lady macbeth bunu bilememişti, kan çıkıyor ellerimden, yüzümü yıkıyorum, lavabonun beyaz kenarlarını ovalıyorum, lavanta kolonyası ve iki reale aldığım deterjanı karıştırıyorum, banyoyu temizliyorum, küvetin kenarlarında akılsızın göğüs kılları, sağ tarafta iki damla kan izi bacak kıllarımı jiletlemekten kalma, deterjanla karışan lavanta gözlerimi yakıyor, üç yüz altmış bin realden elde kaldı yirmi bin, gitmem gerekiyor, şişman teyzenin ters bakışlarına şeytanın içimde bıraktığı yara izleriyle cevap veriyorum, vacio'yla birlikte, favelanın en pasaklı bakkalı bellenen köse vitor'a gidiyorum. hiç konuşmuyoruz, arkasındaki ahşap tezgahtan iki şişe rom çıkarıyor, aniden ellerini saçlarımın kulaklarımla birleştiği noktaya götürüyor, irkiliyorum, baş parmağını sertçe yanağıma kaydırıp şakağımda kurumuş kan izini gösteriyor. sırıtıyor, komik değil diyorum, anlamıyor, babanın gizlediği şey, oğulda açığa çıkar diyor ve gitmem gerektiğini anlıyorum.
hafif rüzgar, aylardan eylül, sokaklar fırınlanmış patates ve domuz sosisi kokuyor, sokağın arkasındaki dilenciler maket bıçaklarıyla kaval kemiklerine çizikler atıyor, çizikler arttıkça sadakalar da artıyor, toz azalıyor, septumum inceliyor, yavaşça ölmek de aslında, cinayetten hüküm giymekten zor diyorum, vacio dizlerime sürtünüyor.
formaldehit ve metanole ihtiyacım var. kurtçuklar şeytanın pis kanını emmeye başladığında bahçemdeki tüm yaban güllerinin solmasından korkuyorum.
Pazartesi, Şubat 17, 2014
Perşembe, Kasım 07, 2013
rio - 12
üzerimdeki kolsuz beyaz atletin yakası batıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyorum, elimde dibinde iki damla beyaz rom kalmış şişe, şişeyi sallıyorum, suratına çakacağım bir tane şimdi diyor. şişeyi sallıyorum, burada hiç güvercin olmamasından, palmiye dallarının gözlerime batmasından, yediğim tüm ananaslı turtaların bozuk oluşundan bahsediyorum, buzdolabının buz eritmeyişinden, vacio'nun pirelenmesinden, tozu paylaşamamamızdan, güneşin hiç batmayışından bahsediyorum, şişeyi sallıyorum ve bana vuruyor.
mutfağa yürüyorum.
ekmek bıçağı yok, et bıçağı yok, babamın yüzüme doğru salladığı lazerle bilenmiş küçük ince bıçaklardan hiç yok, ben hiç adam öldürmedim, ama bunun yanlış olduğunu algılamak istemeyecek kadar insanım.
vacio'nun çimleri eşeleyişini, sokaktan bir motor geçişini, ve yan komşumuz şişman teyzenin çete üyesi olmaya çalışan yedi yaşındaki oğluna patlattığı tokatı duyuyorum.
şeytan sinirime dokunuyor, yalnız olmak istiyorum.
leylaklarım, lavantalarım, aklımda büyüttüğüm güvercinlerimle yalnız, iki gözlü evimde, sarı ışıklarım, içimde koruyup kimseye göstermediğim yüce kötülüklerim, bütün tanıdıklarımdan topladığım o engin nefretle başbaşa, yüzyüze, omuz omuza, şeytan sinirime dokunuyor.
mavi saplı meyve bıçakları, bir rus valsi arkada, her zaman basmamaya dikkat ettiğim parkedeki küçük delik, kapalı perdeler, dışarıdan bir motor sesi daha.
