bir çatıya çıkmıştık.
sabaha karşıydı, siyah beyaz karolarla döşenmiş, karoların çoğu parçalanmış bir apartman girişinden yukarı doğru merdivenleri tırmanırken karşımıza çıkacağından habersiz olduğumuz bir çatıydı; apartmanın marley merdivenleri bittiğinde karşımıza çıkan tahta kapıyı ittirerek açtığımızda kilitli olmaması şaşırtmamıştı, bir yandan ürkütmüş fakat sarhoşluğumuzdan geri adım da attırmamıştı; tozlu zeminde çıt çıkarmadan, sessizliğin içinde öylece kalakalıp etrafımıza bakındık.
gözümüz karanlığa alıştığında başımızın hemen üstündeki yarı açık tahta ve üzerine demir kilitler çakılmış bir kapaktan gözlerimize küçük huzmelerle ay ışığının vurduğunu gördük. yana doğru, içerideki sessizliğe kıyasla büyük bir gürültüyle ittik kapağı; gökyüzü başımızın üstündeydi. merdivenin kirli kenarlarından tutunarak, açık havaya çıkıp; kiremitlere oturduk, rüzgar esiyordu. önümüzde yaşlı bir söğüt ağacı, karşımızda yüksek binalar ve altımızdan geçen onlarca insan vardı. seslerini duyuyorduk ama onlar bizi görmüyordu. konuşmuyorduk.
şaşkınlıklarımız, ne söyleyeceğimizi bilemeden, bilmek istemeden, öylece durma haline çoktan dönüştüğünden, belki de yaşamla gelen tüm duyguları hissetmenin, tam da yaşamın kendisine adanan çok cömert bir övgü olduğunu bildiğimizden, ve bundan ölesiye tiksinmemizden, susturuyordu bizi. yaşamdan tiksinmiyorduk, hayır. yaşamaya uğraşanlardan, belki.
Salı, Eylül 11, 2012
17052012
elindeki kurdeleyi avuçlarının içinde büzüştürerek arkaya kaykıldı, kafasını koltuğa dayadı, tavanı seyretmeye başladı. ne kadar sinirlense, nasıl bir öfke isteğiyle, hınçla kavrulsa da, inanılmaz bir neşe duysa ve kendini yerden yere atmak için can atsa da suratındaki donuk ifade değişmiyordu; yumuşak bir kumaş kayganlığında veya küçük bir zımpara parçası sertliğindeydi; fark etmiyordu, boş değildi ifadesi belki, ama donukluk yüzünün her kıvrımını öyle sarmıştı, bir maske denilemeyecek kadar yüzüyle bir, ve gerçeklikle ilgisi olamayacak kadar olağandışıydı. çokça baktıkça insani duygular vardı; ara sıra aklına gelen, hafızasından dakikaların neden olduğu insani duygular; birçok sayfası yanmış bir resim kitabının sayfalarını çeviriyormuşçasına silik, anlık ve kavruk insani duygular.
Perşembe, Eylül 06, 2012
16052012
her yeni gün başka bir ben buluyorum içimde, bu benlerden hiçbirini gözüm tutmuyor laf aramızda, hepsinde bir kusur, bir fazlalık, veya bir eksiklik görüyorum. içimdeki benler hiçbir şey bilmiyor, çabuk usanıyor zorluklardan ve kendinden tiksinmesi saniyeler alıyor.
zor alışıyorum yokluğa, susuzluğa, susuzluk ve yokluğun aslında mana eder tek şey olduğuna kendimi inandırmak zamanımı alıyor, heyecanımı öldürüyor; yokluk, ağzımdan çıktı çıkacak iki kelimenin de manasız, sırıtan bir kendinde olma isteği olduğunu sokuyor gözlerime. alışamıyorum yani, susmaya, söylememeye alışamıyorum, ama bir yandan da tersini yapıp, çığlık çığlığa, eskisi gibi, tüm açıklığı ve yalınlıktan uzaklığıyla kusmuyorum durumumu, takacak bir ad bile bulamıyorum, bir durum komedisinden öteye gidemeyecek çıkarımlarla bir hayat kuracağıma, çıtımı çıkarmadan, hayatımı temeli atılmış, ve üzerine kat çıkılmamış bir halde, bırakıyorum. bilmiyorum. bilmekten korktuğumdan değil. bilmemenin büyüsünden.
