Salı, Ağustos 11, 2009

geçti


tatil yaptım döndüm. kahküllü ve turuncu ince bir çizgiydi. döndüm, hiç trafik yok. dolmuş geçmiyor. yağmur, londra vs hayallerine dalacak loş bar masalarının keyfi kaçtı. benim de. yokuş yukarı çıkmak veya aşağı inmek fark etmiyor. mana, cesare, son kullanma tarihinden iki gün geçmesine rağmen yenilebilecek tahıllı yoğurtlara benziyor, tatsız, karaktersiz.

okullardan mezun olunuyor, çorapların üstüne topuklu ayakkabı giyiliyor, birilerine laf anlatılıyor, kaldırımlardan yürümek daha da zorlaşsın diye, tam bir manolya mutluluğu yaşanıyor, osmanlı hançerleri aromalı, üçüncü dünya tadında,


zamanla dükkan açılacak

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

deri değiştirmek


kendimizi değiştirmeye gücümüz olduğu kadar sevebiliyoruz kafeterya kapılarına asılı beyaz jaluzileri, içerde içilen sebze çorbalarını, insanların oturmaya gelebilecekleri fikrini bu yerlere, ki bunu anlamak için; birilerinin bacak bacak üstüne atarak ihalelerden bahsetmesini, gerçek bir aşk gerekiyor bedenine, ruhuna; sadece değiştirmekle olmuyor zamanı, kaldırımları, sözlerini geri sarmakla, aptal sesler çıkarmalarını dinlemekle yapılamıyor, limon ağaçlarını seven adamlarla, tüm beyin kıvrımları şikayetle, tatminkarsızlıkla dolu, güneşten kamaşmış gözlerle yürüyen kadınlarla sokaklarda, olmuyor; ne zaman diz kapaklarımızın arasında akülü çocuk arabasının geçeceği kadar boşluk oluşmuşsa o kadar azalıyor gücümüz; sabah güvercinleri, vapur düdüklerini filan düşünerek kalkmak bomboş, loş bir eve, antredeki taşları soğuk; şehre bakan akşam sefalarını sulamak saat altıda ve mermer masayı sabunlu bezle temizlemek, kareli masa örtüsü sermek ve oturmak adına yarım saat sonra; devam etmek!, devam etmek için fazla gücümüz kalmıyor, o yüzden yavaşlamamız gerekiyor, çünkü cam kaselerde humuslar, hiç mi hiç oralı olmamak etrafından akıp giden konuşmalara, hareketlere, yalnızca mineleri düşünmek ve kadınlığın aşağılık görüntülerini insanlığın gözünde; vera viktor kadar iyi değildir sonuçta beyaz dantellerini dikerken, ve virginia katılmaz belki taşlarıyla bu görüntüye, çünkü kendisi de misojini kıvamında hapşuruyordu bloomsbury parklarına doğru; işte yetmiyor, yavaşlamamız gerekiyor!, yine de güneş batarken yazın bıraktığı turunculukla yanaklarda, ve kolların uyuşurken aldığın keyiften, aşktan ve sıcaklıktan; etrafındaki bütün parçalar devam ediyor, koşarak, yavaşça yürüyerek ya da, ama daha yara almadıklarından arkalarına bakmayabiliyorlar, ayakkabılarını temizlemiyorlar tozlardan ve sıvılardan; parçalar akarken birini seçmen gerekiyor, güneşin turuncusunu veya toz tutmuş tezgah üstlerine benzeyen şehirlerden birini, sadece artık daha yavaş, çünkü yavaşken kokular daha güzel geliyor nefes alıp vermeyi öğrendikçe, ve sabahlar daha az isli, uyandığında bedenin daha düz, ve umulmadık derecede istekli.


