Perşembe, Temmuz 11, 2013
başka
yazı yazabiliyor olmam bile, ki yazabildiğimden şüpheliyim, hayatta olduğumu gösteririrdi. artık yok. kayra sana geliyorum sevgilim.
Pazartesi, Nisan 15, 2013
mayıs
saçlı deri kaldırıldı. saçlı deri altında doku normal olarak değerlendirildi. sol temporalde yaygın ekomotik alan olduğu görüldü. her iki temporal adale grubu kaldırıldı altı doğal bulundu. kafa tası açıldı beyin beyincik çıkartıldı. beyin beyincik yüzeyinde damarlarda dolgunluk dışında bulgu saptanmadı. beyin beyincik yüzey kesitlerinde noktasal kanama alanları dışında makroskopik patolojik bulgu görülmedi. kafa kaide ve kubbe kemikleri sağlam bulundu.
Pazar, Nisan 07, 2013
31052012
rüyamda ayağa kalkıyorum. yürüyorum, yürümek iyi geliyor. beni ağlatan sözler var ama bu sözler bir süre sonra yok oluyor. aslında, bir adam var. siyahlar giyinmiş. dişleri kıpkırmızı kan içinde, eğri büğrü bir yürüyüş, iğrenç bir sırıtış, her şeyini biliyorum. bu adam çıkageliyor, biz iki kişiyiz, ikimizi sürüklüyor ama istiyoruz da. yürüyoruz şehirlerarası bir yol, ormanlar, tarlalar, boşluk, hava karanlık ve güneşli, bizi iteliyor. uzun çam ağaçlarıyla kapkaranlık bir orman burası. koşuyoruz, eteğim yırtılıyor, gözlerim zaten görmüyor, ışıklar içinde bir ev görünüyor. giriyoruz.
mutfak, kap kacak, tertemiz döşemeler, banyo. lavanta kokuyor, mumlar yanıyor, güneş ışığı, güllerle dolu bir bahçe.
havuzda insanlar var, başlarında boneler, bir sıkıntı var tartışıyorlar, havuzun kenarları yemyeşil yosun tutmuş, civar uçsuz bucaksız tarlalar sapsarı, soğuk bir rüzgar esiyor. birileri öldürülecek, bu planlanıyor. havuza giriyoruz.
ölme fikri bitmiyor, ölmek bir ana ait, fikri bitmiyor.
bir okulda bir müsamere düzenleniyor. domuz kostümlü çocuklarla.
Çarşamba, Mart 27, 2013
30052012
hep ölmek istemiştim ama ölümlerimde çarşaflar, beyaz bilekler, bırakılmış küçük notlar, ağlayan sevgililer yoktu. ölümlerim hep aniden, ölümlerim hep kanlı, hep işkenceyle, hep tecavüzle geliyor, ölümlerim hep arkasında ahşap merdivenlerden antreye doğru uzanan kan yolları bırakıyordu. cinayet yoktu, intihar yoktu, salt kendi kendine gerçekleşen büyük, sert ölümler vardı, tüm her şeyin nedensiz olmasına, oluşuvermesine, tepkisiz kalınmasına verdiğim devasa değere benziyordu ölümlerim.
makas parlak, keskin, gözlerimin ortasına doğru hareket ettiğinin ayırdına varamadım bile, sen dedi, sen tünelin sonunu görüyorsun insanlar daha adımlarını atmaya çalışırken ama tünelin sonunu görmek senin için öyle manasız ki, paylaşmaya değer görmüyorsun tünelin sonundakileri insanlıkla, ve insanlar tünelin sonunda hep güneş ışığı, hep yeni açmış bahar çiçekleri, hep, yaşam, bekliyorlar.
