Pazartesi, Kasım 12, 2012

22052012

erkek kılığına girmiş bir kız vardı.

bıyıkları, smokinleri ve gürültüleriyle erkek değildi de, erkekler arasında sırf erkeklerin dünyasıyla yaşamaktan ve kadınların dünyasında kadın olamamak bir yana, duyduğu tiksintiden olacaktı,

bu siniri, küfrü, dehşeti,

ve neticede hormonlarından damlayan lanet sütler gereği bir o kadar da kadın olmaktan,

kaynaklı ikiyüzlülüğü, korkusu, tavrı, çığlığı,

ve savaş meydanında kılıç kuşanıp dövüşmesi gereken iki taraf,

karşı karşıya değil,

gene kendi içindeydi, içini koparıp yiyen hayvanlar gibi, allah varlığından bahsedilemeyecek denli kokuşmuş, bir o kadar düğümlenmiş, birbirinin içine girmiş, inatlarla, tutulmayan sözlerle, eskiye dair içte ne denli acı varsa hepsi ortalık yere saçılmış durumda, ve üstüne üstlük

sakin durulması gerekirken topluluklara, gruplara, arkadaşlıklara karşı, hiç tanımadığın, öksüzlükten gebereceğini hissettiğin anlarda yüzüne yapışması gereken tebessüm,

akıllı-sağlıklı-şeytan tüyleri-sivridilleri-görgüleri-sakinlikleri-pek mantıklıları-çok sinirlileri-ama gene de-haklılıkları

HAK. H. H. H. AK. PAK. KAT. KAT. KATMANLAR. 

sinirden kendini yerlere vurmak erkek tarafı sinirden kendini kasmak kız tarafı, kızlık, erkeklik, çaresizlik, sus, sus, kes, kompleks, sensiz, bensiz, 

(yeni yeni seramikten kilden çamurdan kurmaya çalıştığın evinizi yık molozlarına ayır, sinirden bileme ne yapacağını)

önünü göreme, körleş, şişkinlikler, laflar işit ama laflarla yaşama, olmaz, bahsetme, hiç, hiçlik, sus.

Perşembe, Kasım 01, 2012

21052012

etrafını çepeçevre saran bir sessizlikle yaşıyordu. bir gün geçiyordu, insanlar bağırıyordu, fırtınalar çıkıyor, sular dökülüyor, gözler yaşarıyordu, ve sinirler gerildikçe sesler yükseliyordu; oysa o, hayretle değil belki ama ağır bir kabul edememezlikle izliyordu çevreyi. katman katman sessizliğin altında kabuslar içinde, çığlık çığlığa, kabul edemeyerek, çok kızarak, çok ıslak ve hızlı, çok ağlayarak, müthiş bir öfke içinde yaşıyordu, öfkeyi derisine, organlarına yedire yedire, içinin dibini kazıyarak nefes alıp veriyor, ağır ağır duruyordu. öyle geniş, öyle haklıydı ki, haklılığı içine haksızlığı, yanlışları, yargılanmaları alıyordu, yutuyordu; yalnızlıkla, ilkler, sonlarla, aldatmacalarla, şikayetlerle yaşayacağına, onları koca lokmalarla yutup içinde eritiyor, geriye ortalık yerde ağzını açacak hiçbir şey kalmıyordu.

karanlıkta kabuslar görerek, nefessizlikten bunalarak, anlam veremediği huzursuzluklarla, ışıkların altında organlarının içinde mercan rengi dalgalarla parlayan kötülükler, şeytanlar, tansiyonlarla aşık ederken dünyayı kendine, öylece sessiz sedasız ölüyordu yani, bağıra çağıra, bütün derileri yerlerinden koparak yerlerde süründüğünü de kimsecikler bilmiyordu.

Çarşamba, Ekim 10, 2012

20052012

bir arkadaşım bir gece bana o kadar da önemli değil demişti.