Çarşamba, Temmuz 15, 2009

ellis'le erken baş dönmeleri randevusu


çok konuşuyordu oya! küçük sarı duvarlı evinin kare yatak odasında, sırtını kahverengi komodine dayamış, konuşuyordu, gelmelerden ve gitmelerden, kırmızı kalplerden, eğlencenin ne kadar küstah, nasıl da bencil olabileceğinden bahsediyordu; bunu kendini eleştirmek için mi yapıyordu, başka taraflara mıydı yoksa lafı, anlaşılamıyordu, fazlasıyla kaptırıyordu bedenini müziğe, ışıklara, övgülere, ki ne yapsındı!, kimse yenilenemiyordu oya'nın yanında, bir oya vardı!, oya'nın saçları, çantaları ve ekose desenli kazakları, bir de o müthiş umursamazlığı ve yanında çok kıvamlı avokado sosu gibi giden çılgınca bağırışları, OYA BİLE yapamıyordu rahat, rahat nasıl olunur! nasıl olunur diye soruyordu, elinde pembe bir kadeh, diğer eli delice hareket ediyordu, gözleri jüpitere benziyordu, altları haleli, içi parlak ve yumuşak, söze gelince tehlikeli.

oya nefesini tutuyordu, nefesini tutunca görmüyordu, yanında bitmiş küçük şimşirler dışında bir kadın bedeni veya bir erkek bedeni, görünmez oluyordu, sözler batmıyordu çene kemiğine, sarılışlar, göz makyajları, diğerlerinin eğlendiği her dakika, şimşirlere bakıp pavese'yi düşünüyordu, ama geçmiyordu, hiçbir zaman geçmiyordu, kaval kemikleri birbirine dolanmış otururken insanlar oya'nın ruhunu istiyorlardı yahu!, bilek kemiklerinin beyazlığını, ve pek de bakmamış olmasını onlara, saçlarının kokusunu ve onları koklamayışını, bir bilselerdi!, bir bilselerdi oya ne menem bir şeydi!, parmaklarına sürdüğü uyduruk ojeler kadar geçici, bir ateş topu adeta!, oya'nın ne yapacağını kim bilebilir, kimi tartaklayacağını, kimin banyo aynasına iltifat edeceğini, hangi kadına kalçalarını eritmesi gerektiğini söyleyeceğini, hangi kadehler ve hangi müziklerle duygulanacağını, hangi günler gözlerinin parladığını ve ne zaman grileştiğini gökyüzünün, hangi sabah uyandığında omlet, ne zaman öpülmek isteyeceğini, susacağını, bağıracağını veya gideceğini.

kadınlar, en sevdiğim


iyiliğimiz üzerimizde olunca, bütün elbiseler yeşilken dolaptaki, ve halının üzerinde dağılmış bütün ayakkabılar bordo üçgenlerle doluyken, ellerimiz titrerken kahkahalar atarken ve güzelliği dramatize etmek, dramatize edilmiş güzellikle ne bok yiyeceğiz, salatalık turşusu?, diye konuşurken gözlükler yetmezmişçesine; yaşlı binaların arkasından görünen, sahanda yumurta kıvamındaki güneş kiliselere bekçilik eden bütün chimera'ları cüzzamlarken ışığıyla, ki parlattığı her yeri iyileştirmiyor bu meret, trafalgar'da akşam olurken yani, o yeşil elbiseyi çekip omuzlarının üstünden bedenine bıraktığında, bir sigara yanıyorken gri kül tablasının üstünde, outra vez doldurmuşken bütün evi, şampanya kadehlerinin yayvan olduğu çağda yaşarmışçasına; bununla pek de ilgilenmezken, ve battığını düşünürken kahvaltıda ve ikindi rozelerinde hayatın sana, ve tamamen bu sinir içinde nergiz tarlaların olsun diye hayal ederken ve kahverengi halının üzerinde yuvarlak lekeler çarpıyorsa gözüne, birileri koşulsuz sevgiden bahsediyorken hala yaşamın ikircikli bir tarafı olduğuna inanmışken, ve bir de üstüne üstlük severken bu tartılara sığmayan halini, bu garip dengeden huzursuz olup geceleri limon sıkılmış suyunu ağzına götürürken siyah fonda kırmızı arial gibi olduğunu düşündüğün bütün korkularla birlikte, trafalgar'da akşam olurken!, güneş batarken, saçlarını kıvırırken kadınlar ve akıllarından geçmezken başkalarını süzmeler, ve konsantrasyon gerektiğini düşünüyorlarsa kırık bardaklardan içilen majesteleri içkileri için, ve samimilerse cenklerinde, ve açıklama ihtiyacı duymuyorlarsa kıvrımlarının içinden geçen, portakal dilimlerinde çözülen belalarını, kendi başlarına dakikalarca durabiliyorlarsa, yüksek tepeleri, çam kokusunu, planörleri düşünerek, yetmediyse yedikleri ve var edemiyorlarsa içlerindeki acı soslu beyaz etlerini!, sayılarla, harcanılanlar ve başlangıçlarla, yani;