sakin davranıyorum, yavaşça yaklaşıp meyve bıçağını yarı uykuda şeytanın karnına saplıyorum, uyanıyor ama herhangi bir köpekbalığının kolunu koparıp onu yemek için seni okyanusun tam ortasında acıdan uyuşmuş ama ölmemiş halde bırakması gibi orada kalakalıyor, sanki şaşırmıyor, tekrar saplıyorum, iki santim soluna, iki santim sağına, birazcık yukarıya, biraz bağırsaklara doğru, pankreasını bulmaya çabalıyorum ölümcül darbe için, müzik bitiyor, pek ses çıkmıyor, toplam yedi darbe, yüzüme sıçrayan kan damlası yirmi iki.
Çarşamba, Ekim 09, 2013
rio - 11
güvertede parti.
miguel romlar getiriyor, miles çalıyor, kısa eteğimin uçları rüzgardan pespembe, şeytan bu gece çok yakışıklı, romlar artıyor, şifonyerin üstüne gri tüylü bir kedi kuruluyor, miguel romla beraber beyaz tozlar getiriyor, öpüşmekten sıkılmadığımız zamanlarda ben kendimi aşağıya atmaya çalışıyorum, dalgalar o denli güzel ve kaşmir, şeytan beni tutmamaya çalışıyor, atletinin beyaz yakası sola kaymış, elinde kirli bir bardak, geçtiğimiz şehirler hep tozlu, okyanus hiç yok, ölüm hep çok yakın, sevişmek asla gitar tellerine benzemiyor, miles çalıyor, romlar artıyor, miguel sırıtıyor, şeytanla öpüşmekten sıkılmadığımız zamanlarda ben soyunmaya çalışıyorum şeytan kızmamaya çalışıyor, şeytanın bu gece suratındaki ifade yatağa kadınlar alacakmışçasına hilekar, şeytanın bu gece kaval kemikleri çok beyaz,üzerimdeki kısa eteğin bacaklarıma değmesi boşaltıyor beni, sık sık, ara ara, kemiklerim batıyor, beyaz tozlar havada uçuşuyor, direkteki papağanların gözlerine kaçıyor, yanda işçi karıları ağızlarının suları aka aka ananas yiyor, ben kısa eteğimin içinde dans ediyorum, nereye gittiğimizi bilmiyoruz, şehirler hep dünyayla dolu, hep sabah dokuz buçukta içilen beyaz şaraplarla, hep uzun saçlı garsonlarla, hep sarı ışıklı sevişmelerle dolu, nereye gittiğimizi bilmiyoruz, miguel'e soruyoruz, boşluk güzel mi diyor, afiyet olsun diyor, beyaz tozlar uçuşuyor.
miguel romlar getiriyor, miles çalıyor, kısa eteğimin uçları rüzgardan pespembe, şeytan bu gece çok yakışıklı, romlar artıyor, şifonyerin üstüne gri tüylü bir kedi kuruluyor, miguel romla beraber beyaz tozlar getiriyor, öpüşmekten sıkılmadığımız zamanlarda ben kendimi aşağıya atmaya çalışıyorum, dalgalar o denli güzel ve kaşmir, şeytan beni tutmamaya çalışıyor, atletinin beyaz yakası sola kaymış, elinde kirli bir bardak, geçtiğimiz şehirler hep tozlu, okyanus hiç yok, ölüm hep çok yakın, sevişmek asla gitar tellerine benzemiyor, miles çalıyor, romlar artıyor, miguel sırıtıyor, şeytanla öpüşmekten sıkılmadığımız zamanlarda ben soyunmaya çalışıyorum şeytan kızmamaya çalışıyor, şeytanın bu gece suratındaki ifade yatağa kadınlar alacakmışçasına hilekar, şeytanın bu gece kaval kemikleri çok beyaz,üzerimdeki kısa eteğin bacaklarıma değmesi boşaltıyor beni, sık sık, ara ara, kemiklerim batıyor, beyaz tozlar havada uçuşuyor, direkteki papağanların gözlerine kaçıyor, yanda işçi karıları ağızlarının suları aka aka ananas yiyor, ben kısa eteğimin içinde dans ediyorum, nereye gittiğimizi bilmiyoruz, şehirler hep dünyayla dolu, hep sabah dokuz buçukta içilen beyaz şaraplarla, hep uzun saçlı garsonlarla, hep sarı ışıklı sevişmelerle dolu, nereye gittiğimizi bilmiyoruz, miguel'e soruyoruz, boşluk güzel mi diyor, afiyet olsun diyor, beyaz tozlar uçuşuyor.