aynı arkadaşım küçük sarı menekşelerden ve dolgun kasımpatılardan hoşlanırdı; sıcak havalarda evine doğru yürür, hissettiği sıcaklığın suratına ve dudaklarına verdiği pembelikle mutlu olurdu. hayat yani, hayatta o kadar da önemli değil bazı şeyler derdi. değildi tabi, değildi ama bu arkadaşım bir de söğüt ağaçlarını ve eski apartmanların giriş kapılarını severdi. saçlarını taramazdı, gerçi bazen tarardı. kötü hissetmezdi, iyi de hissetmezdi, hissetmezdi. bazı insanlar bu arkadaşıma bazı şeyler söylerlerdi, türkçe konuşurlardı, gerçi ne fark ederdi, ama sanki işlemezdi beyni bu konuşulan sözleri. bazıları buna kızardı; ama arkadaşım haklı veya haksız olmaktan fazlaca anlamazdı. konumlandırabildiği duygular değildi bunlar beyninde. oysaki bu arkadaşım tren raylarını ve sabah ışığını severdi. doğruyu ve yanlışı bildiğine inanırdı ama bunların doğru ve yanlış olarak iki ayrı kavram olduğunu kabul etmezdi. cinayet vardı, n'apsındı. bıçaklar, kızgın yağlar ve beyaz küvetler vardı, aşk da vardı. kadınlar, erkekler vardı, o yüzden doğru ve yanlış yoktu. nefes almak ve nefes vermek; durmak vardı. bu arkadaşım dünyanın en güzel bahçelerinde, en pembe laleleri koklayarak çıplak bacaklarını havaya uzatıp şişelerce şarap içmekten bahsederdi, sonra ifadesiz yüzünde bir boşluk oluşur ve sonra ağlamazdı. insan olduğum için yapmıyorum bütün bunları derdi. yani bu, insanlığın bir parçası değil, bütün bu söylenenler, yazılan, çizilenler, her hareket bir çaba sarf etmektir. ve aslında, tam da şu anda çaba sarf ediyoruz der, susardı. ama susması da öyle susmak değildi. susmazdı yani, konuşurdu. kasımpatılardan veya akşam güneşinden ve kaş'tan topladığı çakıl taşlarından.

sonra kayboldu o. dağlara gideceğini söylemişti. ve sonra bir mektup atmıştı. hiçbir şey öldürmüyor, yalnızım ama o kadar da önemli değil, aç değilim, kendime patates haşlıyorum. burda tek bir şey var sadece; dağların gürültüsü öldürüyor adamı; demişti. haber alamadım.

Pazartesi, Ekim 01, 2012

19052012

neden sonra kalktı oturduğu koltuktan. bazen koyverme isteği geliyordu. bazen gelmiyordu. düşünmekten kavruluyordu sözlerini. söylediklerini. bir yük biniyordu bazen, ağırlık çöküyordu, uyuşturuyordu beynini. düşünmeden de yaşıyordu, düşünerek de, gerçi fark etmiyordu. öyle çok söylenmişti ki hissetmediği ve aslında gerçekten olmadığı, gerçekten yaşamadığı ve gerçekten kendini vermediği; içinin yanması ona ne kadar suçlu olduğunu hatırlatmaktan başka işe yaramıyordu artık. rahatlamıyordu ama zaten rahatsız da değildi. suçlu bulunuyordu ama zaten kim masumdu. bazı konuların sağlaması yapılamıyordu. sağlamasının yapılabilmesi için bir şeyin yanlış olması gerekiyordu. bir şeyin yanlış olup olmaması neyi değiştiriyordu. en basitinden kalp kırmak ne kolaydı. düzeltmek ne zordu. üstüne üstlük, kırdığın kalbi onarmak hali hazırda zorken, bir de onarmanın kendisinin gereksizliğiyle uğraşmak gerekiyordu. yaşamla, ona küçük, mızmız bir çocuk muamelesi yaparak uğraşmak gerekiyordu. taciz etmek, dokunulmaması gereken yerlerine dokunmak, sinirden kısa kısa gülmesine neden olmak gerekiyordu. yaşam sana onarılması gereken kalpler, söylenmemesi gereken sözler, kıskanılmaması gereken kadınlar veriyordu. yaşam bir tek sana kendini vermiyordu, olabilmeyi. onu bulman gerekiyordu. ve yaşam; öylesine, öylesine kötü kalpli, öyle cahil, öyle boş bir var oluştu ki, kendini bulmak için cehaleti, art niyeti, yaşamaya uğraşmayı kabul etmen gerekiyordu. hatta sevmen, gülmen gerekiyordu. sonra, tabi, tüm bunlar, olmuyordu. sonsuza kadar mahkemeliktin o yüzden. kimsenin seni, zaten tam da önünde durduğun hakime dava etmesi gerekmiyordu.

rüzgar esiyordu. pencereye dokundu. dudaklarını yaladı.