tırtıklamayı seviyorlarsa, yemeyi değil,

küçük kırmızı yara izlerini sırtlarındaki,


cevap yok sonra karşıdan, evde kalan çeyrek makarnalarla yapılmış bulamaca.

Salı, Temmuz 07, 2009

klişe saçmaları - tetkikler


düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük
düşük



yaptıklarının farkında değiller. bir çoklarının farkına varamadığımız gibi küçük küplerimizin içinde.
oysa acıyla beslenen, üzerine bir bardak soğuk su içmeyen hatunların da karaladığı gibi ne kadar da çok görülecek şey var etrafta! sarılabileceğin ağaç gövdeleri 40 santim radyuslu, donmuş böğürtlenlerin yanında içtiğin çilekli şampanyalar boğaz manzaralı evlerin çatı katından, ki buraya fazla kesif kaçıyor yakışıklı fransız yazarlar!; ve üstüne üstlük ağlamak da bazen güzeldir' kafalı, içli mi içli suratlı, kırık yüzlerde sulanan gözlerin merkezden kaçma etkisi yaratacağını düşünen, kendi kırıklıklarının güzelliklerine yansıması üzerine kafa yormaktan öte, ve sırf bu yüzden, düşünemeyen, düşününce erkek katili/delisi olan

kadın arkadaşlarım; deniz yıldızları ararken kimsenin gitmediği koylarda, ve kimsenin gitmediği koylara gittikleri, bir de deniz yıldızı aradıkları için,

bu yaptıklarının pek de ankara metrosu misali iğreti durduğunun ve birbirine yapışmış makarna kıvamına yavaş yavaş yaklaştığının ayırdına pek varamazlar.

keyifli kadeh kaldırmalar, vs

Perşembe, Haziran 25, 2009

merdivenler


bir süre sonra,

anlayıştan, anlamaktan, çirkinlerden ve güzellerden hoşlananlardan, kalabalıktan, korna sesinden ve bozuk insan davranışından rahatsız olmayanlardan, kahverengi delik deşik ayakkabılar giyen, aslında gerçekten etine dolgun olan kalçalarının etine dolgunluğunun farkında olmadığından kırmızı keten pantolonlar giyip, pek de rahat ettiğini söyleyerek hakikaten samimi kahkahalar atanlardan, yağmursuz, kapalı bir akşamüstü yokuş aşağı yeşil akasyaların yanından yürürken arkasından elinde plastik torbalarla ve kösele ayakkabılarının kaldırımda çıkardığı gürültülü sesle sırtına doğru yaklaşan, öğle yemeğinde yediği, yemekhanenin soğuk tencerelerinde beklemekten üstü kalın tabakayla kaplanmış yaşlı insan derisi renginde mantar çorbasından bahsedenlerden, sabah çiğ ve mavi ışıkla uyandıktan sonra sadece bedeninin içinde rahat olanlardan, dişlerini kötü kokan ve boyaları dökülmüş bir banyoda fırçalarken yine de'yle başlayan cümleler kuranlardan, yedikleri, güldükleri ve giydikleriyle fazlasıyla böbürlenenlerden, ve bunları rahatım'a getirenlerden; gri gömlekleriyle hikayelerini anlatanlardan cesurca, katil kıvamında, veya özgürlüğün pastasını yerken beyaz çikolatalı;