zor alışıyorum yokluğa, susuzluğa, susuzluk ve yokluğun aslında mana eder tek şey olduğuna kendimi inandırmak zamanımı alıyor, heyecanımı öldürüyor; yokluk, ağzımdan çıktı çıkacak iki kelimenin de manasız, sırıtan bir kendinde olma isteği olduğunu sokuyor gözlerime. alışamıyorum yani, susmaya, söylememeye alışamıyorum, ama bir yandan da tersini yapıp, çığlık çığlığa, eskisi gibi, tüm açıklığı ve yalınlıktan uzaklığıyla kusmuyorum durumumu, takacak bir ad bile bulamıyorum, bir durum komedisinden öteye gidemeyecek çıkarımlarla bir hayat kuracağıma, çıtımı çıkarmadan, hayatımı temeli atılmış, ve üzerine kat çıkılmamış bir halde, bırakıyorum. bilmiyorum. bilmekten korktuğumdan değil. bilmemenin büyüsünden.
Salı, Ağustos 28, 2012
15052012
pencerenın ahşap pervazları rüzgardan kırılacaktı, güneş batıyordu, yediverenlerle kapanmış verandanın önünden iki kedi geçti.
içeride dinginlikle bekliyordu, kadife koltuğun üstünde bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmış oturuyor, sessizliğin içinde, sol elinde bir bardak, sağ elinde bileğine dolanmış kırmızı bir kurdele ile karşıda sarı duvara bakıyordu. gözüne kare bir fotoğraf çerçevesi ilişti, alabalıklarla dolu yapay bir havuzun yanında çömelmiş, sırıtırken çekilmiş bir çocukluk fotoğrafıydı bu; dudaklarının kenarları hafifçe büküldü yukarı doğru, kısa bir nefes verdi, bardağından bir yudum aldı.
tüm zamanların ötesiydi, zamanın arkasındaydı, önündeydi, yanından geçiyor, üstünden atlıyordu, düşündüğü, kafasını kurcalayan tek şey anlatacak bir hikayesinin olduğu, ancak hikayesi, öylece, boşluklarla, boşlarla, durmakla dolu olduğundan salt, bomboş bir hikayenin içinin nasıl doldurulacağıydı. nefes alıp verdi. nefes alıp verdi. yavaş, kısa nefeslerdi. çıt çıkmıyordu. parkelerden çatlak sesler geliyor, genleşiyorlardı. dünü, yıllar öncesini, bugünü ve yaptıklarını düşündü. nefes alıp verdi.
bilmemekle başlayacaktı. çünkü bilmemek kırmazdı, sinirlendirmezdi; bilmemek bir zümreye ait değildi, bilmemekle övünülemez, gurur duyulamaz, bilmemekle zengin olunamaz, fakirleşilemez, kazanılamaz, kaybedilemezdi. bilmemek, var edemezdi yani; bilmemekle var olamazdın, yok da olamazdın, bilmemekle; alıntılarla, yarım yamalak fikirler ve mide bulandıran kendine güvenlerle, hırsızlarla, küçüklerle, büyüklerle yaşayamazdın, tutunamazdın, susup, kalırdın.
içeride dinginlikle bekliyordu, kadife koltuğun üstünde bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmış oturuyor, sessizliğin içinde, sol elinde bir bardak, sağ elinde bileğine dolanmış kırmızı bir kurdele ile karşıda sarı duvara bakıyordu. gözüne kare bir fotoğraf çerçevesi ilişti, alabalıklarla dolu yapay bir havuzun yanında çömelmiş, sırıtırken çekilmiş bir çocukluk fotoğrafıydı bu; dudaklarının kenarları hafifçe büküldü yukarı doğru, kısa bir nefes verdi, bardağından bir yudum aldı.
