Çarşamba, Nisan 01, 2015

rio - 29

uzun süredir salonun nemli, uhumsu ortamında oturuyoruz, pepe odanın bir o kenarına, bir diğer kenarına sıçrıyor, saçlarını karıştırıyor, manuel kahraman edalarında, ne olup bittiğini anlayamadan, terlemiş vücuduna yapışmış gömleğiyle güvenini pazarlıyor, bense pepe'nin beni mıhladığı yerde sabit duruyor, çiçekli sabahlığımın ipleriyle oynuyorum.

pepe plan yapmaya uğraşıyor, belli ki şeytanın ölümüyle kendisine gereken yeni, cesur taşıyıcıyı bulmuş durumda ve güney amerika'nın akla hayale sığmayacak uyuşturucu pazarının içine beni de sokma konusunda fikrimi soracağa pek benzemiyor. sabahlığımın yolunmuş ipleriyle oynarken öğle yemeğinde içtiğim kahveleri ve yediğim sulu yoğurtları düşünüyorum; ve kanıma kokain karışmadıkça duyduğum huzursuzluğu hissediyorum, bunun zor olacağını biliyorum fakat pepe'ye bağımlılığımı anlatmanın daha da yıldırıcı olacağının farkındayım. sakinliğimi bozmamaya çalışıyorum, pepe'nin gözleri üstümde odaklanıyor.

el parque, diyor manuel'e, bir parktan bahsettiklerini anlıyorum, gerisi anlamsız laf öbeklerinden ibaret geliyor, fakat manuel'in güvensizce ve endişeyle başını salladığını görebiliyorum. ella no es apto, diyor manuel, başını iki yana sallıyor, tırnaklarını yiyor, gömleği her zamankinden daha ıslak ve yüzündeki dehşet ifadesi ona ilk defa fark ettiğim bir şehvet katıyor. gerçekten korktuğunu hissediyorum.

aniden önümdeki alçak sehpaya elimle vuruyorum. saçlarım havalanıyor, ani hareketimle iki adam irkiliyor, fakat benim yüzümdeki ifade değişmiyor. bakkaldan süt almaya çıkmışçasına bir sakinlikle bildiğim dilde konuşmalarını yoksa beni dahil etmeyi planladıkları hiçbir işi yapmayacağımı, üzerimden kolayca geçecekleri bir orospu olmadığımı söylüyorum. pepe'den bir bardak rom istiyorum ve az kalmış olmasının beni ilgilendirmediğini ekliyorum. güneş ışığından açılmış saçlarım sakinleştikçe önüme düşüyor ve oda dışarıdan gelen rüzgarla deniz kokuyor.

güney amerika'yla orta amerika'yı ayıran doğal sınırdan, darien milli parkı'ndan bahsediyorlar ve malı panama'ya geçerek, parkın içinden costa rica'ya; amerika'ya, vahşete, beyaz adamlara ve aklıma gelebilecek her türlü tehlikeye doğru geçirmem gerektiğini söylüyorlar.

bir yılı aşkın zamandır tanrının kan görmekten en çok hoşlandığı topraklarda yaşıyorsun kızım, fıstık gibi beyaz bir yavrusun ve şimdi bana kendi adamlarının, gringoların olduğu yere geçmekten korktuğunu mu söylüyorsun, diye soruyor pepe; beelzebub, krem rengi lavantalar ve göğsüme batırdığım ve böylece hayat bulduğum broşlardan habersiz, en çok irkildiğim şeyin gerçek dünya, konuşan insanlar, sabahlar ve geceler olduğunu bilmiyor; ona tüm bunları anlatamayacak denli yorgun hissediyorum kendimi.

çiçek böcek seviyormuşsun sen?

birden doğruluyorum, aklıma içi suyla dolu tombul yeşil yapraklar, kırmızı ayva çiçekleri, dikenli güller, arkalarına saklanabileceğim gri çalılar geliyor; çocukca bir masumiyetle, park büyük mü, diye soruyorum.

pepe iğrenç şekilde şeytanı anımsatarak sırıtıyor. ah be yavrum, tek derdin bu olur umarım, tanrı bizi kutsasın, diyor ve rom dolu bardağını benimkine hafifçe vuruyor.