bir kez!, bir kez bile düşündüğünden daha fazlasını söylemeyen, biliyor diye kalbinin gül koktuğundan, şeffaf gövdenin altından görünen kemiklerden, uzun yollar katettiğinde sulanan gözlerinden bahsetmeyenlerden, gerçekten ne çok uğraştığını, yeşil banklarda oturmak için bacaklarını düğüm yapıp veya sabah kalkıp limonata hazırlamak için nane yapraklı, anlayamayanlardan, küstahlığın teninle, omuzlarındaki üçgen şekillerle doğru orantılı olduğunu göremeyenlerden,

hazzetmeyen, bunlardan hiç koku almayan, bunlara dokunmayan, yataktan sallandırdıkları bilek kemiklerine asılı kalmış ayakkabılarını çıkarmaya pek yeltenmeyen, susan, susan, çürük vişne kıvamında insanlardan


bahsedilecek.

Salı, Haziran 23, 2009

dalga, durulma


yatak çarşaflarına sarılıyor zaman, yapılacak bütün işlere ve akşam yemeklerinde yenilecek kabuğu soyulmamış karideslere; zaman bütün parçaları içine alarak, kendi içinde, hoşlandığımız ve korktuğumuz bütün parçaların, sarı saçların, güzel kokan buklelerin, kahverengi komodinlerin ve kadife çiçeklerinin etrafında spiraller, evler çizerek, etrafında dönerek, sonra yine dönerek, sarsarak bütün gelip giden ruhları, ve mahvederek dışındaki bünyeleri, mide asitlerini, geçiyor, akıyor içimizden. zaman geçtikçe içinden geçen bütün parçalar ağırlaşıyor, ama giderek küçülüyor da, aptal kızların ellerinden kaçırdığı balonlar gibi küçülür, küçülür, patlardı gazlar birbirine karıştıkça; gazlar, sıvılar, giderek küçülür, değersizleşir, mavileşir, içinizde büyüdükçe önemsizleşir, sabahları bakkala gitmek rüyaları, bavul toplamak!, rötarlar, değişik şişeler, ucuz parfümler fas gülleriyle alakalı, hep önemsizleşmeye başlar; içinizden uzaklaşmak da değildir aslında, zaman geçtikçe yeniler gelmez önünüze ve hayallerinizin gerçekliği miyobunuzla baş edemez olur, sonra alışmazsınız da buna belki ama yanınızda, önünüzde duran, hayatınızı aşağı çeken, yukarı taşıyan, yemeklerden tat almanızı veya alamamanızı sağlayan, uyudukça bacaklarınızı ağrıtan, bütün odayı dağıtıp, tüm kitapları, çerçeveleri ve bardakları yere fırlattıkça size kendini daha çok veren, ellerinizin soğukluğuna aldırmayan biri duruyordur, belki pek de sevindirmiyorsunuz siz onu, çünkü o tamamlanmış, pek de üzerine düşünülmemiş bir tamamlılık hali bu, sizin parfüm şişelerinden, yoruldukça dizlerinizin ağrımasından aldığınız zevkten öte mutluluklar yaşayabilen biri, fazlaca uğraşmayan, fazlaca açılmayan, büyük biri, yanında büyümeye çalışırken küçüldüğünüz biri, daha da küçüldüğünüz, enine boyuna, kimi anıları hatırlayacak hafızayı kaybedecek kadar küçük, kendinizi bırakmanıza yol açacak olan küçüklük, yenileri düşünerek, yeni kokuları, yeni kahkahaları, yeni şansları düşünerek düştüğünüz çukurdan sizi kurtaramayacak kadar küçük, ki hala sığmıyorken içler dışlara.


oruç'a sevgiler, n'olur hep yakın duralım.