tüm zamanların ötesiydi, zamanın arkasındaydı, önündeydi, yanından geçiyor, üstünden atlıyordu, düşündüğü, kafasını kurcalayan tek şey anlatacak bir hikayesinin olduğu, ancak hikayesi, öylece, boşluklarla, boşlarla, durmakla dolu olduğundan salt, bomboş bir hikayenin içinin nasıl doldurulacağıydı. nefes alıp verdi. nefes alıp verdi. yavaş, kısa nefeslerdi. çıt çıkmıyordu. parkelerden çatlak sesler geliyor, genleşiyorlardı. dünü, yıllar öncesini, bugünü ve yaptıklarını düşündü. nefes alıp verdi.
bilmemekle başlayacaktı. çünkü bilmemek kırmazdı, sinirlendirmezdi; bilmemek bir zümreye ait değildi, bilmemekle övünülemez, gurur duyulamaz, bilmemekle zengin olunamaz, fakirleşilemez, kazanılamaz, kaybedilemezdi. bilmemek, var edemezdi yani; bilmemekle var olamazdın, yok da olamazdın, bilmemekle; alıntılarla, yarım yamalak fikirler ve mide bulandıran kendine güvenlerle, hırsızlarla, küçüklerle, büyüklerle yaşayamazdın, tutunamazdın, susup, kalırdın.
Cuma, Haziran 29, 2012
apati
bir kartal nasıl
odasız koridorları veya
kapısız salonları
anımsatan kanatlarını
çırpmadan
havada saatlerce
asılı kalıyor,
süzülüyorsa,
ben de hayatı, hayalleri, boş odaları, beyaz yatakları,
kırık ve çatlakları
böyle kalarak, durarak,
bakarak,
bazen bağırarak ve sessiz sessiz ölerek
içim içimi
yemeden
vermeden
almadan
konuşmadan
gerçekleştirmeden ve elimde tutmadan
yaşıyor gibi
yapıyorum,
ve neticede benim,
boynunu kırarak öldürüp
parçalayarak yiyebileceğim
kurbanlarım olması
besin zincirinin
beklenebilir bir halkası olarak
karşılanmıyor
acı ve tatsız
bir şekilde.
odasız koridorları veya
kapısız salonları
anımsatan kanatlarını
çırpmadan
havada saatlerce
asılı kalıyor,
süzülüyorsa,
ben de hayatı, hayalleri, boş odaları, beyaz yatakları,
kırık ve çatlakları
böyle kalarak, durarak,
bakarak,
bazen bağırarak ve sessiz sessiz ölerek
içim içimi
yemeden
vermeden
almadan
konuşmadan
gerçekleştirmeden ve elimde tutmadan
yaşıyor gibi
yapıyorum,
ve neticede benim,
boynunu kırarak öldürüp
parçalayarak yiyebileceğim
kurbanlarım olması
besin zincirinin
beklenebilir bir halkası olarak
karşılanmıyor
acı ve tatsız
bir şekilde.