sen bu yüzden,
hükümlüsün, kendine dönüklüğünden, yaşayan dünyayı unutmuşluğundan, hiç soğuk almamandan, durmandan ve oturmandan, kanını durdurmaya çalışmandan ve buna çabalarken çabaladığının farkında olmamandan, bir yer kaplamayı hak etmiyorsun sen, senin için uçurumlar, düzlükler, çimenlerin üzerinde geçen akşamüstü saatleri, senin için ölüm, ölüme yas, ölüme alışmak, ölüme alışamamak, ağlamak ve öfkelenmek; anlam ifade etmiyor. bilmiyorsun. üşümüyorsun, ısınmıyorsun. ha tam doz almışsın ilaçlarını ha yarım, ya da almamışsın, ve bunu o seni çok seven deli doktoruna bile söylemiyorsun.
hayat, senin içinde, yok
gözlerim oyuluyor, acı duymuyorum, parkelere kan damlıyor, tekrar bir darbe alıyorum bu sefer diğer gözüme, gözlerim oyuluyor, rüzgar çok az esiyor, yapraklar çok az kımıldıyor, bulutlar yavaş hareket ediyor, toprak azar azar kaybediyor canlılığını, azar azar ölüyorum.
tıpkı yaşamım gibi, tıpkı yaşamsızlığım, ölümüm de hissizlikle son buluyor, bu da dakikalarla ölçülen, bu da sonu başı belli olan, bu da bir sıfat, bu da bir insan yaşamı parçası.
Çarşamba, Şubat 27, 2013
29052012
küçük sarı duvarlı odanın ortasında karşılıklı duran iki kişi. gülümsüyor teki, diğeri şaşkın, bakıyor, dudağı kanıyor. parmağına doladığı kurdeleyi gevşetmiş, yarısı parkeye doğru sarkıyor. dudaklarını yalıyor, yüzünde bir sokağa bırakılmış köpek ifadesi. gülümseyen diğerinin elinde bir makas, kumral saçlarını tepesinden toplamış başının, kuyruğu sağa sola sallanıyor, küçük, kırık saçlar dökülüyor ensesine, göz bebekleri kocaman, göz kapakları ıslak, boynunda ipek ipliklerden renkli kolyeler. sol elini uzatıyor büyük göz bebekli, terk edilmiş köpeğe doğru, terk edilmiş köpek sol kolunu arkaya fırlatıyor, bir gerilim oluşuyor, dallara konmuş güvercin havalanıyor. bir adım atıyor gülümseyen, şaşkına doğru, çenesinden kavrıyor, beyaz kısa tırnakları yanağına batıyor, şaşkın tepki göstermiyor, susuyor. dışarıdaki rüzgar ve havalanan güvercinler. hatıralar, silik, bozuk, haksız. ip diyor gülümseyen, iplerini elinde tutmalısın. ip diyor şaşkın, taşıyacak bir taşım, uğruna diz çökeceğim tanrılarım, bir silahım, bir kemanım olsaydı, bırakmazdım ipin ucunu, ipin ucu kaçtıkça çünkü, dünya, menekşeler, dünyanın sonu, ölüm, aşk ve sarhoşluk, ve baharda güneşin batıyor olması yavaş yavaş, acı da vermiyor da, valizdeki kirlileri yavaş yavaş halıya döken kadının durağanlığı. suskunluk. kitaplar okuyorum beni ağlatan, duvarlara yazılar yazıyorum, sabahları aksatmıyorum ilaçlarımı ve frezyalar çıktı diye mutluyum, parklarda çimenler hala sarı ve köpekler hala üşüyor, ben müzik dinleyemiyorum ve hislerimi harekete geçirecek dürtülerden kaçınıyorum, suya değmeden süzülmek, iki duvar arasından sürtünmeden geçmek, martıların mütevazı pikeleri, gibi hayatım. gülümseyen bu sözler üzerine koltuğa oturuyor ve şarabın vardır diyor, var, ben içeceğim, ben içmeyeceğim, sonunu biliyorum her şeyin, annesinin ölümüne üzülmemişti mersault, yerleri silmeliyim, klozeti ovmalıyım, antre çamurlu ve kütüphane rafları tozlu, ben içeceğim, sen içebilirsin, çizgilerin bittiği yerdeyim, çok aşığım, içimde ama hep sızı, hep sızı, ve gülümseyen, şaşkın eşine tekrar bir yumruk savuruyor. elindeki makası avcuyla kavrıyor, havaya kaldırıyor.
