şimdi iki kişiyiz ve her zamankinden daha zor griye, toza ve kaldırımlara uyanmak. iki kişi içimde, kendilerinden geçmiş; ağlaklıktan, güce, dinginlikten koşulara, hasetlerden güvenlere, akıllardan özürlere, ağaçlardan gökdelenlere, dağlardan şehirlere, telaştan başka telaşlara, ve mutluluklardan umutsuzluğa, ve her nitelemenin üstündeki o iğrenç, koca boşluğa doğru yuvarlanarak, gidip, geliyorlar, gidip gelemiyorlar bazen, ve bocalıyorlar.
iki kişiyiz teki çok dövüyor kendini, teki sarı ışıklarla, hayranlıklarla yaşıyor.
dövünüyor, telaşa kaptırıyor kendini telaşın kendisinin varlığını anlayamazken,
bu yüzdendir belki ışıklarla yaşayanın ışıklarla yaşaması, ışığa olan sürprizsizliğinden. ışık çünkü, hayranlık uyandırmak, neden büyük umutlarla, bekleniyor.
büyük çekmeceli komodinler, mavi kuşlar, bataklıklar
(direndiğin tüm duygulara, ve peşini kovaladığın korkulara boyun eğme, iyileşme)
iki kişiyiz teki çok dövüyor kendini, teki yorulmuyor, cevap veriyor, gerilemiyor. sabah güneşinde parlayan salıncaklar gibi. uyuz. uzak.
birlikte çok uzaklara koşuyoruz, akasya ağaçları, zemin kat balkonları oluyor yanımızdan kayıp giden, durmadan da anlayabiliyoruz, teki durmazken diğeri için için izliyor çünkü çevresini, salonda unutulmuş ve yarısı yenmiş bir kırmızı elmayı
izler gibi
Perşembe, Şubat 21, 2013
Perşembe, Ocak 03, 2013
27052012
odanın kan kırmızı tavanından aşağıda dönüp duran benliğine bakıyordu. kokuşmuş, küçük ve marazlı buldu kendini. küçücük bir ayrıntı olduğunun farkına varması için daha kaç yıl gerekecekti. bir insan olmak ve buna bağladığı tüm sıfatlardan, kötülüğe bağışladığı tüm övgülerden, yanlışını koskoca bir kılıçmışçasna kuşanmış olmaktan nefret etti. dahaları eklenecek ve ben yine de kendimden ve kendimi kendim yapan hiçbir özelliğimden vazgeçmeyeceğim ve böyle can vereceğim diye düşündü. haksızken yorgun olmaktan, içten içe, kalbinde yanlış yaptığına olan inancı sapasağlamken bunu körü körüne, hatta tüm benliği koca bir beyaz kas kütlesinden oluşuyormuşçasına savunmaktan, elle tutulur, hatta yere doğru fırlatınca leke bırakacak kıvama gelmiş bir kıskançlığı içinde barındırarak tüm varlığının o tortulu yüzeyini hissetmekten tiksiniyordu. bu tiksintiyle yaşamak sanki büyükçe bir çöp bidonunun içinde nefes almaya çalışmak gibiydi. ne çıkabiliyordu bidondan dışarı ne üzerine yapışmış binlerce artık yemek o mikropsuz, beyaz benliğine yakışıyordu. beceremiyordu yani. odanın içinde dört dönen vücuda doğru bir hamle yaptı. aldığı darbeyle biraz kendine gelmişti. rüzgar dinmiş, verandadaki güllerin üzerine kirli bir güvercin konmuştu.
Pazar, Aralık 30, 2012
26052012
bir yılan büyüyor içimde.
kıvrılarak ışığı arıyor, pankreasımın yanından, ciğerlerimin arasından yukarı çıkmaya çalışıyor; yakıyor.
onu içimde tutmaya çalışmakta zorlanıyorum.
onu içimde tutmalıyım ki kötülükle gelen aklım, barışa olan engin özlemim,insanlığa ve insan olmakla gelen tüm öğelere duyduğum ağır tiksinti uçup gitmesin damarlarımdan
bu yılanın içimi gün geçtikçe zehirlemesine, içimi kurutup beni yapayalnız, yanlış ve ağlak yapmasına, beni küçültmesine, beni dünyanın en güzel çirkini yapmasına izin vermeme sebep,
onun içimdeki varlığının, aklım, dengem ve kadınlığımın yegane temeli olması, beni küçüklükten, düzlük ve renksizlikten koruması, nefes alıp verdikçe içimi, kalbimi yakmasına rağmen,
bunu,
en azından idame ettirmemi sağlaması.