Çarşamba, Haziran 13, 2012
mevsim normalleri
kapıyı ani bir hareketle açıp savrulan eteğine aldırmadan içeri daldı. sıra sıra dizilmiş kütüphane rafları, sandalyeler ve yeşil bir sandık odanın ortasında, duvarları tamamen boş bırakacak şekilde duruyordu. sarımsı bir renk almıştı duvarlar, küf kokuyordu. içeriye doğru bir adım attı, dışardan bir kuş çığlığı yükseldi. güneş batıyordu, hava nemli ve sıcaktı. bir adım daha yürüdü, parkeden çıtırtılar geldi. eski bir odanın, eski bir köşesinde, bomboş sarı duvarlarla çevrili eşyaların ortasında kırk dakika kadar durdu. yere oturdu, eteği içine giren havayla kabardı, söndü. yana yatmış rafların arasından kalın kitaplar görülüyordu. rafı itti, kitaplardan tekini eline aldı, veba'ydı. neden bu odada bulunduğunu anlık bir insaniyetle düşündü, bulamadı, duvarlara baktı. merdivenlerden neden hızla çıkıp, bu kapıyı açtığını ani bir çocuksuklukla düşündü, bulamadı, eteğinden sıyrılan diz kapaklarına baktı. neden herkesi terk ettiğini düşündü, sevginin, aşkın, insan olmanın nasıl şeyler olduğunu düşündü, hissetmenin, hislerin ne olduğunu düşündü, bulamadı, bulamadı, geri gidip sırtını duvara dayadı, başını hafifçe iki kez çarptı. nefes verdi.
çarenin kendisi o kadar mantıksız, öyle aptalca, öyle çok kullanılmış, yazılmış, çizilmiş ve üzerine öyle iğrenç gözyaşları dökülmüştü ki, çare hakkında öyle fazla konuşulmuş, başkaldırı, intihar, sözler, öyle yapışmıştı ki insaniyetin üzerine, çare o kadar tiksindirici bir hal almıştı ki yani, çaresiz olmak bir yandan keyif de verse, ve keyfin de tadı kaçmıştı oysaki; ve hiçlik de apayrı bir rezillik, başka türlü bir insani hastalık, bomboş bir aydınlanmaydı; ve geriye salt duvarları, nefesinin sesini, ve boşluğu bırakıyordu insafsız bir durgunlukla.
çarenin kendisi o kadar mantıksız, öyle aptalca, öyle çok kullanılmış, yazılmış, çizilmiş ve üzerine öyle iğrenç gözyaşları dökülmüştü ki, çare hakkında öyle fazla konuşulmuş, başkaldırı, intihar, sözler, öyle yapışmıştı ki insaniyetin üzerine, çare o kadar tiksindirici bir hal almıştı ki yani, çaresiz olmak bir yandan keyif de verse, ve keyfin de tadı kaçmıştı oysaki; ve hiçlik de apayrı bir rezillik, başka türlü bir insani hastalık, bomboş bir aydınlanmaydı; ve geriye salt duvarları, nefesinin sesini, ve boşluğu bırakıyordu insafsız bir durgunlukla.
Salı, Mayıs 01, 2012
son.
proteinler sodyum, kalsiyum gibi alkali metaller veya cıva gibi d-blok elementlerince parçalarına ayrılan gıda maddelerinin içinde küçük parçalar halinde bulunur, nilüfer çiçeklerinde, iğne yapraklı ağaçların köklerinde ve yaprak diplerinde, siyah sincapların kuyruklarında ve queens açıklarında uzun bir apartmanın yüksekçe bir katından aşağıya atlayan genç çocuklarda da eser miktarlarda; hakaret ve küfür sözlerinin hecelerinde, atlatamadığın ayrılıklarda, aldatmalarda veya sevgisiz kaldığın tüm dakikaların içinde de bol miktarda rastlanabilir proteinlere; proteinler çok güzel bir kadının bacaklarının arasında birikmiş sıvının içinde veya kalple karaciğer arasında gidip gelen katalizörlerde de görülebilir; haz, öfke veya çaresizlikler çığlıkları hep aynı tizliktedir, hep aynı bölgeleri yakar ve izleri uzun zaman kalır; ağaç gövdeleri ne kadar kalınsa çizgileri o kadar mavidir, yaprakları bir o kadar sertçe sallanır rüzgarda ve rüzgar eserken nemli yatak odalarında denize bakıp iç geçirirken sevişmek çok çok büyük bir hazinedir; bir hazine de salt küçük ve yavaş bir göz kapağı hareketidir, kırmızı bir şişe veya beyaz çizgilerdir; yalnızlık halılara ağzından çıkan mikrobumsu sözleri boşaltmak veya küstah bir kadına tokat atmakla başlayabilir; başlamış ilişkiler kurşuna dizilmekle, intiharla veya dehidrasyonla, başak rengi saçlarla, yabancı kokularla ve iki bedenin arasına sıkışmış çürük protein artıklarıyla bitebilir; her şey olur, biter, veya döner, enerji bir yerde şartlar ne olursa olsun tükenir.