Salı, Şubat 24, 2015

rio - 28

bir uçak biletine bakar, ve sana söylüyorum, kapatılırsın, dediğini hatırlıyorum gözlüklü doktorumun; iyiliğimden ve içimde bir yerlerde sakladığımı sandığı iyi niyetten ötesini istemeyen benden. bense, çok uzak diyarlarda, güneşin hiç batmadığı veya hiç ışımadığı, mefisto'nun akşam yemeğinde masama misafir olup rosto yediği, yanındaki haşlanmış patateslere dokunmadığı; mumların hiç bitmediği, bu yüzden hiç sönmediği, kimsenin konuşmadığı ve herkesin 'ben'liğinden kilometrelerce ötelere savrulmuş olduğu o bilinmez, boyutsuz, kuru ve loş alandaydım; tek başımaydım. maddiyattı söylenilen her söz, edinilen her mizaç, içilen içkiler, tozlar; satılıktı; içimdeki o koskoca, bomboş, loş odayla hiçbir alakası yoktu tüm bunların; orada tek başıma, leylak rengi kanepemde beni insanlığa davet eden tüm taraflarımı göz ardı ediyordum, orada normaldim, iyiydim, iyiliğe adanmış her türlü sıfattım; o boyuttaki iyiliğin, bulunduğum gerçek dünyanın tehlikesi ve çirkinliğiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu, olamazdı.

bundandı tam anlamıyla, bıçağı şeytan'ın karnına saplamanın kolaylığı, çıkarıp tekrar saplayabilmenin, akan kanı dikkate almamanın, tamamen idrak halinde olsam dahi umursamamanın, gözlerinden akan yaşı fark edince ona acıyamamamın nedeni; ve o anda hissettiğim tek şeyin arkada çalan vals, rüyalarımda yaktığım binalar, insan boyutundaki şişler, ve iskeleden görünen dev, yeşil balinalar olması.

Pazar, Ocak 11, 2015

rio - 27

yeşil kanepeden yavaşça kalkıyor pepe, ensesini kaşıyarak salonun solunda duran ahşap masaya ilerliyor, yıkanmamaktan üzerinde gri su lekeleri oluşmuş geniş ağızlı cam bardağa eline aldığı rom şişesinden bolca boşaltıyor, rom şişesini eline aldığı kolundaki mavi damarlar ve çıkık kol kasları yüzünden suratımda oluşan tiksintiyle karışık korku ifadesinin manuel'in canını sıktığını, ortada bir bela olduğu gerçeğini kavradığını fakat detaylardan tamamen dışlanmış olduğundan öfke duyduğunu hissediyorum, elini tutuyorum, bu işte beraberiz, öyle olsun küçük kız, ama bana tüm detayları vermelisin, sonunu görmediğim tünele girmem ben. konuştuklarımızdan hiçbir şey anlamamış olan pepe elinde tuttuğu bardakla adımlarının arasında yavaşça sallanarak gelip karşımıza oturuyor, lo siento, no tengo mucho de esto, diyerek bardağı gösteriyor, şeytani sırıtışı yüzünden hiç eksik olmuyor, neden buradasınız diye sormasını bekliyoruz; manuel zihninde on dakika önce yaşanmış sahneyi silip, uygun bir cevap hazırlamaya çalışırken ben sabahlığımın ipleriyle oynuyorum, sakin ve arınmış hissediyorum, korkmuyorum, pepe bu sırada romundan büyükçe bir yudum alıp, dişlerini gıcırdatıyor, sırıtarak, e, usando o?. manuel'e bakıyorum. kısa saplı bir meyve bıçağıyla diyorum; mide asidi vücuda yayılırsa acıya dayanmak güç olabilir.