Salı, Haziran 09, 2009

'oh mam'selle!' by ellis


güneş uzun binaların arkasından daha doğmaya başlamamışken yuvarlak pencereden trafik lambalarının ve boş kaldırımların üzerinde beliren mavi ışığı izleyen, bilek kemiğinin üstü yırtılmış külotlu çoraplarını daha bacaklarından sıyırıp atmamış oya'nın sarı gözleri ve üstüne sürdüğü gri farları, -akmış maskarası tabi, çünkü bayılıyoruz sanata karşı gülümsemeye muzip muzip; bu sırada loş, kahverengi ışığı hala yanmakta olan başucu lambasının yanında yarı uykulu yarı uyanık, pantolonunun sol paçası dizine çıkmış, sırt kasları kürek kemiklerine yapışmış m gordon tipli, sakince paçuli kokan, yumuşak saçlı adama takılıyordu. başucu lambasının üstünde durduğu ahşap komodin açık renk çiziklerle doluydu, yığılmış ve yarısında bırakılmış iki üç tane, çocukluktan ve uçmaktan bahseden kitabın kapaklarında küçük yuvarlak halkalar ve pembe lekeler vardı, ve bir o kadar da ağır duruşluydu bu komodin; evin taşıdıklarından bağımsız olarak kendi kendini var ettikten hemen sonra bunun pek de manasız olduğunu düşünmemiş tek parçası olmaktan, okuduğumuzu ağlayalım tipinde bir keyif de hiç mi hiç almıyordu, gençlere inat.

gordon saçlı adam sırtını mor çarşaflara bastırarak rahat ettirmeye çalışıyordu, uyku ve uyanıklık arasında küçük bir noktada sıkışmış kalmış, oya'nın ince dirseklerine, manasız hareketlerine, ne zaman bir kapıdan içeri adım atsa aşkı, düşüşü ve modernin getirdiği tüm uyduruk parçaları böylesine içindeymişçesine nasıl karıştırdığına hayret ediyordu, kıskanmıyordu da aslında; çünkü ince ceketleri, otuz santimlik çapı veya yatağı hatırlatan saçlarıyla pek de gerek duyduğu söylenemezdi, çünkü bu adam elinde su bardağı tutsa yakışmazdı, en çok bodur ve parlak camlı bardaklar tutmayı severdi, ve bir de flamenkodan filan bahsetmeyi; bu sırada oya gerçeklikten bahsedip gülerken veya kuklalardan bahsedip susarken, üzerindeki petrol yeşili elbisenin tüm lekelerine ve güzelliğine fazlaca aldırış etmeden.

bütün geçişlerde, dalgalarda, düşüşlerde, yükselemeyişlerde!, bütün güzel müziklerde çığlık çığlığa, bütün dubrovnik seyahat planlarında sessiz ve dokuzuncu köprüden bahsederken birden pek esrarengiz bu bir grup insanın yanaklarından öpesi gelmiyordu kimsenin. sevişmek veya yayvan şampanya kadehleri, veya ona benzer maddeler, gül kokuları ve akşam dalgalanmaları ve sabah uçakları, portakal suları ve tornavidalar!, beyaz çarşaflı otel odalarında uyanmalar ve bu sırada havada marzipanlı cinayet kokusu, eski pervazlı pencerelerden aşağı fırlatılan mateus şişeleri, soğuk!, yağmur!; geliyor akla; bir de kırıkları saklamak için kırmızı bandajlar.

bir milyon! adet şans ve tüm çirkin güzellikler adına şerefe.