Salı, Nisan 17, 2012
10,4
ta ta ta
büyük kızın küçük sanrıları, sanmaları, sancıları, saklı gizli kirleri,
çokça yenilginin hissedildiği yaraları, sanki dünya yıkılıyor, yangın çıkıyor anasını satayım, her yerde morluklar, şişlikler, toplu boğulmalardan, tecavüzlerden çıkıldı sanki, bok var.
ta
ta
ta
bana hissettirmeyecekmiş meğer, ben anlamayacakmışım eline lüzumsuzca aldığı fırçalarla boyamaya çalıştığı, körleştirmeye, köreltmeye çalıştığı kalbini, duygularını; aptalmışım ya, gitmeyecekmişim, büyülenecek, tenine, bacaklarına, damarlarına ağlayacakmışım günler boyu, o yaseminler, lavantalarla doldurduğu küvetinde intihar düşünceleriyle tatmin olurken, çünkü bok var.
bok var.
bok.
büyük kızın küçük sanrıları, oyuncak acıları, ağrıları, ağlaklıkları, ağları, andıkları.
büyük kızın küçük sanrıları, sanmaları, sancıları, saklı gizli kirleri,
çokça yenilginin hissedildiği yaraları, sanki dünya yıkılıyor, yangın çıkıyor anasını satayım, her yerde morluklar, şişlikler, toplu boğulmalardan, tecavüzlerden çıkıldı sanki, bok var.
ta
ta
ta
bana hissettirmeyecekmiş meğer, ben anlamayacakmışım eline lüzumsuzca aldığı fırçalarla boyamaya çalıştığı, körleştirmeye, köreltmeye çalıştığı kalbini, duygularını; aptalmışım ya, gitmeyecekmişim, büyülenecek, tenine, bacaklarına, damarlarına ağlayacakmışım günler boyu, o yaseminler, lavantalarla doldurduğu küvetinde intihar düşünceleriyle tatmin olurken, çünkü bok var.
bok var.
bok.
büyük kızın küçük sanrıları, oyuncak acıları, ağrıları, ağlaklıkları, ağları, andıkları.
Pazartesi, Nisan 09, 2012
10,3
ben çok konuşmam sevgilim, benim aklım yok
benden sana zarar gelir, veya gelmez,
benim içimde baykuşlar var çiyanlar değil, ben çok dövüldüm,
yaralarıma bakma, hoşuma gidiyor bana vurulması,
bana acımana lüzum yok, beni yerden kaldırman manasız, kendi kendime yettiğimi de düşünme, ilgisi yok,
yetmek, yetmemek,
bir anda çıldırmak, bir anda bütün hayatı istemek,
tüm sevgiyi, şefkati, tüm renkleri, bütün çarşafları, kelimeleri, tüm kitapları, tüm sokakları, dünyayı;
yaşlanmıyorum, gençleşmiyorum, ağlamıyorum sevgilim, ağlayamıyorum, -için bükülmesin dangalakça, gerek yok;
ölmekten korkuyorum, başımı duvarlara geçirmekten asla, baykuşlarla yatıp
kalkmaktan değil, gözlerimi oyan büyük böceklerden, mamba yılanlarından değil,
gözlerindeki o iğrenç tebessümden korkuyorum deliler gibi, beni bilmiyorsun,
çünkü insanları biliyorsun sen, bil,
insanları bil,
insanlarla oyna, insanlarla seviş, insanlara prens taklidi yap, onların hayatlarını kurtar, ben insan değilim sevgilim, bana yırtınma, umursamazlık etmeye kalkışma, bana kalbinle konuşma,
konuştukça zaman geçiyor ve nefret artıyor.
