandırmışlardı ebeyi. ama beni bulabilen yoktu. limon kokan buzdolabının arkasında ellerimi yakarak ayakta duruyordum. gözlerimi hiç kırpmıyordum. bacaklarım uyuşmuştu. karıncalar yürüyordu ayaklarıma. buzdolabından şişeyi çıkarıp yayvan bardaklara dolduran kırmızı çoraplı, saç örgülü kız bile fark etmemişti beni. şişe soğuktu, ama ben yanıyordum. beni kimse sobelemiyordu.

2004. veya 5

Salı, Şubat 15, 2011

eksilmeler

güneş sokak'ta gül kurusu apartmanın beyaz ahşaptan camlarını açtı biraz soğuk hava girsin içeri boş eve diye. soğuk hava koltukların ve küçük kare yastıkların üzerinden kızın ensesine değdi; kız aynadan yansıyan kaşık yüzlü görüntüsüne bakıyordu. yok dedi, gündüzler giderek kısalıyor ve artık bu, günlerin geçmesi, saatlerin öylesine akıp gitmesi, uzanmak, uyumak veya evin içinde yürümek, hislerini değiştirmiyor; ve hisleri, bedeninde yaptığı değişikliklerden öte etkilemiyor hayatını. ifadeleri değişmiyor, ağlamıyor çok. sadece soğuk açıyor zihnini ve yürüdüğü yönü değiştirmeye çabalamıyor artık. şampanya kadehleri ve buz kalıpları görünce mutlu oluyor hala ve gidip gelen ama ağırlığı hiç değişmeyen mutsuzluğu da kutuların içine sıkıştırıp kapağını kapatmaya çalışmıyor artık. bir zamanlar kollarının, ellerinin dayanamayacağını düşündüğü acıyı bütün haşmetiyle yaşamaya çalışıyor ve ne getireceğini merak ediyor. nereye kadar kendisine zarar veren sözlere cevap vermeyeceğini, nereye kadar konuşmayacağını, evet diyeceğini, tamam; nereye kadar sadece oturmakla, seyretmekle yetineceğini merak ediyor. büyümüyor içinde kin, nefret; sadece acı, yavaşça sıyrılan dokunulmazlığı üstünden, yavaşça ölen küstahlığı, yavaşça gerilerde kalması bütün dünyayı kendine hayran bıraktığı zamanların.

yavaşça hak vermesi bir zamanlar bütün küçümserliği ve hafifliğiyle üstüne gittiği insan hayatlarına. kazandıklarını gördükçe durarak sustuğu insan hayatları. hak verdiği intikamları, hakaretleri, hareketleri. ifadesizce öylece baktığı kazançları, çabasız mutlulukları, umarsız şeytan tüyleri.

hayatı bırakması yavaşça, dalgalara doğru, güneşin batmaya başladığı o vakit, sadece bırakması ve durması. hareketsizlikle gelecek her şeye karşı durması. bitmesi burada. tam burada, yükselmesi dalgaların.

Perşembe, Şubat 03, 2011

salıncak

ama sonradan anlaşıldı ki oya, aslında karşında sana ıhlamur yapıp koynunda yatıran erkeğe bir teşekkür borçlu olduğunu hissetmek gerekiyor, neticede ceset yok, cinayet yoksa eğer; özür yok, suç yok, oluyor. duvarlara vuruyor, göğsüne çarpıyor tekrar, eylül, ekim, kasım. aralık, ocak. şubat.

geriye için için sıkışmak kalıyor, büzüşmek; gülümsemek ve pamuk şekerler düşünmek ve aslında ne kadar iyi hafife alabildiğini, sonra gülümseyememek ve sarı saçları düşünmek, aslında ne kadar ağırına gidebileceğini küçük sözcüklerin.