Salı, Eylül 11, 2012

18052012

bir çatıya çıkmıştık. 

sabaha karşıydı, siyah beyaz karolarla döşenmiş, karoların çoğu parçalanmış bir apartman girişinden yukarı doğru merdivenleri tırmanırken karşımıza çıkacağından habersiz olduğumuz bir çatıydı; apartmanın marley merdivenleri bittiğinde karşımıza çıkan tahta kapıyı ittirerek açtığımızda kilitli olmaması şaşırtmamıştı, bir yandan ürkütmüş fakat sarhoşluğumuzdan geri adım da attırmamıştı; tozlu zeminde çıt çıkarmadan, sessizliğin içinde öylece kalakalıp etrafımıza bakındık. 

gözümüz karanlığa alıştığında başımızın hemen üstündeki yarı açık tahta ve üzerine demir kilitler çakılmış bir kapaktan gözlerimize küçük huzmelerle ay ışığının vurduğunu gördük. yana doğru, içerideki sessizliğe kıyasla büyük bir gürültüyle ittik kapağı; gökyüzü başımızın üstündeydi. merdivenin kirli kenarlarından tutunarak, açık havaya çıkıp; kiremitlere oturduk, rüzgar esiyordu. önümüzde yaşlı bir söğüt ağacı, karşımızda yüksek binalar ve altımızdan geçen onlarca insan vardı. seslerini duyuyorduk ama onlar bizi görmüyordu. konuşmuyorduk. 

şaşkınlıklarımız, ne söyleyeceğimizi bilemeden, bilmek istemeden, öylece durma haline çoktan dönüştüğünden, belki de yaşamla gelen tüm duyguları hissetmenin, tam da yaşamın kendisine adanan çok cömert bir övgü olduğunu bildiğimizden, ve bundan ölesiye tiksinmemizden, susturuyordu bizi. yaşamdan tiksinmiyorduk, hayır. yaşamaya uğraşanlardan, belki.

17052012

elindeki kurdeleyi avuçlarının içinde büzüştürerek arkaya kaykıldı, kafasını koltuğa dayadı, tavanı seyretmeye başladı. ne kadar sinirlense, nasıl bir öfke isteğiyle, hınçla kavrulsa da, inanılmaz bir neşe duysa ve kendini yerden yere atmak için can atsa da suratındaki donuk ifade değişmiyordu; yumuşak bir kumaş kayganlığında veya küçük bir zımpara parçası sertliğindeydi; fark etmiyordu, boş değildi ifadesi belki, ama donukluk yüzünün her kıvrımını öyle sarmıştı, bir maske denilemeyecek kadar yüzüyle bir, ve gerçeklikle ilgisi olamayacak kadar olağandışıydı. çokça baktıkça insani duygular vardı; ara sıra aklına gelen, hafızasından dakikaların neden olduğu insani duygular; birçok sayfası yanmış bir resim kitabının sayfalarını çeviriyormuşçasına silik, anlık ve kavruk insani duygular.


Perşembe, Eylül 06, 2012

16052012

her yeni gün başka bir ben buluyorum içimde, bu benlerden hiçbirini gözüm tutmuyor laf aramızda, hepsinde bir kusur, bir fazlalık, veya bir eksiklik görüyorum. içimdeki benler hiçbir şey bilmiyor, çabuk usanıyor zorluklardan ve kendinden tiksinmesi saniyeler alıyor. 

zor alışıyorum yokluğa, susuzluğa, susuzluk ve yokluğun aslında mana eder tek şey olduğuna kendimi inandırmak zamanımı alıyor, heyecanımı öldürüyor; yokluk, ağzımdan çıktı çıkacak iki kelimenin de manasız, sırıtan bir kendinde olma isteği olduğunu sokuyor gözlerime. alışamıyorum yani, susmaya, söylememeye alışamıyorum, ama bir yandan da tersini yapıp, çığlık çığlığa, eskisi gibi, tüm açıklığı ve yalınlıktan uzaklığıyla kusmuyorum durumumu, takacak bir ad bile bulamıyorum, bir durum komedisinden öteye gidemeyecek çıkarımlarla bir hayat kuracağıma, çıtımı çıkarmadan, hayatımı temeli atılmış, ve üzerine kat çıkılmamış bir halde, bırakıyorum. bilmiyorum. bilmekten korktuğumdan değil. bilmemenin büyüsünden.

Salı, Ağustos 28, 2012

15052012

pencerenın ahşap pervazları rüzgardan kırılacaktı, güneş batıyordu, yediverenlerle kapanmış verandanın önünden iki kedi geçti.

içeride dinginlikle bekliyordu, kadife koltuğun üstünde bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmış oturuyor, sessizliğin içinde, sol elinde bir bardak, sağ elinde bileğine dolanmış kırmızı bir kurdele ile karşıda sarı duvara bakıyordu. gözüne kare bir fotoğraf çerçevesi ilişti, alabalıklarla dolu yapay bir havuzun yanında çömelmiş, sırıtırken çekilmiş bir çocukluk fotoğrafıydı bu; dudaklarının kenarları hafifçe büküldü yukarı doğru, kısa bir nefes verdi, bardağından bir yudum aldı.