yılanım parlak, kaygan ve sert,
yılanımın bedenimden kurtulup beni yalnız bırakmaya olan isteği ve inancı öyle güçlü, öyle büyük ki savaşı içimde, benimle ben olmak bu yüzden,
tam olmak, sağlam durmak; işkence varlığıma.
bitmeyen, bitmeyecek olan, bitmesine izin vermeyeceğim, çok coşkulu ve çok sessiz,
kansız ama
kemiklerimi paramparça eden bir işkence.
bu işkenceyle yaşadığım aşk
tüm varlığımın üstünde.
kıvrılarak ışığı arıyor, pankreasımın yanından, ciğerlerimin arasından yukarı çıkmaya çalışıyor; yakıyor.
onu içimde tutmaya çalışmakta zorlanıyorum.
onu içimde tutmalıyım ki kötülükle gelen aklım, barışa olan engin özlemim,insanlığa ve insan olmakla gelen tüm öğelere duyduğum ağır tiksinti uçup gitmesin damarlarımdan
bu yılanın içimi gün geçtikçe zehirlemesine, içimi kurutup beni yapayalnız, yanlış ve ağlak yapmasına, beni küçültmesine, beni dünyanın en güzel çirkini yapmasına izin vermeme sebep,
onun içimdeki varlığının, aklım, dengem ve kadınlığımın yegane temeli olması, beni küçüklükten, düzlük ve renksizlikten koruması, nefes alıp verdikçe içimi, kalbimi yakmasına rağmen,
bunu,
en azından idame ettirmemi sağlaması.
yılanım parlak, kaygan ve sert,
yılanımın bedenimden kurtulup beni yalnız bırakmaya olan isteği ve inancı öyle güçlü, öyle büyük ki savaşı içimde, benimle ben olmak bu yüzden,
tam olmak, sağlam durmak; işkence varlığıma.
bitmeyen, bitmeyecek olan, bitmesine izin vermeyeceğim, çok coşkulu ve çok sessiz,
kansız ama
kemiklerimi paramparça eden bir işkence.
bu işkenceyle yaşadığım aşk
tüm varlığımın üstünde.
Cuma, Aralık 28, 2012
25052012
dönüp duruyordu odanın içinde. kapana kısılmışlık hissi yoğun ve bir o kadar da yorgundu yoğunluğundan. çifter çifter yaşamak zor olduğu gibi dünyayla bağlarını da çoklaştırıyordu. her insan bir bütünlüktü, ve bir hiçlik, aynı zamanda. bir yüz görüyordu yanından geçen, çevresini saranlarda, bir kalp, ve herkeste kendilerini ifade edebilecek denli bir akıl. pek kıyaslayamıyordu. güzel nedir, hangisi daha güzeldir, insan neden sevilir, neden bir insan diğerine tercih edilir, bilemiyordu. varlık, sadece, işgal ettiği yerle insan varlığı, oydu; ötesine konulan sıfatlar çift sürdürdüğü yaşamını idame ettirmesini zorlayacak kadar harap etmişti sinirlerini. çünkü bilemiyordu. yeryüzünü yeryüzü ve insanı insan yapan tüm etkenler onu daha da yabanileştiriyordu, yabanileştikçe ifade yeteneğinden uzaklaşıyor, büyük bir hışımla ağzından hırıltılar çıkarıyordu. konuşuyor gibi yapıyor, konuşamıyordu. ayakta durgun, rüzgarla hafif hafif sallanan varlığıyla üşüyordu, sıfatsız, isimsiz, sessizdi. gözleri korkuyla doluyordu çokca vakitler, çünkü kimin dolmuyor diye düşünüyordu. bir suskun olarak, yokluğun içinde, düşüncelerinin çokluğu ve düşüncelerini barındıran benliğinin tüm manasızlığıyla ikiziydi kendinin.