Perşembe, Şubat 21, 2013
28052012
şimdi iki kişiyiz ve her zamankinden daha zor griye, toza ve kaldırımlara uyanmak. iki kişi içimde, kendilerinden geçmiş; ağlaklıktan, güce, dinginlikten koşulara, hasetlerden güvenlere, akıllardan özürlere, ağaçlardan gökdelenlere, dağlardan şehirlere, telaştan başka telaşlara, ve mutluluklardan umutsuzluğa, ve her nitelemenin üstündeki o iğrenç, koca boşluğa doğru yuvarlanarak, gidip, geliyorlar, gidip gelemiyorlar bazen, ve bocalıyorlar.
iki kişiyiz teki çok dövüyor kendini, teki sarı ışıklarla, hayranlıklarla yaşıyor.
dövünüyor, telaşa kaptırıyor kendini telaşın kendisinin varlığını anlayamazken,
bu yüzdendir belki ışıklarla yaşayanın ışıklarla yaşaması, ışığa olan sürprizsizliğinden. ışık çünkü, hayranlık uyandırmak, neden büyük umutlarla, bekleniyor.
büyük çekmeceli komodinler, mavi kuşlar, bataklıklar
(direndiğin tüm duygulara, ve peşini kovaladığın korkulara boyun eğme, iyileşme)
iki kişiyiz teki çok dövüyor kendini, teki yorulmuyor, cevap veriyor, gerilemiyor. sabah güneşinde parlayan salıncaklar gibi. uyuz. uzak.
birlikte çok uzaklara koşuyoruz, akasya ağaçları, zemin kat balkonları oluyor yanımızdan kayıp giden, durmadan da anlayabiliyoruz, teki durmazken diğeri için için izliyor çünkü çevresini, salonda unutulmuş ve yarısı yenmiş bir kırmızı elmayı
izler gibi
iki kişiyiz teki çok dövüyor kendini, teki sarı ışıklarla, hayranlıklarla yaşıyor.
dövünüyor, telaşa kaptırıyor kendini telaşın kendisinin varlığını anlayamazken,
bu yüzdendir belki ışıklarla yaşayanın ışıklarla yaşaması, ışığa olan sürprizsizliğinden. ışık çünkü, hayranlık uyandırmak, neden büyük umutlarla, bekleniyor.
büyük çekmeceli komodinler, mavi kuşlar, bataklıklar
(direndiğin tüm duygulara, ve peşini kovaladığın korkulara boyun eğme, iyileşme)
iki kişiyiz teki çok dövüyor kendini, teki yorulmuyor, cevap veriyor, gerilemiyor. sabah güneşinde parlayan salıncaklar gibi. uyuz. uzak.
birlikte çok uzaklara koşuyoruz, akasya ağaçları, zemin kat balkonları oluyor yanımızdan kayıp giden, durmadan da anlayabiliyoruz, teki durmazken diğeri için için izliyor çünkü çevresini, salonda unutulmuş ve yarısı yenmiş bir kırmızı elmayı
izler gibi
Perşembe, Ocak 03, 2013
27052012
odanın kan kırmızı tavanından aşağıda dönüp duran benliğine bakıyordu. kokuşmuş, küçük ve marazlı buldu kendini. küçücük bir ayrıntı olduğunun farkına varması için daha kaç yıl gerekecekti. bir insan olmak ve buna bağladığı tüm sıfatlardan, kötülüğe bağışladığı tüm övgülerden, yanlışını koskoca bir kılıçmışçasna kuşanmış olmaktan nefret etti. dahaları eklenecek ve ben yine de kendimden ve kendimi kendim yapan hiçbir özelliğimden vazgeçmeyeceğim ve böyle can vereceğim diye düşündü. haksızken yorgun olmaktan, içten içe, kalbinde yanlış yaptığına olan inancı sapasağlamken bunu körü körüne, hatta tüm benliği koca bir beyaz kas kütlesinden oluşuyormuşçasına savunmaktan, elle tutulur, hatta yere doğru fırlatınca leke bırakacak kıvama gelmiş bir kıskançlığı içinde barındırarak tüm varlığının o tortulu yüzeyini hissetmekten tiksiniyordu. bu tiksintiyle yaşamak sanki büyükçe bir çöp bidonunun içinde nefes almaya çalışmak gibiydi. ne çıkabiliyordu bidondan dışarı ne üzerine yapışmış binlerce artık yemek o mikropsuz, beyaz benliğine yakışıyordu. beceremiyordu yani. odanın içinde dört dönen vücuda doğru bir hamle yaptı. aldığı darbeyle biraz kendine gelmişti. rüzgar dinmiş, verandadaki güllerin üzerine kirli bir güvercin konmuştu.