tüm zamanların ötesiydi, zamanın arkasındaydı, önündeydi, yanından geçiyor, üstünden atlıyordu, düşündüğü, kafasını kurcalayan tek şey anlatacak bir hikayesinin olduğu, ancak hikayesi, öylece, boşluklarla, boşlarla, durmakla dolu olduğundan salt, bomboş bir hikayenin içinin nasıl doldurulacağıydı. nefes alıp verdi. nefes alıp verdi. yavaş, kısa nefeslerdi. çıt çıkmıyordu. parkelerden çatlak sesler geliyor, genleşiyorlardı. dünü, yıllar öncesini, bugünü ve yaptıklarını düşündü. nefes alıp verdi.

bilmemekle başlayacaktı. çünkü bilmemek kırmazdı, sinirlendirmezdi; bilmemek bir zümreye ait değildi, bilmemekle övünülemez, gurur duyulamaz, bilmemekle zengin olunamaz, fakirleşilemez, kazanılamaz, kaybedilemezdi. bilmemek, var edemezdi yani; bilmemekle var olamazdın, yok da olamazdın, bilmemekle; alıntılarla, yarım yamalak fikirler ve mide bulandıran kendine güvenlerle, hırsızlarla, küçüklerle, büyüklerle yaşayamazdın, tutunamazdın, susup, kalırdın.

Cuma, Haziran 29, 2012

apati

bir kartal nasıl
odasız koridorları veya
kapısız salonları
anımsatan kanatlarını
çırpmadan
havada saatlerce
asılı kalıyor,
süzülüyorsa,
ben de hayatı, hayalleri, boş odaları, beyaz yatakları,
kırık ve çatlakları
böyle kalarak, durarak,
bakarak,
bazen bağırarak ve sessiz sessiz ölerek
içim içimi
yemeden
vermeden
almadan
konuşmadan
gerçekleştirmeden ve elimde tutmadan
yaşıyor gibi
yapıyorum,
ve neticede benim,
boynunu kırarak öldürüp
parçalayarak yiyebileceğim
kurbanlarım olması
besin zincirinin
beklenebilir bir halkası olarak
karşılanmıyor
acı ve tatsız
bir şekilde.

Çarşamba, Haziran 13, 2012

mevsim normalleri

kapıyı ani bir hareketle açıp savrulan eteğine aldırmadan içeri daldı. sıra sıra dizilmiş kütüphane rafları, sandalyeler ve yeşil bir sandık odanın ortasında, duvarları tamamen boş bırakacak şekilde duruyordu. sarımsı bir renk almıştı duvarlar, küf kokuyordu. içeriye doğru bir adım attı, dışardan bir kuş çığlığı yükseldi. güneş batıyordu, hava nemli ve sıcaktı. bir adım daha yürüdü, parkeden çıtırtılar geldi. eski bir odanın, eski bir köşesinde, bomboş sarı duvarlarla çevrili eşyaların ortasında kırk dakika kadar durdu. yere oturdu, eteği içine giren havayla kabardı, söndü. yana yatmış rafların arasından kalın kitaplar görülüyordu. rafı itti, kitaplardan tekini eline aldı, veba'ydı. neden bu odada bulunduğunu anlık bir insaniyetle düşündü, bulamadı, duvarlara baktı. merdivenlerden neden hızla çıkıp, bu kapıyı açtığını ani bir  çocuksuklukla düşündü, bulamadı, eteğinden sıyrılan diz kapaklarına baktı. neden herkesi terk ettiğini düşündü, sevginin, aşkın, insan olmanın nasıl şeyler olduğunu düşündü, hissetmenin, hislerin ne olduğunu düşündü, bulamadı, bulamadı, geri gidip sırtını duvara dayadı, başını hafifçe iki kez çarptı. nefes verdi.

çarenin kendisi o kadar mantıksız, öyle aptalca, öyle çok kullanılmış, yazılmış, çizilmiş ve üzerine öyle iğrenç gözyaşları dökülmüştü ki, çare hakkında öyle fazla konuşulmuş, başkaldırı, intihar, sözler, öyle yapışmıştı ki insaniyetin üzerine, çare o kadar tiksindirici bir hal almıştı ki yani, çaresiz olmak bir yandan keyif de verse, ve keyfin de tadı kaçmıştı oysaki; ve hiçlik de apayrı bir rezillik, başka türlü bir insani hastalık, bomboş bir aydınlanmaydı; ve geriye salt duvarları, nefesinin sesini, ve boşluğu bırakıyordu insafsız bir durgunlukla.