Çarşamba, Aralık 12, 2012
24052012
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
üşüyorum burada ama üşümenin ne olduğunu anlatan yok bana. üşümek yani, bir his olarak üşümek nedir, dereceler, vücut sıcaklığı, rüzgar, bilmiyoruz.
burada uyuyoruz. uyurken düşünüyoruz belki, düşünmüyoruz ya da. aklımızda kendi çevresinde dönen atlar, çıngıraklı yılanlar ve sabah gözlerimizi açtığımızda irislerimizin arkasında derhal yerini alan suskun donukluklar var. bu donukluklar, yüzleşeceğimiz başka canlıların varlığını düşünmekle yerlerini, gözlerin her noktasından ayırdına varılabilecek dengesiz ve uyumsuz, yalandan tepkilere, insan gösterilerine, birkaç kişi olmakla gelen öne çıkma, fark edilme, cevap verebilme, aklını hissettirebilme yetilerine, veya bu yetilerin olma gerekliliğine, bırakmıyor bulunduğumuz yerde. donukluklarınla yaşayabiliyorsun. donuklukların seni mutsuz, umutsuz, fevri veya hasta yapmıyor, donuklukların seni tanımlamıyor burada.
bilim çizgilerden, yuvarlak sayılardan, kesinliklerden, göreceden uzak kuramlardan, varsayımsızlıklardan, ikilerden, dörtlerden oluşmuyor. gökyüzünde mars parçacıkları, yılan gözleri veya kıvrılmış yatan köpekler de görmüyoruz fakat. gerçek ve hayal arasındaki fark benliğimize belirlenmiş bir sıfat olarak konmuyor önümüze. yaşam, oluyor, izliyoruz. bizi insan yapan şaşkınlıklarımız değil. el değmemiş şaşkınlıklarımızı sakince karşılayan yine biziz. burada yorum hakkı bulunmuyor, çünkü yorum bulunmuyor.
etkinin tepkiyle karşılaştığı her dakika daha fazla insanlaştığın sizin dünyanıza rağmen, her tepkisiz kalan etkinin, tepkiye gerek duymadan havada asılı kaldığı yer burası. iyi kötü tepki vermedikçe koşuyu kazanamadığın, damgalandığın ve yerine oturtulduğun insan sahnelerinden uzakta, etkinin vücuduna girip çıkan milyarlarca manyetik ışın gibi seni habersizce içine almasına, durağanlığının hızıyla seni yaşama bağlamasına izin verdiğin, ama zaten tersini düşünemediğin, yer. dünyanın etkilerden oluştuğu, uzun servilerin gri denizlerin içinden çıktığı, ensen ve saç köklerinin birleştiği yerde, o bebeklikten kalma, yumuşak ve açık renk tüylerine rüzgarın değdiği ve tahta sandalyelerde otururken bakmaya başladığın ufuk çizgisinin sanılanın aksine sana giderek yaklaştığı yer. dünyanın zaten dokunulmadıkça kendini koruyan etkilerinin, salt kendi ruhlarına zenginlik, prestij katmak uğruna gelişigüzel, yordamsız insan tepkilerine maruz kalmadığı, zehirlenmediği, adların uydurulmadığı, yer, burası.
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
üşüyorum burada ama üşümenin ne olduğunu anlatan yok bana. üşümek yani, bir his olarak üşümek nedir, dereceler, vücut sıcaklığı, rüzgar, bilmiyoruz.
burada uyuyoruz. uyurken düşünüyoruz belki, düşünmüyoruz ya da. aklımızda kendi çevresinde dönen atlar, çıngıraklı yılanlar ve sabah gözlerimizi açtığımızda irislerimizin arkasında derhal yerini alan suskun donukluklar var. bu donukluklar, yüzleşeceğimiz başka canlıların varlığını düşünmekle yerlerini, gözlerin her noktasından ayırdına varılabilecek dengesiz ve uyumsuz, yalandan tepkilere, insan gösterilerine, birkaç kişi olmakla gelen öne çıkma, fark edilme, cevap verebilme, aklını hissettirebilme yetilerine, veya bu yetilerin olma gerekliliğine, bırakmıyor bulunduğumuz yerde. donukluklarınla yaşayabiliyorsun. donuklukların seni mutsuz, umutsuz, fevri veya hasta yapmıyor, donuklukların seni tanımlamıyor burada.
bilim çizgilerden, yuvarlak sayılardan, kesinliklerden, göreceden uzak kuramlardan, varsayımsızlıklardan, ikilerden, dörtlerden oluşmuyor. gökyüzünde mars parçacıkları, yılan gözleri veya kıvrılmış yatan köpekler de görmüyoruz fakat. gerçek ve hayal arasındaki fark benliğimize belirlenmiş bir sıfat olarak konmuyor önümüze. yaşam, oluyor, izliyoruz. bizi insan yapan şaşkınlıklarımız değil. el değmemiş şaşkınlıklarımızı sakince karşılayan yine biziz. burada yorum hakkı bulunmuyor, çünkü yorum bulunmuyor.