pepe sağ elini yumruk şekline getirip çenesinin altına koyuyor, bir sigara yakıyor, sigara çıplak bacaklarının arasından tüterken başını arkasına çevirip pencereden dışarı bakıyor, güneş parlıyor, kuş sesleri geliyor, kısa bir sessizlik oluyor, neden sonra pepe aniden ayağa kalkıyor, iki adımda kasık kemikleri başımın hizasında beliriveriyor, at kuyruğu saçlarımdan sertçe çekip ayağa kaldırıyor beni, beelzebub, lavantalar, tozlar, gemi güverteleri, kısa eteklerimin altından görünen çıplak bacaklarım, uzun çoraplarım, annem, istanbul'dan kalkan vapurlar, sahile vuran kirli sular; bir an aniden şerit akıyor gözlerimde, kendimi bırakıyorum, manuel engelleyecek oluyor, pepe boşta kalan elini sertçe manuel'in suratına yaklaştırıp kıpırdamamasını işaret ediyor, saçımdan tutan kolunun ve bedeninin arasında ufak bir fareye benziyorum, birden çekiyor elini saçlarımdan ve yanağıma hafifçe vuruyor, plano está funcionando, diyor, işte şimdi seni görevlendirebilirim.

Pazar, Ocak 04, 2015

rio - 26

eve alınan meyveler, papayalar, çarkıfelekler, içinden yeşilimsi sular akan dikenli tropik ağaçlardan gelenler, için kullanılan mavi saplı meyve bıçaklarını bileyerek ve şeytan'ın eve giderek geciken saatlerde, saçı başı darmadağın, beyaz atleti kirlenmiş, göz bebekleri küçülmüş ve yalpalayarak girmesini izleyerek geçiriyorum vaktimi. lokantaya uğramıyorum, gutlu diego'nun çok aldırış ettiği yok, sokaktaki gongoraları izlerken aniden pencereden atlamaya karar veren karısı nina'nın cenaze işleriyle uğraşıyor besbelli; ne tabut alacak veya doğru düzgün bir cenaze merasimi düzenleyecek parası ne de nina'nın sokaktaki süprüntü pembe çiçekleri seyrederken aşağıya düştüğüne inanacak maneviyatı var; şeytan'a o gün kaç tamale sattığım, bira dağıttığım kaç adamın kalçalarımı çimdiklerken dirsekleriyle değdikleri zayıflıktan üzerlerinde kuru yaralar çıkan kasık kemiklerimden duyduğum dehşet acı hakkında yalan söylüyorum; ne kasık kemiklerimin üzerindeki kırmızı lekeli sargı bezlerini ne de paranın giderek azaldığını anlıyor şeytan; mavi saplı meyve bıçaklarımı her gün niye bilediğimi de zaten sormuyor. 

nefes al yavaşça, tamam tut şimdi, yavaşça bırak. nefes al yavaşça, evet tut, tut, tut, şimdi yavaşça bırak, adresini verdiğim doktora git derhal, yatıştırıcı verecek sana, ve tanrı aşkına beynini küçük bir bonobo yavrusunu taklit edecek denli küçültmüş şu pis tozları bırak, bir uçak biletine bakar, ve sana söylüyorum, kapatılırsın. 

ailem, doktorlar, sevmediğim adamlar, konuşamadığım kadınlar, içmekten bir türlü sıkılamadığım limonlu cinler, eski evimin yerlere kadar inen mavi camlarından görünen kiraz ağacı ve toprağa ekilmiş domatesler; geçmişim, coğrafyanın orasına burasına dağılmış durumda duygularım, tepkilerim, artık yutmakta zorlandığım meniler, tavuk suları, hiçbir şey verdiğim karardan caydıramıyor beni; iyi çizilmiş bir plandan daha güzel ve tahrik edici olan bir şey varsa o da gelecekte bir gün simsiyah saçlı kişisel bir pan'ın varlığının verdiği umut. 

Pazar, Aralık 14, 2014

rio - 25

on iki adım, uzmanlık alanı madde bağımlılığı olan, gözleri ileri derecede bozuk kadın terapistler ve koşarak sahile doğru kaçtığım bir cumartesi sabahıyla başladı aslında tüm hikaye.