Salı, Eylül 24, 2013
rio - 10
mutfak tezgahının üstünden, küçük salonun içlerine doğru yayılan dinah'nın sesi uyuşturmuş, saçlarım önüme düşmüş, tek kolum bacaklarımın üstünde, diğeriyle yüzümü tutmaya çalışırken uyuyakalmışım, atletin sol askısı aşağı kaymış, mikrop kapmış göğsüm açıkta, kıpkırmızı yarayla birlikte büyükçe bir gonca güle benziyor uzaktan.
şeytan içeri giriyor, dudağı patlamış, sağ gözünden sarımsı ve kesif kokulu irin akıyor, yumrukları hala sımsıkı, mosmor, şiş yüzü ve ince bilek kemikleriyle herhangi bir ensefalit hastasına benziyor.
doğruluyorum, gözlerim büyük büyük şeytana bakıyorum, atletin askısını düzeltiyorum, alis göğsüne n'oldu, senin gözüne n'oldu şeytan, kavga ettim bana romlu bir şeyler yapsana, otur, üşüyor musun, bana romlu bir şeyler getir, battaniyenin altına giriyor, gözüne pansuman yapıyorum, dudağına dikiş atmak gerekiyor, parkelere kan damlıyor, kadehin ağzı kıpkırmızı oluyor, leylaklarım ve lavantalarımın göğüs kafesimden aşağıya doğru uçuştuğunu, başımın döndüğünü, sokaktan kedilerin geçtiğini, vacio'nun havladığını, tüm koka ağaçlarının rüzgarda yapraklarını yitirdiğini, rio'nun mavi çatılarının yıkıldığını, miguel'in çıktığı üçüncü yolculukta pruvadan tepetaklak okyanusa düştüğünü hissediyorum, dil altı sakinleştiricilerinden bayılacağımı duyduğum an şeytan'ın dudaklarına yapışıyorum, çenem ve burnum kıpkırmızı, kanın esrik tadı, soyunuyoruz, şeytan mikrop kapmış göğüs uçlarımı öpüp emiyor, kollarımı sıkıyor, omurgamın bittiği yerden sırtıma doğru gezdiriyor ellerini, kavrıyor, ellerinde küçücüğüm, küçücük, ete aç bir kaplan yavrusu gibi, şeytan içime girdiğinde dünyanın bütün uyarıcıları katlanıyor, beynimden içeri, küçük güveler gibi damarlarımda, yüzümü ellerinin arasına alıyor, gözlerimi açıyor, parmaklarını gözbebeklerime yaklaştırıyor, yüzüm kan içinde, şeytanın ellerinden kanlar akıyor, boşalıyoruz, bir cinayet sahnesi veya herhangi bir işkence evi renklerinde rio'daki iki katlı küçük evimiz, burdan gidiyoruz alis, başımız belada.