Perşembe, Ocak 20, 2011

,







always the years between us
always the years
always the love
always the hours

debelenme

herkes duruyordu. yumuşak ve normallerdi, hayatları raylardan, güne uyanmanın acısından, afrika menekşelerinden etkilenmiyordu, geçiyordu.

ben ölemiyordum

herkes affediyordu, eğleniyordu, başka yerlerdeydi akılları, uzakta, güvendeydiler, birlikteydiler, el eleydiler, kadehleri ellerindeyken korkusuzlardı birbirlerinden, 
yürüyorlardı yollarında, yeni sevgililerinin, onun tembelliğinden ve hayatsızlığından bihaber sundukları tekliflerini genç ve meraklı bir adammışçasına gülümseyerek kabul ederken,

ben anadolunun herhangi bir cahil şehrinde uyuyamıyordum oysa, ve telefon çalmıyordu.
unutulmuş da değildim aslında ama,
beni yalnızca unutmak için değil, en beter halimle unutmak için onursuz bırakarak, bilerek, üstümden yapış yapış akan hakaretlerle,
yok dedi, çok zor, ne zor seninle sevgili olmak, normal tepkilerden nasibini alamamış şeffaf bedeninle, benim tüm sözleri unuttuğum, umursamadığım yerde aklında sımsıkı tuttuğun dakikalarla, ne zorsun, yeter, ne kadar zorsun
zararlısın
onun gibi değilsin,

ve kıyaslandığım her dakika, akan düşünceleri şekillendirecek mimikler oluşamadığı için suratımda, öylesine durmaya çalışırken ayakta, ve aslında bütün kaslarım koparken içimde boynumdan bileklerime kadar, 

ve en beteri farkında değilken o, bunun, benim 

sevgilim diye cevap veriyordum ben ona
sevgilim diyordum
geçer, geri gelir güneş ve çalar telefonum
bir olurum,
salt ben,

Cuma, Ocak 14, 2011

geride kalan kelimelere,

sabaha karşı, başım öne eğiliyor, kelimelerle oluşan anılar canlanıyor, ve öldürüyor sadece tek bir kıvılcım çıkmış yaşama uğraşını, uğraşımı, ki uğraşıyorum, güzel müzikler dinleyince dinen, karşıdaki o gece ayrıca çırılçıplak olmadığını ve o gece ona dokunmadığını, ki sırf o gece dokunmadığı için rahatlamamı bekliyor herhalde, öylesine söyleyiverince gerileyen, hiçbir şekilde ilerlemeyen yaşama uğraşımı ayakta tutmaya çalışıyorum; laflar ediliyor, umursuyorum, inanılmıyor, umursuyorum, savaşmam gereken düşmanlar çıkıveriyor, hiç inanamadığım yerlerden, gel diyorlar, gel, ben çektim kılıcımı; çekemiyorum, yapamıyorum, umursuyorum, tezer'e şımarık diyorlar, ben belki de avam bile olamıyorum, cevap vermek istemiyorum, ne çok ben der oldum, inanamıyorum, ne çok manalı sözler çıkıyor aklımdan, tiksiniyorum.

geride kalan kelimelere





kağıt gibisin incecik, mi demişti över
kağıt gibiydim incecik
makas, tabii, makas lazımdı yırtılmama, elleri keserdim, acıtırdı,
sonra yıllar geçip, büyük yıllar, söğütlü, aç yıllar, geçip
kumaş parçası mı olacaktım
eskimiş bir kumaş parçası, ipek mi, hayır değil,
kumaş parçası, öylesine
lime lime sallanan en küçük rüzgarlarda

Pazartesi, Ocak 10, 2011

oya'yı çağırmak

oya, ruhum,

ben yapamıyorum. duramıyorum. gidemiyorum, gelemiyorum. sözleri duyuyorum ama yaşamayı bilmiyorum.

arkamda çok trafik ışığı, pek çok tökezlemeler, sürüyle araba kazası. ölüler. ölemeyenler.

özlü'ye, kargalara, aşka, uyumaya, hiç uyanmamaya,

yaşamın ucuna,