şeytan yok, üzüm bağlarında koşturuyorum, çevremi algılama düzeyim gayet açık ve net, bir yandan da sekize bölünmüş durumda tüm gerçekliğim, sabit fikirlerim ve değişken fikirlerim var, duyumsuyorum dünyayı fakat duyumsayabildiğimi midemde büyüdüğünü sandığım çiçekler kadar açıklayabiliyorum; açıklayamadığım tüm parçalarını o sekizgenin, konforlu bir rahatlığa büründürmek adına, uyuşturuyorum, ve bağımlılığım buradan doğuyor, irice ve ana karnından çıkarken hiç ağlamayan bir bebek gibi. 

aslında şeytan yok, onun bir gölgesiyle yaşıyorum, bir eko hali; ki tüm şehri, kıyı şeridini, sevdiklerimi, özlediklerimi, en çok kırdığım herkesi arkamda bırakmama yol açacak bir kaçış, bağımlılıklarımla daha da çok yükselen cesaret hissi, tüm vücudumu sarmaşıklarla kaplayan his, kalbimi hafifleten, suya batırıp çıkaran; arşimet can çekişiyor hesabı bir kaçış yaşıyorum hayatımdan, şeytan da katalizörüm oluyor; taşlarla vücudumu delmeme bir mazeret, kolay yollardan ulaşılabilen tozlar, katlanmama gerek dahi olmayan engin bir cahillik, ve uzaklaşmak, yani kendinden uzaklaşmak değil, tersine, tahrip ettiğim bütün organlarımı yanımda götürüyorum, kaşarlanmış ruhumu yanımda götürüyorum; değişecek olan tek şey gürültü, cevap vermek durumunda kaldığımda hastalandığım gürültü, sessizliğe ve sorgusuzluğa duyulan dayanılmaz özlem, alkolle pekişen bütün yaratıcılık, renkler, aklın getirdiği kristal değerinde olma hissi; şeytan da romlarıma ortak olacağını, romlarımdan sonra sıranın bana geleceğini düşüneduruyor, kendi gemini azıya almış olduğunu, her an kaçabileceğini.

işte tam da bu kristal histen çıkıyor tüm bağımlılık; yapacaklarımı hayal edebilme ve hayallerini yapabilme hali, uyanıkkenki rüya, rüyadayken yaşanılan ayıklık hali. kurtulamayacağımı bilmemin yarattığı körleştirici, uyuşturucu, şairane duygu. 

Salı, Kasım 04, 2014

rio - 24

pepe'nin oturduğu yeşil kanepenin arkasında uzanan çam ağaçlarına, ve çam ağaçlarının arkasında ufacık görülen maviliğe bakıyorum, gözlerim dalıyor. hep okyanusa bakıp ellerimi sıcak kumun içine daldırmayı, sıcaktan mayışmayı ve dakikalarca uyumayı, yanımdan geçip giden insanları görmemeyi ve uyandığımda yalnız olmayı hayal etmiştim diye geçiyor aklımdan; o pis gemiden indiğimizde aklımda kanalizasyon boruları ve mavi saplı meyve bıçakları yoktu hiç.

pepe manuel'e hararetle anlatıyor, arada uzun parmaklarıyla beni gösteriyor, üzerimdeki uygunsuz beyaz gecelikten bahsetmedikleri apaçık, beni tanıdığını anlıyorum, sesimi çıkarmıyorum, manuel arada sırada irkilerek yüzüme bakıyor, ben rengi atmış halıya.

hep yalan söyledim, geride kalmayı tercih ettiğimden, ve ne zaman öne çıkmak istesem biriktirdiğim tüm doğrular fışkırdı içimden, fazla kirli suyu içinde barındıramayıp patlayan rögar kapakları gibi; beni gül dikenleriyle besleyen yalanlarım, kısa zaman da olsa rahat uyumamı sağlayan gizlerim, annemin hiç öğretmediği cinayet şekillerim, dünya üzerinde tanıdığım kimsede göremediğim, bu yüzden beni sonunda yapayalnız bırakan durmayı bilememe halim, hepsi birikiyor içimde, çam ağaçlarına, küçük okyanus parçasına, yeşil kanepeye, rengi atmış halıya bakarken.

pepe diyorum, sesim istediğimden daha yüksek çıkıyor, bir duraksama oluyor, manuel bana bakıyor, pepe'ye onu öldürdüğümü söyle diyorum. manuel anlamaz gözlerle yüzüme bakıyor, eli gömlek cebindeki sigara paketini arıyor. söyle diyorum, anlayacak.

ella lo mató diyor manuel, pepe bir an duruyor, o bezmiş ve şeytani suratından beklenmeyecek bir iki saniyelik bir şaşkınlık görüyorum gözlerinde, sonra şaşkınlık geçiyor, sırıtıyor. esta chica? que mató al demonio? mentiras!