Pazar, Aralık 30, 2012
26052012
bir yılan büyüyor içimde.
kıvrılarak ışığı arıyor, pankreasımın yanından, ciğerlerimin arasından yukarı çıkmaya çalışıyor; yakıyor.
onu içimde tutmaya çalışmakta zorlanıyorum.
onu içimde tutmalıyım ki kötülükle gelen aklım, barışa olan engin özlemim,insanlığa ve insan olmakla gelen tüm öğelere duyduğum ağır tiksinti uçup gitmesin damarlarımdan
bu yılanın içimi gün geçtikçe zehirlemesine, içimi kurutup beni yapayalnız, yanlış ve ağlak yapmasına, beni küçültmesine, beni dünyanın en güzel çirkini yapmasına izin vermeme sebep,
onun içimdeki varlığının, aklım, dengem ve kadınlığımın yegane temeli olması, beni küçüklükten, düzlük ve renksizlikten koruması, nefes alıp verdikçe içimi, kalbimi yakmasına rağmen,
bunu,
en azından idame ettirmemi sağlaması.
yılanım parlak, kaygan ve sert,
yılanımın bedenimden kurtulup beni yalnız bırakmaya olan isteği ve inancı öyle güçlü, öyle büyük ki savaşı içimde, benimle ben olmak bu yüzden,
tam olmak, sağlam durmak; işkence varlığıma.
bitmeyen, bitmeyecek olan, bitmesine izin vermeyeceğim, çok coşkulu ve çok sessiz,
kansız ama
kemiklerimi paramparça eden bir işkence.
bu işkenceyle yaşadığım aşk
tüm varlığımın üstünde.
kıvrılarak ışığı arıyor, pankreasımın yanından, ciğerlerimin arasından yukarı çıkmaya çalışıyor; yakıyor.
onu içimde tutmaya çalışmakta zorlanıyorum.
onu içimde tutmalıyım ki kötülükle gelen aklım, barışa olan engin özlemim,insanlığa ve insan olmakla gelen tüm öğelere duyduğum ağır tiksinti uçup gitmesin damarlarımdan
bu yılanın içimi gün geçtikçe zehirlemesine, içimi kurutup beni yapayalnız, yanlış ve ağlak yapmasına, beni küçültmesine, beni dünyanın en güzel çirkini yapmasına izin vermeme sebep,
onun içimdeki varlığının, aklım, dengem ve kadınlığımın yegane temeli olması, beni küçüklükten, düzlük ve renksizlikten koruması, nefes alıp verdikçe içimi, kalbimi yakmasına rağmen,
bunu,
en azından idame ettirmemi sağlaması.
yılanım parlak, kaygan ve sert,
yılanımın bedenimden kurtulup beni yalnız bırakmaya olan isteği ve inancı öyle güçlü, öyle büyük ki savaşı içimde, benimle ben olmak bu yüzden,
tam olmak, sağlam durmak; işkence varlığıma.
bitmeyen, bitmeyecek olan, bitmesine izin vermeyeceğim, çok coşkulu ve çok sessiz,
kansız ama
kemiklerimi paramparça eden bir işkence.
bu işkenceyle yaşadığım aşk
tüm varlığımın üstünde.