şeytan içeri giriyor, dudağı patlamış, sağ gözünden sarımsı ve kesif kokulu irin akıyor, yumrukları hala sımsıkı, mosmor, şiş yüzü ve ince bilek kemikleriyle herhangi bir ensefalit hastasına benziyor.
doğruluyorum, gözlerim büyük büyük şeytana bakıyorum, atletin askısını düzeltiyorum, alis göğsüne n'oldu, senin gözüne n'oldu şeytan, kavga ettim bana romlu bir şeyler yapsana, otur, üşüyor musun, bana romlu bir şeyler getir, battaniyenin altına giriyor, gözüne pansuman yapıyorum, dudağına dikiş atmak gerekiyor, parkelere kan damlıyor, kadehin ağzı kıpkırmızı oluyor, leylaklarım ve lavantalarımın göğüs kafesimden aşağıya doğru uçuştuğunu, başımın döndüğünü, sokaktan kedilerin geçtiğini, vacio'nun havladığını, tüm koka ağaçlarının rüzgarda yapraklarını yitirdiğini, rio'nun mavi çatılarının yıkıldığını, miguel'in çıktığı üçüncü yolculukta pruvadan tepetaklak okyanusa düştüğünü hissediyorum, dil altı sakinleştiricilerinden bayılacağımı duyduğum an şeytan'ın dudaklarına yapışıyorum, çenem ve burnum kıpkırmızı, kanın esrik tadı, soyunuyoruz, şeytan mikrop kapmış göğüs uçlarımı öpüp emiyor, kollarımı sıkıyor, omurgamın bittiği yerden sırtıma doğru gezdiriyor ellerini, kavrıyor, ellerinde küçücüğüm, küçücük, ete aç bir kaplan yavrusu gibi, şeytan içime girdiğinde dünyanın bütün uyarıcıları katlanıyor, beynimden içeri, küçük güveler gibi damarlarımda, yüzümü ellerinin arasına alıyor, gözlerimi açıyor, parmaklarını gözbebeklerime yaklaştırıyor, yüzüm kan içinde, şeytanın ellerinden kanlar akıyor, boşalıyoruz, bir cinayet sahnesi veya herhangi bir işkence evi renklerinde rio'daki iki katlı küçük evimiz, burdan gidiyoruz alis, başımız belada.
Pazar, Eylül 15, 2013
rio - 9
saat altı elli dokuz sadece uyuşukluk var sadece beyazlar sadece hayal kırıklığı kamaranın mide bulantısı sadece yaptığım tüm şeytanlıklar sadece aslında şeytanın şeytan olmayışı sadece aslında şeytanın ben oluşum aslında kuyruğumu kasıklarımın içine sokup bilerek kaybedişim sadece kötülük sadece şeytanlık var içimde
Cuma, Eylül 13, 2013
rio - 8
vacio yüzümü yalarken uyandım. güneşin altında, kızıl semizotlarının ve yeşil yapraklı ağaçların altında uyuyakalmışız, şeytan yanımda kıpırdanıyor, bacaklarıma sarılıyor, sıkıca sarılıyor, ince parmaklarıyla okşuyor beni. kızım ben piyano çalardım eskiden, ha evet ben de çello çalardım, bacaklarım müsait gördüğün gibi, seni öldürürüm alis, öldür, karşılıklı taburelerde asalım kendimizi, olur.
tamale çeşitleri ezberlemekten giderek sıkılıyorum, şeytan da bara gelen sarhoş heriflerin kasık kemiklerime sırıtarak bakmasından giderek sıkılıyor, bugün evdeyim, ikinci katın küçük balkonuna yıkanmış çarşafları ve şeytanın atletlerini asıyorum, ipek gömleklerimin hiçbirini giyemiyorum, sürekli şeytanın giymediği eski pijama takımlarıyla geziyorum, çürük vücudumun farkına varmamaları hoşuma gidiyor, broşum hala göğsümün üzerinde duruyor, mikrop kaptıkça tentürdiyotla temizliyorum, mestizolar şeytanın durgun bakışlarından korkarlar belki diye içimden geçiriyorum.
kokain hiç bitmiyor, böylece leylaklar ve lavantalar da.