etkinin tepkiyle karşılaştığı her dakika daha fazla insanlaştığın sizin dünyanıza rağmen, her tepkisiz kalan etkinin, tepkiye gerek duymadan havada asılı kaldığı yer burası. iyi kötü tepki vermedikçe koşuyu kazanamadığın, damgalandığın ve yerine oturtulduğun insan sahnelerinden uzakta, etkinin vücuduna girip çıkan milyarlarca manyetik ışın gibi seni habersizce içine almasına, durağanlığının hızıyla seni yaşama bağlamasına izin verdiğin, ama zaten tersini düşünemediğin, yer. dünyanın etkilerden oluştuğu, uzun servilerin gri denizlerin içinden çıktığı, ensen ve saç köklerinin birleştiği yerde, o bebeklikten kalma, yumuşak ve açık renk tüylerine rüzgarın değdiği ve tahta sandalyelerde otururken bakmaya başladığın ufuk çizgisinin sanılanın aksine sana giderek yaklaştığı yer. dünyanın zaten dokunulmadıkça kendini koruyan etkilerinin, salt kendi ruhlarına zenginlik, prestij katmak uğruna gelişigüzel, yordamsız insan tepkilerine maruz kalmadığı, zehirlenmediği, adların uydurulmadığı, yer, burası.
Pazartesi, Kasım 19, 2012
23052012
ne zaman geçecekti, merak ederek çevresine bakıyordu, merak ederek nefes veriyor, yürüyor, kendine rahatlayabildiği bir cevap bulamadan uzaklara dalıyordu. bir dur diyebilseydi, bir yavaşlayabilse, çevresine bakıp sadece gevşetse tüm kaslarını farkına varacaktı belki; pek sevdiği menekşeler ağaçlardan çıkacaktı, satürn artık üzerine inilebilecek bir gezegen olacaktı, hiçlik bir mana edecekti; sadece durabilseydi, içi de dışı gibi sakinleşseydi, ah bir durabilseydi, durabilseydi bağırmayacaktı, parçalamayacaktı haksız olduğunu bile bile, küçük ıslak bir serçe gibi debelenmeyecekti böylece ve belki de mağrur, evet mağrur, ve evet, mazur görülebilecekti. hızını engelleseydi, titremeseydi kalbi gördüğü engin cehaletlere, o engin, o, hayatta gereksizce büyük bir yer kaplayan, o çok tutan taşlamacılığa karşı korusaydı kendini, kalbini, ve kadehlerini kaldırmasaydı savaşmak uğruna, ve kaldırdığı kadehleri savaşamadığı yerde, zira ne zor, ne ayıp görülen, ne kaba bir şeydi savaşmak; fırlatmasaydı zeminlere doğru, ve ardından kendi de yuvarlanmasaydı yokuş aşağı, ve birazcık, birazcık anlayabilseydi menekşelerin ve satürnlerin kalbindeki büyük ve azımsanamayacak denli saydam varlığını, ve bir olarak, bir varlık, bir canlı olarak, her ne kadar asıl benliğin ne denli küçük bir yer kapladığını bilse de, orda durduğunu, neticede bir zemini işgal ettiğini, ve o işgal ettiği yerde sağlam, aynı bir taş gibi, dikilmesi gerektiğini anlasaydı, ve neticede buna az da olsa bir saygı duyabilseydi, ve en azından birazcık daha az bulansaydı midesi bu duruma, o zaman belki, o zaman, geçecekti,
ama sonra büsbütün çelişmeyecek miydi,
bu üstü kapalı sürdürülen iç savaş; ve ruhu intikam almayacak mıydı bir gün
bu sakinliğe ve olağana boyun eğmiş
insansı hareketlerinden.
ama sonra büsbütün çelişmeyecek miydi,
bu üstü kapalı sürdürülen iç savaş; ve ruhu intikam almayacak mıydı bir gün
bu sakinliğe ve olağana boyun eğmiş
insansı hareketlerinden.