Cuma, Aralık 28, 2012
25052012
dönüp duruyordu odanın içinde. kapana kısılmışlık hissi yoğun ve bir o kadar da yorgundu yoğunluğundan. çifter çifter yaşamak zor olduğu gibi dünyayla bağlarını da çoklaştırıyordu. her insan bir bütünlüktü, ve bir hiçlik, aynı zamanda. bir yüz görüyordu yanından geçen, çevresini saranlarda, bir kalp, ve herkeste kendilerini ifade edebilecek denli bir akıl. pek kıyaslayamıyordu. güzel nedir, hangisi daha güzeldir, insan neden sevilir, neden bir insan diğerine tercih edilir, bilemiyordu. varlık, sadece, işgal ettiği yerle insan varlığı, oydu; ötesine konulan sıfatlar çift sürdürdüğü yaşamını idame ettirmesini zorlayacak kadar harap etmişti sinirlerini. çünkü bilemiyordu. yeryüzünü yeryüzü ve insanı insan yapan tüm etkenler onu daha da yabanileştiriyordu, yabanileştikçe ifade yeteneğinden uzaklaşıyor, büyük bir hışımla ağzından hırıltılar çıkarıyordu. konuşuyor gibi yapıyor, konuşamıyordu. ayakta durgun, rüzgarla hafif hafif sallanan varlığıyla üşüyordu, sıfatsız, isimsiz, sessizdi. gözleri korkuyla doluyordu çokca vakitler, çünkü kimin dolmuyor diye düşünüyordu. bir suskun olarak, yokluğun içinde, düşüncelerinin çokluğu ve düşüncelerini barındıran benliğinin tüm manasızlığıyla ikiziydi kendinin.
Çarşamba, Aralık 12, 2012
24052012
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
üşüyorum burada ama üşümenin ne olduğunu anlatan yok bana. üşümek yani, bir his olarak üşümek nedir, dereceler, vücut sıcaklığı, rüzgar, bilmiyoruz.
burada uyuyoruz. uyurken düşünüyoruz belki, düşünmüyoruz ya da. aklımızda kendi çevresinde dönen atlar, çıngıraklı yılanlar ve sabah gözlerimizi açtığımızda irislerimizin arkasında derhal yerini alan suskun donukluklar var. bu donukluklar, yüzleşeceğimiz başka canlıların varlığını düşünmekle yerlerini, gözlerin her noktasından ayırdına varılabilecek dengesiz ve uyumsuz, yalandan tepkilere, insan gösterilerine, birkaç kişi olmakla gelen öne çıkma, fark edilme, cevap verebilme, aklını hissettirebilme yetilerine, veya bu yetilerin olma gerekliliğine, bırakmıyor bulunduğumuz yerde. donukluklarınla yaşayabiliyorsun. donuklukların seni mutsuz, umutsuz, fevri veya hasta yapmıyor, donuklukların seni tanımlamıyor burada.
bilim çizgilerden, yuvarlak sayılardan, kesinliklerden, göreceden uzak kuramlardan, varsayımsızlıklardan, ikilerden, dörtlerden oluşmuyor. gökyüzünde mars parçacıkları, yılan gözleri veya kıvrılmış yatan köpekler de görmüyoruz fakat. gerçek ve hayal arasındaki fark benliğimize belirlenmiş bir sıfat olarak konmuyor önümüze. yaşam, oluyor, izliyoruz. bizi insan yapan şaşkınlıklarımız değil. el değmemiş şaşkınlıklarımızı sakince karşılayan yine biziz. burada yorum hakkı bulunmuyor, çünkü yorum bulunmuyor.