tamale çeşitleri ezberlemekten giderek sıkılıyorum, şeytan da bara gelen sarhoş heriflerin kasık kemiklerime sırıtarak bakmasından giderek sıkılıyor, bugün evdeyim, ikinci katın küçük balkonuna yıkanmış çarşafları ve şeytanın atletlerini asıyorum, ipek gömleklerimin hiçbirini giyemiyorum, sürekli şeytanın giymediği eski pijama takımlarıyla geziyorum, çürük vücudumun farkına varmamaları hoşuma gidiyor, broşum hala göğsümün üzerinde duruyor, mikrop kaptıkça tentürdiyotla temizliyorum, mestizolar şeytanın durgun bakışlarından korkarlar belki diye içimden geçiriyorum.
kokain hiç bitmiyor, böylece leylaklar ve lavantalar da.
rio - 7
gemi sallandıkça kavgalarımız büyüyor. hep aynı ipin ucundayız, ipin bir tarafını ben kendime doğru, doğrularıma, kalçalarıma, içimdeki leylaklara doğru çekiyorum, şeytan hep kendine, karanlığına, titremelerine, baş dönmesine, lacivertine doğru çekiyor, ip hiç kopmuyor, kopacak diye korktuğumuzdan çekmemiz de asıl büyük trajedimiz oluyor, gemi sallanmayı kesiyor, miguel sigara getiriyor, haşlanmış patates var yer misiniz, olur aslında, miguel bize haşlanmış patates veriyor, biz ona votka dolduruyoruz, bugün onuncu günümüz, açık denize doğru yol alıyoruz, korku giderek artıyor, her gün biraz daha zayıflıyoruz, benim yine eser miktarda kadınsı kıvrımlarım var ama şeytan tam bir enkaz, enkazlardan hoşlandığımı söylediğimde beni götürdüğü terk edilmiş binanın içindeki sarı kedileri hatırlıyorum, hatırladığımı anlıyor, saçlarımı okşuyor, örgümü çekiştiriyor, göğsümdeki broş biraz kanatıyor, biraz yükseliyorum, içim saniyelik sevinç anlarımdan biriyle doluyor, geçiyor, nefes alıp veriyorum ve konuşmuyorum. konuşmama huyuma alıştılar, işaret dili bile yapıyorlar, yalnızca tek tük işaretimiz var, parmak yukarı, parmak aşağı, gözleri yavaşça kapama, açma, nefes, elleri iki yana açarak belirtilen bezginlik. içimdeki lavantalar, leylaklar hiç bitmiyor, susmuyor, bu iyi bir şey mi onu dahi bilmiyorum.
yanıma aldığım birkaç şehir fotoğrafına bakarken yarısından fazlası güvertede miguel'in bulduğu taburede otururken havada uçuşmaya başladı ve denize düştü.
şeytan bazen oturuyor, bu ender zamanlarda birbirimize gülümsüyoruz ve hiç kavga etmiyoruz, ben ona hiç vurmuyorum ve o ona vurduğumda sinirini yatıştırmak için kamaraya doğru hızlı adımlarla ilerlemiyor. şeytan hep beyaz kısa kollu atletlerle dolaşıyor, kamaraya vuran güneşten biraz yandı ve bundan hiç hoşlanmıyor.
rio'da bizi ne beklediğini bilmemek organlarımızda birikmiş larva hallerinden çıkıp beyaz çarşaflara dadanmaya başlayan tahtakurularına benziyor.
yanıma aldığım birkaç şehir fotoğrafına bakarken yarısından fazlası güvertede miguel'in bulduğu taburede otururken havada uçuşmaya başladı ve denize düştü.
şeytan bazen oturuyor, bu ender zamanlarda birbirimize gülümsüyoruz ve hiç kavga etmiyoruz, ben ona hiç vurmuyorum ve o ona vurduğumda sinirini yatıştırmak için kamaraya doğru hızlı adımlarla ilerlemiyor. şeytan hep beyaz kısa kollu atletlerle dolaşıyor, kamaraya vuran güneşten biraz yandı ve bundan hiç hoşlanmıyor.
rio'da bizi ne beklediğini bilmemek organlarımızda birikmiş larva hallerinden çıkıp beyaz çarşaflara dadanmaya başlayan tahtakurularına benziyor.