Perşembe, Eylül 04, 2014

rio - 23

şeytanla rio'da geçen günlerim aynı sıradanlıkta, aynı lokantaya yürüyüp, aynı kirli mutfağına girmekle, aynı sokak kedilerini görmekle, ve aynı sayıda sigara içmekle geçse de gecelerim tozdan ve alkolden kaynaklı tuhaf rüyalarla renkleniyor. peygamberler görüyorum, dünya sularını yok eden, kafalarındaki basket topları büyüklüğünde tümörlerle yaşayan, tümörlerin içinde kendi suratları. martıların et yiyici sesleri, kedi tüyleriyle boğulan yaşlı, şişman kadınlar, lezzetli çorbalarla, dana rostolarla dolu sofralar, şişelerce tatlı şarap, onlarca daktilonun yan yana durduğu camekanlar, dini kitaplar, yeni delhi'nin hiç görmediğim sokakları. rahat ve huzurlu uykum çiğ sabah güneşi odaya dolmaya başladığı ve perdelerin yetmediği anda bozuluyor, şeytan yüzüne su çarpıyor, yatak odası penceresinin yanından aşağıya inen borunun dibinden su sesleri geliyor. kabusum bu zamanlarda başlıyor.

cinselliği şiddetle bağdaştırdığım ve bundan sapıkça zevk aldığım zamanların çok gerilerde kaldığı, dikenlerle dolu sapsarı bir çölün ortasındayım o yatakta. 

beynimin artık göstermekten aciz olduğu reaksiyonları vücudum gösteriyor: çürüklerim, yaralarım ve topallayan sol bacağım. vacio boyunun yettiği yaralarımı yalamaya kalkışıyor, tuzlu ve nemli dili kabuk bağlamamış olanları yakıyor, vacio bacaklarımı yaladıkça kendime öğle vakti koyduğum romların zamanı giderek sabaha kayıyor.

yalan söylüyorsun, pepe'nin kuyruğundan ayrılmayan o sarışın bok torbasıyla yatıyorsun ve bana hastalık bulaştıracaksın. zırvalamayı kes, kes, pepe şehirden ayrıldı, hayal görüyorsun. seni öldüreceğim şeytan, bunu sakın aklından çıkarma. çok içiyorsun kızım. git uyu, işine geç kalma, paraya ihtiyacımız var.

Pazartesi, Ağustos 25, 2014

rio - 22

tozdan ve romdan uzak durmanın getirdiği pembemsi zindelik on dört gün sonra uçup gidiyor. yerlerde sürünmek, tıkalı kanallardan nefes alamamak, gürültülü kemanlardan, cinayet melodilerinden etkilenmeyecek denli sağırlaşmak, bembeyaz parmak uçlarımı hissetmemek istiyorum, istanbul'dan çıkışımızdan beri kazandığım paranın harcadığımla kıyaslanamayacak denli küçük olması paniğe yol açıyor, tansiyonum yükseliyor, tekrar yıkanmamaya başlıyorum. 

manuel iş bulmalıyım, senin için bizim kara pepe'ye danışabilirim, o kim, istersen bugün ziyaretine gidebiliriz.

ikiz evlerimizin yanındaki çıkmaz sokaktan, kanalizasyon atığı suların aşağıya doğru küçük damarlar oluşturarak aktığı kaldırımlardan iniyoruz, nüfus dairesinin önünde onlarca yabancı insan bekliyor, gül desenli etekli kadınlar çocuklarını ellerine tutuşturdukları tuzlu krakerlerle oyalıyor, başım dönüyor. rüzgar esiyor, okyanusun uzaktan görünüşünü özlüyorum, hiç inemediğim sahili, kahverengi kumları. çıkmaz sokağın sonundaki ahşap müstakil evin kapısını çalıyor manuel. kapıyı kirli sakallı, beyaz atletli, bir yerlerden korkunç şekilde gözümün ısırdığı bir adam açıyor.

pepe bu, guanabara'ya vardığımızda şeytan'a sözde iş çözecek, iblis sırıtışlı, portekizli adam, şeytan'ın canına kıydığım evi ellerime veren.

gözleri bana, beyaz geceliğimin üstüne giydiğim çiçekli sabahlığa kayıyor, beni tanıyor. sırıtarak onde seu amante diye soruyor, anlamıyorum. manuel sırtımdan iteliyor beni, içeri giriyoruz.

korkmam gerektiği düşüncesi beni korkudan uzaklaştırıyor, pembe zambakları ve zehirlerini düşünüyorum, insan etiyle beslenen insanları, insan kesitlerini, cam tabakaları. içerisi eter ve rom kokuyor.