Pazartesi, Kasım 12, 2012
22052012
erkek kılığına girmiş bir kız vardı.
bıyıkları, smokinleri ve gürültüleriyle erkek değildi de, erkekler arasında sırf erkeklerin dünyasıyla yaşamaktan ve kadınların dünyasında kadın olamamak bir yana, duyduğu tiksintiden olacaktı,
bu siniri, küfrü, dehşeti,
ve neticede hormonlarından damlayan lanet sütler gereği bir o kadar da kadın olmaktan,
kaynaklı ikiyüzlülüğü, korkusu, tavrı, çığlığı,
ve savaş meydanında kılıç kuşanıp dövüşmesi gereken iki taraf,
karşı karşıya değil,
gene kendi içindeydi, içini koparıp yiyen hayvanlar gibi, allah varlığından bahsedilemeyecek denli kokuşmuş, bir o kadar düğümlenmiş, birbirinin içine girmiş, inatlarla, tutulmayan sözlerle, eskiye dair içte ne denli acı varsa hepsi ortalık yere saçılmış durumda, ve üstüne üstlük
sakin durulması gerekirken topluluklara, gruplara, arkadaşlıklara karşı, hiç tanımadığın, öksüzlükten gebereceğini hissettiğin anlarda yüzüne yapışması gereken tebessüm,
akıllı-sağlıklı-şeytan tüyleri-sivridilleri-görgüleri-sakinlikleri-pek mantıklıları-çok sinirlileri-ama gene de-haklılıkları
HAK. H. H. H. AK. PAK. KAT. KAT. KATMANLAR.
sinirden kendini yerlere vurmak erkek tarafı sinirden kendini kasmak kız tarafı, kızlık, erkeklik, çaresizlik, sus, sus, kes, kompleks, sensiz, bensiz,
(yeni yeni seramikten kilden çamurdan kurmaya çalıştığın evinizi yık molozlarına ayır, sinirden bileme ne yapacağını)
önünü göreme, körleş, şişkinlikler, laflar işit ama laflarla yaşama, olmaz, bahsetme, hiç, hiçlik, sus.
bıyıkları, smokinleri ve gürültüleriyle erkek değildi de, erkekler arasında sırf erkeklerin dünyasıyla yaşamaktan ve kadınların dünyasında kadın olamamak bir yana, duyduğu tiksintiden olacaktı,
bu siniri, küfrü, dehşeti,
ve neticede hormonlarından damlayan lanet sütler gereği bir o kadar da kadın olmaktan,
kaynaklı ikiyüzlülüğü, korkusu, tavrı, çığlığı,
ve savaş meydanında kılıç kuşanıp dövüşmesi gereken iki taraf,
karşı karşıya değil,
gene kendi içindeydi, içini koparıp yiyen hayvanlar gibi, allah varlığından bahsedilemeyecek denli kokuşmuş, bir o kadar düğümlenmiş, birbirinin içine girmiş, inatlarla, tutulmayan sözlerle, eskiye dair içte ne denli acı varsa hepsi ortalık yere saçılmış durumda, ve üstüne üstlük
sakin durulması gerekirken topluluklara, gruplara, arkadaşlıklara karşı, hiç tanımadığın, öksüzlükten gebereceğini hissettiğin anlarda yüzüne yapışması gereken tebessüm,
akıllı-sağlıklı-şeytan tüyleri-sivridilleri-görgüleri-sakinlikleri-pek mantıklıları-çok sinirlileri-ama gene de-haklılıkları
HAK. H. H. H. AK. PAK. KAT. KAT. KATMANLAR.
sinirden kendini yerlere vurmak erkek tarafı sinirden kendini kasmak kız tarafı, kızlık, erkeklik, çaresizlik, sus, sus, kes, kompleks, sensiz, bensiz,
(yeni yeni seramikten kilden çamurdan kurmaya çalıştığın evinizi yık molozlarına ayır, sinirden bileme ne yapacağını)
önünü göreme, körleş, şişkinlikler, laflar işit ama laflarla yaşama, olmaz, bahsetme, hiç, hiçlik, sus.