Salı, Haziran 02, 2009

klişe saçmaları - yorgun


akıp giden zamanın, bu sırada geçen bütün dakikaların, kitap sayfalarında öykünülen bütün gitmelerin, bütün hafıza kayıplarının, kontrol kaybetmelerin, bir manası olduğuna dair tüm işaretleri; her şeyin manalı olduğuna dair tüm somut parçalar!; güzel güneş gözlükleri, baş dönmeleri, durmadan durmadan yenilenen kadehler, yara izleri, şekilsiz morluklar, yine manalı gelmesi için hayatın, düş gücüyle üretilen bütün soyut düşünceler, yine gitmeler!, kırıklar-kıskançlıklar -ki sanırım burada noktalanıyor her şey, ve cevabı burda aramalı; gerçekleştirmenin tek yolu etrafa dağılmaktan, düşmekten ve vurmaktan geçiyor; buna bu yüzden dur da diyemiyor insan, saçlarını savurma artık, örgülerle dolaş biraz, çevrende feci bir hızla dönmekten kaçırdığın tüm yalnızlıkları, tüm mutsuzlukları küçük cam bardaklara doldurmaktan vazgeç; durulmuyor işte, üstüne üstlük ne kadar bozmaya çalışsan sanki çeliktenmiş gibi organlarını, olmuyor, tüm küçük ayrıntılar harika ve büyük resmi görme niyetinde değiliz hiçbirimiz.

Pazartesi, Haziran 01, 2009

vanilya parkı'nda gezen ellis


yerlerde sürünen yaşlı ve kirli sakallı fransız adamların tüm sağlıklı yaşam nidalarını ve sosyal ortamlarda içtikleri yemyeşil sebze sularını bir günah çıkarma aracı olarak gördüklerini güpegündüz kanıtlayan, koyu sarı ışıkların aydınlattığı ahşap tezgahlarının üstünde binlerce rengarenk içki şişesi -sabah köpüklü banyoyla sakız likörü, öğle sebzeleriyle safir kıvamında tatlı şaraplar gibi, küstah ilhamlar veriyordu la fayette camekanlarına el bombaları bırakma niyetli, kavuniçi ipek elbiseleri kaldırımlarda sürünen kadınlara, kabarık saçlı. elbette bu durum, hem bu, ince kravatlı, bütün kirli sırlarını yatak odalarının iran halılarının altında, mor çarşaflarının lekelerinde, sabah saat altı civarında aradıkları kimliği belirsiz adamların çirkin sırıtışlarında saklayan titrek elli adamların hoşuna gidiyor, hem de güzel yüzlerinin ve kemikli ellerinin bir mana etmesine yarıyordu.

küstahlık da mesela bir yere kadar modern uyuyan güzel ruh hallerine uyum içinde kalabiliyordu; bir yandan da eline erkek eli değmemiş temiz pak ve beyaz insan modellerine girme çabaları ve sırf bunu desteklemek için gelen öğle uykuları, kaval kemikleri birbirine düğüm olmuş şekilde sarı hırkalarla kambur oturmak, her şeyden bihaber ve her şeyden haberdar olmak, veya yorgun gülümsemelerin de yardımıyla öyle görünmeye çalışmak, ve en can yakıcı nokta da tüm bunların hayal ürünlerinden ibaret olması, yine günümüz çakma sanatlarını desteklercesine manasız ama hoş (?) duruyordu.

diego oya'yla beraber olmaya siyah gömleklerinin füme düğmeleri onun gri mus çoraplarına uyuyor diye başlamıştı, ve bu ikisinin ne hikmetse güvenlikten kaçış'tan konuşmalarını sağlayabiliyordu, veya güzel kadehlerden bahsetmelerini, diego'nun meymenetsiz yüzü veya oya'nın ikiyüzlü hastalıkları engelleyemiyordu yüksek bordo tavanlı gece kulüplerinde aptal içkilere yüz binler dağıtmalarını, ve bundan yine suratsız bir keyif almalarını, ne yazık ki sabah kalktıklarında evet diyecek tatmini vermeden pembe limonatalı bedenlerine.