benden sana zarar gelir, veya gelmez,
benim içimde baykuşlar var çiyanlar değil, ben çok dövüldüm,
yaralarıma bakma, hoşuma gidiyor bana vurulması,
bana acımana lüzum yok, beni yerden kaldırman manasız, kendi kendime yettiğimi de düşünme, ilgisi yok,
yetmek, yetmemek,
bir anda çıldırmak, bir anda bütün hayatı istemek,
tüm sevgiyi, şefkati, tüm renkleri, bütün çarşafları, kelimeleri, tüm kitapları, tüm sokakları, dünyayı;
yaşlanmıyorum, gençleşmiyorum, ağlamıyorum sevgilim, ağlayamıyorum, -için bükülmesin dangalakça, gerek yok;
ölmekten korkuyorum, başımı duvarlara geçirmekten asla, baykuşlarla yatıp
kalkmaktan değil, gözlerimi oyan büyük böceklerden, mamba yılanlarından değil,
gözlerindeki o iğrenç tebessümden korkuyorum deliler gibi, beni bilmiyorsun,
çünkü insanları biliyorsun sen, bil,
insanları bil,
insanlarla oyna, insanlarla seviş, insanlara prens taklidi yap, onların hayatlarını kurtar, ben insan değilim sevgilim, bana yırtınma, umursamazlık etmeye kalkışma, bana kalbinle konuşma,
konuştukça zaman geçiyor ve nefret artıyor.
Salı, Nisan 03, 2012
10,2
la la la
ağaçlardan akan yeşil sızıntılar
la la
küçük elma kabukları, çürük kabaklar,
şişkinlikler, veba, çiçeklerle dolu yollar, kamü'nün gözlerinden öpmece,
akşamüstü kaldırımları, akşamüstü neşeleri, tecavüzden uzak ahşap masalar, tene dokunmalar, anlaşılmalar,
aynılık, aynalar, ayılmalar, aymazlıklar,
la la la la la la la
titrek seslere haşin çıkışlar, sert çarpmalara sakin gelişler, dökülmeler, kelebekli sanrılar, saçmalıklar,
saçmalıklar, saçmalar, saçılmalar, saçlar,
saçlar,
görüntüler, sevişmemin teklikten çıkması, tercihler, utanmazlıklar, ikililer, ikiyüzlüler, ikiyüzsüzlükler,
la la la la la la la la la
kopyalar, kopyalar, kopyalanmalar, kopmalar, kopukluklar
adam, adam, adam, adı olmayan, addedilmeyen, adileşen, adi, adi adi.
ağaçlardan akan yeşil sızıntılar
la la
küçük elma kabukları, çürük kabaklar,
şişkinlikler, veba, çiçeklerle dolu yollar, kamü'nün gözlerinden öpmece,
akşamüstü kaldırımları, akşamüstü neşeleri, tecavüzden uzak ahşap masalar, tene dokunmalar, anlaşılmalar,
aynılık, aynalar, ayılmalar, aymazlıklar,
la la la la la la la
titrek seslere haşin çıkışlar, sert çarpmalara sakin gelişler, dökülmeler, kelebekli sanrılar, saçmalıklar,
saçmalıklar, saçmalar, saçılmalar, saçlar,
saçlar,
görüntüler, sevişmemin teklikten çıkması, tercihler, utanmazlıklar, ikililer, ikiyüzlüler, ikiyüzsüzlükler,
la la la la la la la la la
kopyalar, kopyalar, kopyalanmalar, kopmalar, kopukluklar
adam, adam, adam, adı olmayan, addedilmeyen, adileşen, adi, adi adi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)