Perşembe, Kasım 01, 2012
21052012
etrafını çepeçevre saran bir sessizlikle yaşıyordu. bir gün geçiyordu, insanlar bağırıyordu, fırtınalar çıkıyor, sular dökülüyor, gözler yaşarıyordu, ve sinirler gerildikçe sesler yükseliyordu; oysa o, hayretle değil belki ama ağır bir kabul edememezlikle izliyordu çevreyi. katman katman sessizliğin altında kabuslar içinde, çığlık çığlığa, kabul edemeyerek, çok kızarak, çok ıslak ve hızlı, çok ağlayarak, müthiş bir öfke içinde yaşıyordu, öfkeyi derisine, organlarına yedire yedire, içinin dibini kazıyarak nefes alıp veriyor, ağır ağır duruyordu. öyle geniş, öyle haklıydı ki, haklılığı içine haksızlığı, yanlışları, yargılanmaları alıyordu, yutuyordu; yalnızlıkla, ilkler, sonlarla, aldatmacalarla, şikayetlerle yaşayacağına, onları koca lokmalarla yutup içinde eritiyor, geriye ortalık yerde ağzını açacak hiçbir şey kalmıyordu.
karanlıkta kabuslar görerek, nefessizlikten bunalarak, anlam veremediği huzursuzluklarla, ışıkların altında organlarının içinde mercan rengi dalgalarla parlayan kötülükler, şeytanlar, tansiyonlarla aşık ederken dünyayı kendine, öylece sessiz sedasız ölüyordu yani, bağıra çağıra, bütün derileri yerlerinden koparak yerlerde süründüğünü de kimsecikler bilmiyordu.
Çarşamba, Ekim 10, 2012
20052012
bir arkadaşım bir gece bana o kadar da önemli değil demişti.
aynı arkadaşım küçük sarı menekşelerden ve dolgun kasımpatılardan hoşlanırdı; sıcak havalarda evine doğru yürür, hissettiği sıcaklığın suratına ve dudaklarına verdiği pembelikle mutlu olurdu. hayat yani, hayatta o kadar da önemli değil bazı şeyler derdi. değildi tabi, değildi ama bu arkadaşım bir de söğüt ağaçlarını ve eski apartmanların giriş kapılarını severdi. saçlarını taramazdı, gerçi bazen tarardı. kötü hissetmezdi, iyi de hissetmezdi, hissetmezdi. bazı insanlar bu arkadaşıma bazı şeyler söylerlerdi, türkçe konuşurlardı, gerçi ne fark ederdi, ama sanki işlemezdi beyni bu konuşulan sözleri. bazıları buna kızardı; ama arkadaşım haklı veya haksız olmaktan fazlaca anlamazdı. konumlandırabildiği duygular değildi bunlar beyninde. oysaki bu arkadaşım tren raylarını ve sabah ışığını severdi. doğruyu ve yanlışı bildiğine inanırdı ama bunların doğru ve yanlış olarak iki ayrı kavram olduğunu kabul etmezdi. cinayet vardı, n'apsındı. bıçaklar, kızgın yağlar ve beyaz küvetler vardı, aşk da vardı. kadınlar, erkekler vardı, o yüzden doğru ve yanlış yoktu. nefes almak ve nefes vermek; durmak vardı. bu arkadaşım dünyanın en güzel bahçelerinde, en pembe laleleri koklayarak çıplak bacaklarını havaya uzatıp şişelerce şarap içmekten bahsederdi, sonra ifadesiz yüzünde bir boşluk oluşur ve sonra ağlamazdı. insan olduğum için yapmıyorum bütün bunları derdi. yani bu, insanlığın bir parçası değil, bütün bu söylenenler, yazılan, çizilenler, her hareket bir çaba sarf etmektir. ve aslında, tam da şu anda çaba sarf ediyoruz der, susardı. ama susması da öyle susmak değildi. susmazdı yani, konuşurdu. kasımpatılardan veya akşam güneşinden ve kaş'tan topladığı çakıl taşlarından.
sonra kayboldu o. dağlara gideceğini söylemişti. ve sonra bir mektup atmıştı. hiçbir şey öldürmüyor, yalnızım ama o kadar da önemli değil, aç değilim, kendime patates haşlıyorum. burda tek bir şey var sadece; dağların gürültüsü öldürüyor adamı; demişti. haber alamadım.