Çarşamba, Ağustos 20, 2014

rio - 21

oynama fazla, kıpırdama. söz vermiştin. oynama, dangalaklık etme. saatler çalıyor, tren tangırtıları geliyor, broş göğsüme batıyor, şeytanın üstümdeki ağırlığı aynı kuran'dan fırlamış ateş dağları kadar baskın, kamaraya girdiğimiz andaki o küf kokusu, elindeki rus votkasından yükselen kesif aroma, uzun parmaklarının arasında tuttuğu küçük, çirkin bedenim, giderek şiddetlenen silleler, bütün gün kurumuş ot koparan ve beyaz atletinin içinde vıcık vıcık terleyen o maskeli adamın başarısız öfkesi üstümde, kollarımda, artık kanayamayan burnumdaki küçük hücrelerde, zemindeki ayak izleri, vacio'nun çaresizce izleyişi, tren tangırtıları, tekrar, tecavüze uğradığımı dahi anlayamayacak hale gelmiş beyin kıvrımları, bulantıyı anlayamayacak kadar düzleşmiş bağırsak kıvrımları, nefes borumla midem arasında haftalardır, aylardır biriktirdiğim engin okyanuslardan gelen mavi balina öfkesi.

rio - 20

perdomo'da yeni arkadaşlar ediniyorum. leylaklarımın ve lavantalarımın yerini yaban gülleri, pembe zambaklar alıyor. vacio'yu yıkatıyorum, her gün küvete girmeye başlıyorum, evi temizliyorum, klozetin kenarlarını ovalıyorum, elimde kalan birkaç bin reali peso'ya çevirttiğim at kuyruklu döviz bürosu çalışanı kadın ilk insan oluyor bana ters ters bakmayan.

sol kenarı çatlamış aynanın karşısında, yanımdaki uzunca bardakta birkaç gül, saçlarımı kesiyorum, uzun, kırılmış saçlarımı, kulak hizama getiriyorum, sol taraf sağdan birazcık uzun, ensemi göremediğimden ensemdeki saçlar düzensiz, gözlerimi ovuşturuyorum, daha az alkol, daha az uyarıcılar, sabahın köründe, bogota'nın tüm çiğ ışıkları uyanık ve tüm FARC elemanları uyurken kalkacağım bir işe girme fikri.

yan komşum manuel, dairelerimiz ortadaki kapıyla birleşiyor fakat kapı kilitli duruyor, manuel düzenli olarak çeşitli kadınlarla grup seks partileri düzenliyor, esmer kadınlar, şişman kadınlar, ayak bilekleri yılan kuyrukları kadar ince kadınlar, yaşlı kadınlar, mutsuz kadınlar, manuel ve arkadaşlarının çıkardığı sesler rahatsız edici gelmemeye başlıyor ve hayatta olduğumu hissediyorum. arada hiç bilmediğim semtlerden topladığı tütünleri getiriyor bana, önce kurumasını bekle diye uyarıyor her seferinde, her seferinde üzerimde aynı çiçekli sabahlık, aynı mahmur hal, ve yakamda aynı kurumuş gül oluyor, gülüp geçiyor manuel. ona günlerce, haftalarca maruz kaldığım şiddet ve tacizi, ve salt buraya, tüm deccallerin cirit attığı bu gül kokulu çöplüğe gelmek için göz yumduğumu anlatmıyorum ve o da nereden çıktığımı sormuyor. güney amerika'nın mavi çatıları, meraksız, günlük, isli insanlarına alışıyorum.

kes şu saçlarını derdi, dinlemeyip sabun kokan lacivert nevresimlerinden kalkıp kaçtığım adam. katilliğime duyduğum hissizlik beni hayata bağlıyor, ara sıra burnuma çalınan metanol ve toz kokusundan öte perdomo kurtuluşum oluyor.