Pazartesi, Eylül 09, 2013
rio - 6
güneşleniyorum. güneş diz kapaklarımın üzerindeki sarı tüyleri aydınlatıyor, yakıyor, sarı balıklar, çekirdeksiz üzümler, sarı kanatlı kuşlar ve bol bol safran var, bolca endişe, yüksek tansiyon, kalp çarpıntısı, eskiden kalma başucu kağıtları, kül tablaları ve yine eskiden kalma ikinci bedeninin leylak renginde havalarda uçuşması, hissetmemek.
değişen şu ki leylak giyince sen, malum alis'in leylak renkleri, çekmecelerinde biriktirdiği karahindiba toprakları, zümrüt yüzükleri çok meşhurdur, şeytan alev alev yanmaya başlamıyor; tersine yüzüne dingin bir gülümseme, gözlerinin içine bir her gün başka bir bela sakinliği çöküyor; rio'yu anlatmaya devam etmeyeceğim, rio yanıyor ama biz üşüyoruz, hep üşüyoruz, üşümemiz savuran rüzgarlardan, kendi vücudumuza değil, birbirimize verdiğimiz ısılardan, yemediğimiz sıcak yemeklerden, ve mütemadiyen gökyüzüne bakmamızdan.
evin arka bahçesinde uykuya dalan köpeğe vacio ismini şeytan koydu, vacio çimenlerin üstünde, ağaç gölgelerinde kıvrılıp yattıkça biz de onun yanına uzanıyoruz, şeytan yaprak çiğniyor, ben beceremediğim limon liköründen içiyorum, az şeker koymuşsun, ben şeker kullanmıyorum, şu mestizolarla konuşmamız gerek alis.
mestizolarla başımız büyük belada. mestizoların bizi sevmesine imkan yok, ne ben göğsümle ipek gömleklerimin arasına geçirdiğim broşla, ne şeytan pantolon askılarıyla, rio'da ekmek parası kazanmaya gelmiş herhangi iki fakir beyaza benzetebildik kendimizi. evin arka sokağındaki tren raylarının gümbürtüsü her seferinde ölüm hissini uyandırıyor ve mestizolar tehdit etmez, mestizolar sadece öldürür. ve vacio bundan çok hoşlanır, taze etle değil haşlanmış karnıbaharla beslendiğinden.
değişen şu ki leylak giyince sen, malum alis'in leylak renkleri, çekmecelerinde biriktirdiği karahindiba toprakları, zümrüt yüzükleri çok meşhurdur, şeytan alev alev yanmaya başlamıyor; tersine yüzüne dingin bir gülümseme, gözlerinin içine bir her gün başka bir bela sakinliği çöküyor; rio'yu anlatmaya devam etmeyeceğim, rio yanıyor ama biz üşüyoruz, hep üşüyoruz, üşümemiz savuran rüzgarlardan, kendi vücudumuza değil, birbirimize verdiğimiz ısılardan, yemediğimiz sıcak yemeklerden, ve mütemadiyen gökyüzüne bakmamızdan.
evin arka bahçesinde uykuya dalan köpeğe vacio ismini şeytan koydu, vacio çimenlerin üstünde, ağaç gölgelerinde kıvrılıp yattıkça biz de onun yanına uzanıyoruz, şeytan yaprak çiğniyor, ben beceremediğim limon liköründen içiyorum, az şeker koymuşsun, ben şeker kullanmıyorum, şu mestizolarla konuşmamız gerek alis.
mestizolarla başımız büyük belada. mestizoların bizi sevmesine imkan yok, ne ben göğsümle ipek gömleklerimin arasına geçirdiğim broşla, ne şeytan pantolon askılarıyla, rio'da ekmek parası kazanmaya gelmiş herhangi iki fakir beyaza benzetebildik kendimizi. evin arka sokağındaki tren raylarının gümbürtüsü her seferinde ölüm hissini uyandırıyor ve mestizolar tehdit etmez, mestizolar sadece öldürür. ve vacio bundan çok hoşlanır, taze etle değil haşlanmış karnıbaharla beslendiğinden.