etkinin tepkiyle karşılaştığı her dakika daha fazla insanlaştığın sizin dünyanıza rağmen, her tepkisiz kalan etkinin, tepkiye gerek duymadan havada asılı kaldığı yer burası. iyi kötü tepki vermedikçe koşuyu kazanamadığın, damgalandığın ve yerine oturtulduğun insan sahnelerinden uzakta, etkinin vücuduna girip çıkan milyarlarca manyetik ışın gibi seni habersizce içine almasına, durağanlığının hızıyla seni yaşama bağlamasına izin verdiğin, ama zaten tersini düşünemediğin, yer. dünyanın etkilerden oluştuğu, uzun servilerin gri denizlerin içinden çıktığı, ensen ve saç köklerinin birleştiği yerde, o bebeklikten kalma, yumuşak ve açık renk tüylerine rüzgarın değdiği ve tahta sandalyelerde otururken bakmaya başladığın ufuk çizgisinin sanılanın aksine sana giderek yaklaştığı yer. dünyanın zaten dokunulmadıkça kendini koruyan etkilerinin, salt kendi ruhlarına zenginlik, prestij katmak uğruna gelişigüzel, yordamsız insan tepkilerine maruz kalmadığı, zehirlenmediği, adların uydurulmadığı, yer, burası.
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
üşüyorum burada ama üşümenin ne olduğunu anlatan yok bana. üşümek yani, bir his olarak üşümek nedir, dereceler, vücut sıcaklığı, rüzgar, bilmiyoruz.
burada uyuyoruz. uyurken düşünüyoruz belki, düşünmüyoruz ya da. aklımızda kendi çevresinde dönen atlar, çıngıraklı yılanlar ve sabah gözlerimizi açtığımızda irislerimizin arkasında derhal yerini alan suskun donukluklar var. bu donukluklar, yüzleşeceğimiz başka canlıların varlığını düşünmekle yerlerini, gözlerin her noktasından ayırdına varılabilecek dengesiz ve uyumsuz, yalandan tepkilere, insan gösterilerine, birkaç kişi olmakla gelen öne çıkma, fark edilme, cevap verebilme, aklını hissettirebilme yetilerine, veya bu yetilerin olma gerekliliğine, bırakmıyor bulunduğumuz yerde. donukluklarınla yaşayabiliyorsun. donuklukların seni mutsuz, umutsuz, fevri veya hasta yapmıyor, donuklukların seni tanımlamıyor burada.
bilim çizgilerden, yuvarlak sayılardan, kesinliklerden, göreceden uzak kuramlardan, varsayımsızlıklardan, ikilerden, dörtlerden oluşmuyor. gökyüzünde mars parçacıkları, yılan gözleri veya kıvrılmış yatan köpekler de görmüyoruz fakat. gerçek ve hayal arasındaki fark benliğimize belirlenmiş bir sıfat olarak konmuyor önümüze. yaşam, oluyor, izliyoruz. bizi insan yapan şaşkınlıklarımız değil. el değmemiş şaşkınlıklarımızı sakince karşılayan yine biziz. burada yorum hakkı bulunmuyor, çünkü yorum bulunmuyor.
etkinin tepkiyle karşılaştığı her dakika daha fazla insanlaştığın sizin dünyanıza rağmen, her tepkisiz kalan etkinin, tepkiye gerek duymadan havada asılı kaldığı yer burası. iyi kötü tepki vermedikçe koşuyu kazanamadığın, damgalandığın ve yerine oturtulduğun insan sahnelerinden uzakta, etkinin vücuduna girip çıkan milyarlarca manyetik ışın gibi seni habersizce içine almasına, durağanlığının hızıyla seni yaşama bağlamasına izin verdiğin, ama zaten tersini düşünemediğin, yer. dünyanın etkilerden oluştuğu, uzun servilerin gri denizlerin içinden çıktığı, ensen ve saç köklerinin birleştiği yerde, o bebeklikten kalma, yumuşak ve açık renk tüylerine rüzgarın değdiği ve tahta sandalyelerde otururken bakmaya başladığın ufuk çizgisinin sanılanın aksine sana giderek yaklaştığı yer. dünyanın zaten dokunulmadıkça kendini koruyan etkilerinin, salt kendi ruhlarına zenginlik, prestij katmak uğruna gelişigüzel, yordamsız insan tepkilerine maruz kalmadığı, zehirlenmediği, adların uydurulmadığı, yer, burası.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)