aynı arkadaşım küçük sarı menekşelerden ve dolgun kasımpatılardan hoşlanırdı; sıcak havalarda evine doğru yürür, hissettiği sıcaklığın suratına ve dudaklarına verdiği pembelikle mutlu olurdu. hayat yani, hayatta o kadar da önemli değil bazı şeyler derdi. değildi tabi, değildi ama bu arkadaşım bir de söğüt ağaçlarını ve eski apartmanların giriş kapılarını severdi. saçlarını taramazdı, gerçi bazen tarardı. kötü hissetmezdi, iyi de hissetmezdi, hissetmezdi. bazı insanlar bu arkadaşıma bazı şeyler söylerlerdi, türkçe konuşurlardı, gerçi ne fark ederdi, ama sanki işlemezdi beyni bu konuşulan sözleri. bazıları buna kızardı; ama arkadaşım haklı veya haksız olmaktan fazlaca anlamazdı. konumlandırabildiği duygular değildi bunlar beyninde. oysaki bu arkadaşım tren raylarını ve sabah ışığını severdi. doğruyu ve yanlışı bildiğine inanırdı ama bunların doğru ve yanlış olarak iki ayrı kavram olduğunu kabul etmezdi. cinayet vardı, n'apsındı. bıçaklar, kızgın yağlar ve beyaz küvetler vardı, aşk da vardı. kadınlar, erkekler vardı, o yüzden doğru ve yanlış yoktu. nefes almak ve nefes vermek; durmak vardı. bu arkadaşım dünyanın en güzel bahçelerinde, en pembe laleleri koklayarak çıplak bacaklarını havaya uzatıp şişelerce şarap içmekten bahsederdi, sonra ifadesiz yüzünde bir boşluk oluşur ve sonra ağlamazdı. insan olduğum için yapmıyorum bütün bunları derdi. yani bu, insanlığın bir parçası değil, bütün bu söylenenler, yazılan, çizilenler, her hareket bir çaba sarf etmektir. ve aslında, tam da şu anda çaba sarf ediyoruz der, susardı. ama susması da öyle susmak değildi. susmazdı yani, konuşurdu. kasımpatılardan veya akşam güneşinden ve kaş'tan topladığı çakıl taşlarından.
sonra kayboldu o. dağlara gideceğini söylemişti. ve sonra bir mektup atmıştı. hiçbir şey öldürmüyor, yalnızım ama o kadar da önemli değil, aç değilim, kendime patates haşlıyorum. burda tek bir şey var sadece; dağların gürültüsü öldürüyor adamı; demişti. haber alamadım.
Pazartesi, Ekim 01, 2012
19052012
neden sonra kalktı oturduğu koltuktan. bazen koyverme isteği geliyordu. bazen gelmiyordu. düşünmekten kavruluyordu sözlerini. söylediklerini. bir yük biniyordu bazen, ağırlık çöküyordu, uyuşturuyordu beynini. düşünmeden de yaşıyordu, düşünerek de, gerçi fark etmiyordu. öyle çok söylenmişti ki hissetmediği ve aslında gerçekten olmadığı, gerçekten yaşamadığı ve gerçekten kendini vermediği; içinin yanması ona ne kadar suçlu olduğunu hatırlatmaktan başka işe yaramıyordu artık. rahatlamıyordu ama zaten rahatsız da değildi. suçlu bulunuyordu ama zaten kim masumdu. bazı konuların sağlaması yapılamıyordu. sağlamasının yapılabilmesi için bir şeyin yanlış olması gerekiyordu. bir şeyin yanlış olup olmaması neyi değiştiriyordu. en basitinden kalp kırmak ne kolaydı. düzeltmek ne zordu. üstüne üstlük, kırdığın kalbi onarmak hali hazırda zorken, bir de onarmanın kendisinin gereksizliğiyle uğraşmak gerekiyordu. yaşamla, ona küçük, mızmız bir çocuk muamelesi yaparak uğraşmak gerekiyordu. taciz etmek, dokunulmaması gereken yerlerine dokunmak, sinirden kısa kısa gülmesine neden olmak gerekiyordu. yaşam sana onarılması gereken kalpler, söylenmemesi gereken sözler, kıskanılmaması gereken kadınlar veriyordu. yaşam bir tek sana kendini vermiyordu, olabilmeyi. onu bulman gerekiyordu. ve yaşam; öylesine, öylesine kötü kalpli, öyle cahil, öyle boş bir var oluştu ki, kendini bulmak için cehaleti, art niyeti, yaşamaya uğraşmayı kabul etmen gerekiyordu. hatta sevmen, gülmen gerekiyordu. sonra, tabi, tüm bunlar, olmuyordu. sonsuza kadar mahkemeliktin o yüzden. kimsenin seni, zaten tam da önünde durduğun hakime dava etmesi gerekmiyordu.
rüzgar esiyordu. pencereye dokundu. dudaklarını yaladı.
rüzgar esiyordu. pencereye dokundu. dudaklarını yaladı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)