Perşembe, Eylül 05, 2013
rio - 5
küçük kamaranın şifonyerine koyduğum başucu lambasının turuncu ışığında şeytana siyah eldivenler örüyorum, sigara içiyorum, sigara hiç bitmiyor, tayfadan miguel bize kendi sigaralarından getiriyor; miguel uzun boylu, her gün siyah atlet ve beyaz pijama altıyla dolaşıyor, sırıtıyor, bize borrachos diyor, ekibin geri kalan üyeleriyse bizden pek hoşlanmıyor.
yine kusacak mısın, gel güverteye çıkarayım seni. istersen saçlarımı da ör tam çocuk bakıyorsun. sana bakıyorum. sana bakmak istiyorum. şu elindeki makası bırakır mısın. yün kesiyorum ben onunla.
bugün yedinci günümüz.
yine kusacak mısın, gel güverteye çıkarayım seni. istersen saçlarımı da ör tam çocuk bakıyorsun. sana bakıyorum. sana bakmak istiyorum. şu elindeki makası bırakır mısın. yün kesiyorum ben onunla.
bugün yedinci günümüz.
rio - 4
kızım aklını yitirmiş gibi konuşma. peşinde yedi tane mestizo sen hala burnunu çekiyorsun. çiçek topladığını söyleyebilirdin, heriflere buzlu şampanya kadehlerine benziyorsunuz diye laf atarken bir de utanmadan şortunu çekiştiriyorsun. seni her seferinde koruyamam alis. her seferinde koruyamam. anladım. anladığın yok, evin arka bahçesine gel, benim sakinleşmem lazım. sevişelim mi hayır neden önce gidip şu heriflerle konuşmamız gerekecek. kimse artık senin sırıtık bir gringo olarak tamale sattığına inanmıyor, benim de şu masum bahçıvan havalarımdan kıllanıyorlar anlıyor musun. yapma, bir şey yapmıyorum, kavga ediyoruz, etmiyoruz, sevişelim mi, olur, ben tam burada, şu kızıl semizotlarının yanında sevişmek istiyorum, gel hadi
günler küçük iki katlı evin arka bahçesinde oyalanarak, kahvaltıda haşlanmış kırmızı biber yiyerek, kart oynayarak ve güneşi seyrederek geçiyor; rio'da okyanus dalgalı, deniz analarından sığ suları bembeyaz, bacakların yandıkça alışıyor, üzerine merhem niyetine koka yaprakları, evin eski parkelerinin, meşe sandalyelerinin üstünde etekler, gömlekler, rocinha'daki tek fuhuş yapılmayan barın önlüğü ütülenmiyor, tüm saatleri çöpe attık, kirlenilmiyor burada, rüzgar pablo kokuyor, arka bahçede tüm ağaçlar yavaş yavaş büyüyor.
bu işi yavaşlatacağız kızım, dikkat çekiyoruz, paramız azalıyor, taşınmamız gerekecek yoksa.
günler küçük iki katlı evin arka bahçesinde oyalanarak, kahvaltıda haşlanmış kırmızı biber yiyerek, kart oynayarak ve güneşi seyrederek geçiyor; rio'da okyanus dalgalı, deniz analarından sığ suları bembeyaz, bacakların yandıkça alışıyor, üzerine merhem niyetine koka yaprakları, evin eski parkelerinin, meşe sandalyelerinin üstünde etekler, gömlekler, rocinha'daki tek fuhuş yapılmayan barın önlüğü ütülenmiyor, tüm saatleri çöpe attık, kirlenilmiyor burada, rüzgar pablo kokuyor, arka bahçede tüm ağaçlar yavaş yavaş büyüyor.
bu işi yavaşlatacağız kızım, dikkat çekiyoruz, paramız azalıyor, taşınmamız gerekecek yoksa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)